Wednesday, April 30, 2008

Genel Başkan Baykal; “1 Mayıs’ı Huzur İçinde Kutlayalım, 1 Mayıs Kaygı, Korku, Telaş, Vehim Günü Olmasın. Bu Kaygı, Bu Korku, Bu Telaş, 12 Eylül Kavra

-“Hükümet, provokasyon olacak, size orayı yasaklıyorum dediği anda, çıkarım, orantılı, orantısız “sizinle mücadele ederim” dediği zaman çatışma ortamı, provokasyon ortamı artıyor. Türkiye’nin Otuz yıl sonra hâlâ yasak bölgeleri mi, yasak alanları mı var? O yasak alan İstanbul’da, Taksim’de değil, sizin kafanızın içinde var”
-“Başbakan, “Ayak takımı” diye suçladığı işçilere saygı göstermek ve onların istediği meydanı onlara açmak durumundadır.”

-“Tehdit ve şantaj yoluyla kimse yargıyı etkilemeye teşebbüs etmesin...”

-“Ben, bu kurultaya Genel Başkan adayı olarak çıkmış, çıkmayı denemiş olan değerli arkadaşlarımı selamlıyorum, kendilerine teşekkür ediyorum ve onların önümüzdeki dönemde de CHP’nin anlayışı çerçevesinde çalışmalarına devam etmelerini beklediğimi, onların katkılarının da CHP’de beklenmekte olduğunu ifade ediyorum”

-AKP iktidarında halkın, emeklinin, çiftçinin refahı arttı mı? Gençler iş buldu mu? Memurların yüzü güldü mü? Esnaf rahatladı mı? Hayır, hiçbirisi olmadı. Ne oldu? Türkiye’de dolar milyarderi sayısı Japonya’yı geçti”

-“Türkiye’de tarım yüzde 7 küçüldü geçen sene, borçlar arttı, dış ticaret muazzam açık verdi, 65 milyar dolara çıktı. Cari açık 2002’de 1,5 milyar dolardı, şimdi 40 milyar dolar sınırına geldi”

-“AKP İktidarının altıncı yılında artık öyle bir hâle gelindi ki, devletin yapacağı ihalelere ciddi iddia sahibi olan firmalar katılma imkânının kalmadığını görerek bu işle hiç ilgilenmeme, teklif vermeme noktasına geldiler”

-“Sabah, ATV satışı giderek dallanmış budaklanmış ve çok kaygı verici boyutlara ulaşmıştır. Çok gözü kara bir anlayışla tehlikeli bir sürükleniş sözkonusudur”

İletişim Koordinatörlüğü (Ankara) – Genel Başkan Deniz Baykal 32. Olağan Kurultaydan sonra katıldığı ilk grup toplantısında güncel olayları değerlendirdi ve sık sık alkışlarla kesilen konuşmasında şunları söyledi;


“Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, değerli konuklar; hepinizi içten sevgilerle saygılarla selamlıyorum, tümünüze hoş geldiniz diyorum. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi grubunun bu toplantısında yine çok önemli gelişmelerle karşı karşıyayız, bunları birlikte değerlendireceğiz. Elbette Cumhuriyet Halk Partisinin hafta sonunda tamamlanmış olan kurultayı değerlendirilmeyi gerektiren bir önem taşıyor, bunun üzerinde birlikte duracağız. Tabii önümüzde 1 Mayıs var. 1 Mayısla ilgili Türkiye büyük bir gerginlik, kaygı ve telaş içine sürüklenmiş durumdadır. Herkes, 1 Mayısın bir gerilim ve çatışma günü olmasından kaygı duyuyor, bunun önlenmesi ihtiyacını herkes dile getiriyor. Bu konuda ben de düşüncelerimi, değerlendirmelerimi ifade edeceğim.


Elbette iki hafta önce bu kürsüde dile getirdiğimiz çok önemli bir konunun gelişmesi, giderek önem taşıyan bir konu hâline dönüşmesi karşısında yine o konuya dönmemiz gerekecektir, Sabah, ATV satışı, çünkü konu artık giderek dallanmış budaklanmış ve çok kaygı verici boyutlara ulaşmıştır. Böyle bir hata nasıl yapılmıştır? Nasıl yapılmaktadır anlamak mümkün değil. Bu konuda iki hafta önce uyarılarımı söylemiştim, daha karar alınmadan, bu konuda adım atılmadan gerekenleri burada ifade etmiştim ama maalesef çok gözü kara bir anlayışla tehlikeli bir sürükleniş vardır. Buna yönelik düşüncelerimi, değerlendirmelerimi sizlerle paylaşacağım.


Yine aynı şekilde AKP’nin son zamanlarda yaptığı yanlışların toplum kesimleri tarafından giderek daha doğru bir biçimde anlaşılmaya başlandığına tanık oluyoruz. Toplumumuz, AKP’nin yanlışlarını daha iyi görmeye başlıyor. AKP’nin içinde kendi yanlışlarını insanlar görmeye ve dile getirmeye başlıyor. Bu süreci de değerlendirmek durumundayız. Bütün bunları bu hafta ele almaya çalışacağım.


Önce, tabii Cumhuriyet Halk Partisi milletvekillerini ve bu toplantıda belki buraya katılmış olan Cumhuriyet Halk Partili değerli arkadaşlarımı, son 32’nci Olağan Kurultayımızda gösterdikleri başarı ve sergiledikleri sorumlu davranış dolayısıyla kutlamak ve bana Genel Başkan seçiminde verdikleri destek ve ortaya koydukları anlayış dolayısıyla şükran duygularımı ifade etmek istiyorum. (Alkışlar)


Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız bu kurultay, hiç mübalağa etmeden söyleyebilirim, Cumhuriyet Halk Partisi bakımından tarihi bir kurultay olmuştur. Çok önemli bir kurultay gerçekleştirdik. Üstelik böyle bir iddia sergilemeden, böyle bir anlayış ortaya koymadan ve kamuoyunu da bir bekleyişe sürüklemeden, Türkiye’ye yönelik görevimizi yaparak, üzerimize düştüğüne inandığımız sorumlulukları yerine getirerek sükûnet içinde kurultaya gittik. Herhangi bir iç tartışma, bir iç çatışma arayışı içine hiçbir şekilde parti yönetimi olarak ben, arkadaşlarım yönelmedik, işimizi yaptık, dışa dönük görevimizi yaptık. İç tartışmaların bir tarafı hâline dönüşmemeye özen gösterdik ve kamuoyu da, Cumhuriyet Halk Partisi kurultayı ile ilgili olarak çok önemli bir olayın yaşanmayacağı, sıradan bir kurultayın toplanmakta olduğu, sönük bir kurultayın yapılacağı bekleyişi içinde konuya yaklaştı ama gerçekleşen kurultayın çok farklı bir kurultay olduğu kamuoyumuzun dikkatinden kaçmamıştır. Yani inançla, güvenle söyleyebilirim, o salonda benim bugüne kadar izlediğim en muhteşem kurultay, en muhteşem toplantı bu son kurultay olmuştur, bu toplantı olmuştur. Toplantı olağanüstü canlı, olağanüstü katılımcı bir anlayış içinde bir araya gelmiş çok büyük bir kalabalığın katkısı, ilgisi ve desteğiyle gerçekleştirilmiştir. Gerçekten muhteşem bir toplantı olmuştur. Açıldığı andan sonuçların ilan edileceği ana kadar olağanüstü yüksek ilgi hiç sarsılmadan aynen devam etmiştir. Kurultayın içinde muazzam bir topluluk bir arada olmuştur. Kurultayın dışında yine çok büyük bir topluluk bir arada kurultayı heyecanla, bütün aşamalarıyla izlemiştir. Bunu sadece kalabalık, coşkulu, beklediğimizin ötesinde büyük ilgi gören, halkın çok sahip çıktığı bir kurultay gerçekleştirdik sevinci içinde söylemiyorum, bunun bir anlamı olduğuna herkesin dikkatini çekmek için bu konuyu dile getiriyorum. Bunun bir anlamı var. Herhangi bir yapay çabayla, destekle bu toplantı bu şekle dönüşmemiştir, hiç böyle bir gayret yoktur, kendiliğinden bu ortaya çıkmıştır.


Bunun bir anlamı vardır değerli arkadaşlarım. Bunun anlamı, Cumhuriyet Halk Partisinin izlediği politikanın, dile getirdiği teşhislerin, uyardığı tehditlerin, tehlikelerin toplumumuzun giderek genişleyen kesimleri tarafından sahiplenilmekte olduğunu, Cumhuriyet Halk Partisinin söyleminin toplumda somut bir karşılık bulduğunu, halkın, milletin, sadece partililerin, particilerin değil, profesyonel örgüt mensuplarının değil, vatandaşın, halkın Cumhuriyet Halk Partisinin gayreti, çabası, heyecanı, mücadelesi konusunda bir sahiplenme içine girdiğini, bunu önemsediğini bu kurultay ortaya koymuştur.


Bunun büyük önemi olduğuna inanıyorum ve herkesin dikkatini bu noktaya çekiyorum. Türkiye gerçekten tehlikeyi görmüştür, sıkıntıyı kavramıştır ve bu tablo karşısında da Cumhuriyet Halk Partisini güven veren, umut veren, desteği hak eden bir siyasi parti olarak sahiplenmiştir. (Alkışlar)


Değerli arkadaşlarım, bu kurultay gördüğü ilgi bakımından önemlidir. Hiç böyle bir bekleyiş yaratılmadı, medya böyle bir bekleyişe destek olmadı, böyle bir heyecan yoktu. Tam tersine “sönük bir kurultay olacak” diye yayınlar yapıldı. Biz bir iddia sergilemedik ama kendiliğinden büyük bir kurultay oldu. Gerçekleşmiş en muhteşem kurultay oldu. Bunun bir anlamı var, herkesin bu anlamı değerlendirmesini isterim.


Değerli arkadaşlarım, bu kurultayda Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz anlayışımızı, teşhislerimizi bir kez daha vatandaşlarımızla paylaştık ve teşhislerimizin giderek toplumda daha iyi anlaşılmaya başlandığını, giderek daha çok destek bulmaya başladığını memnuniyetle görüyorum. Temel teşhisimiz şudur: Türkiye bir yol ayırımındadır. Bu kurultayda bu anlayışı ortaya koyduk, bu anlayış etrafında bütün Cumhuriyet Halk Partisinin bütünleştiğine tanık olduk. Evet, biz Cumhuriyet Halk Partililer inanıyoruz ki, Türkiye bir yol ayırımındadır. Bu bir vehim değildir, bu bir paranoya değildir, bu bir yapay siyasi suçlama, propaganda değildir; bir realitedir, bir gerçektir. Türkiye bir yol ayırımındadır. Siyasal bakımdan bir yol ayırımındadır, ekonomik bakımdan bir yol ayırımındadır. Cumhuriyet Halk Partisinin siyasal bakımından yaptığı değerlendirmelerin kamuoyumuzda, medyamızda daha çok önemsendiğini ve altının çizildiğini görüyorum ama biz, bu kurultayda sadece siyasi kaygılarımızı, Türkiye’nin önündeki siyasi tehlikeleri, tehditleri değil, ama aynı zamanda ekonomimizin nasıl bir yol ayrımına geldiğini, o konuda nasıl yeni bir anlayışa mutlak ihtiyaç olduğunu çok net bir şekilde ifade ettik. Bunun da giderek daha iyi anlaşılacağına inanıyorum.


Uzun süreden beri biz bu kürsüde, Türkiye’deki ekonomik gidişle ilgili uyarılarımızı yapıyoruz, tehlikelere dikkati çekiyoruz, çözüm yollarını anlatmaya çalışıyoruz, ısrarla söylüyoruz ama şunu görüyorum ki, yeni yeni ekonomik sorunların da artık bir ciddi noktaya geldiğini medyamız da, halkımız da, toplumumuz da anlamaya başlamıştır, bu konudaki söylemlerimizi değerlendirmeye başlamıştır. Bugünkü basında bu doğrultuda bir değerli arkadaşımızın, Sayın Hurşit Güneş’in, Cumhuriyet Halk Partisinin ekonomik söylemine dikkati çeken değerlendirmesine teşekkür ediyorum, bir süredir bunu anlatmaya çalışıyoruz. (Alkışlar)


Bu önemli bir konudur. Bu konuda ısrarla duruyoruz, durmaya da devam edeceğiz. Bu duyguyu verdik topluma. Yol ayrımında yapılması gereken bir şeyler var. Siyasette mutlaka derhal yeni bir şeyler yapmak lazım. Ekonomi politikasında derhal yeni bir şeyler yapmak lazım, Türkiye bu noktada. Bir aciliyet duygusunu millete taşımaya çalıştık ve bunun da alınmış olduğunu memnuniyetle görüyorum.


Değerli arkadaşlarım, peki yapılacak şeyler, çözüm yok, çözüm söylemiyorsunuz, mesaj ne, çare ne? Böyle bir söylemin geliştirilmek istendiğini biliyorum. Bunların hiçbir anlamı olmadığı yine kurultaydaki değerlendirmelerimizle ortaya çıkmıştır.


Çare var, çözüm var hiç kuşku yok, çare de, çözüm de var ama kimse çareyi, çözümü yaldızlı laflarda, sihirli formüllerde aramaya çalışmasın. Çare, çözüm sağduyu, mantık, doğrunun gereğinin yerine getirilmesi. Siyasette siyasi kriz bakımından çare çok açık, çok net, Türkiye’nin inançlarına da sahip çıkması, laik, demokratik cumhuriyet anlayışına da sahip çıkması. (Alkışlar) Çare bu. Çare samimiyet, samimiyet, aldatmacaya sürüklenmemek, içtenlikle hem herkesin inançlarına, dinine, ibadetine saygı göstermek, sahip çıkmak, onunla iftihar etmek, aynı zamanda Anayasasına, laik kimliğiyle, cumhuriyet kimliğiyle de iftihar etmek, onlara da sahip çıkmak, bu kadar basit. (Alkışlar)


Türkiye buraya geldi, esrarengiz formüller aranacak, yok böyle bir şey, olacak olan bu. Somuta indirgediğinizde de bunun nasıl somuta indirgeneceğini hep biliyoruz, milletçe biliyoruz, bu anlaşılmıştır.


Ekonomi bakımından da yine mucizevi formüller aramaya, sihirli çözüm yolları üzerinde gayret göstermeye gerek yok, çok açık, çok net. Türkiye kalkınmak zorundadır, Türkiye büyümek zorundadır, Türkiye yatırım yapmak zorundadır. Türkiye, açık vermeden yatırım yapan, üretim yapan, büyüyen bir ekonomi hâline dönüşmelidir. Bir rant ekonomisi olmaktan Türkiye çıkarılmalı, bir büyüme ekonomisine Türkiye sokulmalıdır, bu kadar açık. (Alkışlar) Türkiye’de bugün işletilen modelin ne gibi zafiyetler ortaya koyduğunu görüyoruz. Türkiye’de borçlar hızla artıyor. Kurultayda bir kez daha söyledik. Bu iktidar işbaşına geldiği zaman 220 milyar dolar Türkiye’nin borcu vardı, toplam borcu vardı, şimdi 500 milyar dolara geldi dayandı. Yani seksen yılda, 1920-2002, seksen iki yılda gelmiş geçmiş bütün hükümetler 220 milyar dolar borç yapacak, o borçla Türkiye’de demiryolları yapacak, sanayi tesisleri kurulacak, Etibank, Sümerbank, Demir Çelik, Ereğli Demir Çelik, PETKİM’ler, TÜPRAŞ’lar, rafineriler, ATAŞ’lar, İPRAŞ’lar, ordu kurulacak, şeker fabrikaları, çimento fabrikaları, üniversiteler açılacak, köprüler yapılacak, oto yollar yapılacak, limanlar yapılacak, turizm hamleleri yapılacak, bütün bunlar neyin içinde? 220 milyar doların içinde. Sonra bunlara teslim edeceğiz Türkiye’yi, beş sene Türkiye’yi alacaklar, devredilenleri satacaklar, üstüne bir de 500 milyar dolara borcu çıkaracaklar, sonra “ekonomik mucize yaptık” diyecekler. (Alkışlar)


Bu süreçte ne olacak? Halkın refahı artacak mı, arttı mı? Çiftçinin refahı arttı mı? Gençler iş buldu mu? Emeklilerin refahı arttı mı? Memurların yüzü güldü mü? Esnaf rahatladı mı? Hayır, hiçbirisi olmadı. Ne oldu? Türkiye dolar milyarderi sayısında Japonya’yı geçti, olan bu değerli arkadaşlar. Bu doğru politika değil. Türkiye’de tarım yüzde 7 küçüldü geçen sene, Türkiye’de borçlar arttı, dış borç, dış ticaret muazzam açık verdi, 65 milyar dolara çıktı. Cari açık 2002’de 1,5 milyar dolardı, şimdi 40 milyar dolar sınırına geldi. Her yıl ortaya çıkan net borç birikimi, her yıl ekleniyor bunlar.


Değerli arkadaşlarım, bu iyi bir politika değil, bu üretim politikası değil. Türkiye harıl harıl borç ödedi ama borçları iki katından daha fazla arttı; elde yok, avuçta yok.


Değerli arkadaşlarım, bu iyi bir politika değildir, bunu değiştireceğiz. Bütün dünya bunun nasıl değiştirileceğini biliyor, herkes biliyor. Önemli olan doğru dürüst, iyi niyetli ülkenin kalkınmasını amaçlayan bir politikayı, yatırımı öngören, ihracatı öngören, adil paylaşımı öngören bir politikayı, bir ekonomi politikasını yürürlüğe koymaktır. Bu mesajları iletebildiğimize inanıyorum. Tabii hem Türkiye’nin siyasi krizi bakımından hem ekonomik krizi bakımından bu son kurultayımızda çok önemli bir noktanın altını bir kez daha çizdik, onu da hatırlatmak istiyorum. Eğitim, değerli arkadaşlar, eğitim. Türkiye’nin siyasi krizden kurtuluşunun da anahtarı eğitimdir. Ekonomik krizden verimsiz, hantal, yanlış bir ekonomi politikasından kurtulmanın anahtarı da eğitimdir. Türkiye’nin temel açmazı budur ve maalesef bu dönemde eğitim en ağır tahribatın yaşandığı alan olmuştur. Bunu değiştirmek zorundayız.


Çağı eğitimle yakalayacağız, refahı eğitimle yakalayacağız, kendi içimizdeki barışı, kardeşliği eğitimle yakalayacağız. Türkiye’nin eğitim birliği ilkesi ortadan kaldırılmıştır, birbirinden farklı, birbirine mesafeli, giderek birbirine karşı duygular içinde gençler Türkiye’de devletin eliyle on yıllar boyunca yetiştirilmiştir, eğitilmiştir, devletin okullarında yetiştirilmiştir ve o çocuklar birbirlerine mesafeli olmuşlardır, birbirine kaygıyla, kuşkuyla bakmışlardır, birbirlerini suçlamaya başlamışlardır, iki farklı kültürü devlet kendi eliyle gençlerin kafasına, beynine on yıllar boyunca ekmiştir. Devletin dışındaki yanlış eğitim çabalarına dikkati ayrıca çekmeden bunu söylüyorum, onun da hesabını yapmak lazım. Türkiye’yi kurtaracak olan eğitim, değerli arkadaşlarım. Bütün coğrafyaların da Türkiye’nin, kuzeyinde güneyinde, doğusunda batısında aynı değerleri, aynı temel ilkeleri, aynı anlayışı birlikte öğrenerek, birbirimizi sevmeyi öğrenerek, hiçbir ayrım yapmadan, ne inanç ayrımı ne mezhep ayrımı ne ırk, etnik köken ayrımı yapmadan bütün çocuklarımızı cumhuriyet bilinci içinde birbirini seven, diniyle iftihar eden, inançlarıyla, geleneğiyle, tarihiyle iftihar eden, anayasasıyla, laik cumhuriyetiyle iftihar eden çocuklar olarak yetiştirmek zorundayız. (Alkışlar) Bunu yapmadık değerli arkadaşlarım, bu yapılamadı. Bu yapılamadığı için ayrışma, farklılaşma ve giderek çatışma ortaya çıktı. Şimdi bunu değiştirmek zorundayız. Bunu değiştirirsek bütün sorunlarımızı aşmanın altyapısını elde etmiş oluruz. Buna dikkati çektik. Ekonomide sorun eğitim, doğru eğitim, doğru ilkelere dayalı eğitim, mesleki eğitim, iş gücünün verimliliğini artıracak olan eğitim, inovasyon yapacak olan eğitim, teknolojik değişim, ilerleme yapacak, rekabet gücünü artıracak bir eğitim. Bütün bunların yolu var. Siz bunları bırakıp eğitimi siyasi kavganızın bir arenası hâline getirirseniz, o Türkiye’de var olan kültür çatışmasını resmî eğitim politikasıyla da ilerletmeye çalışırsanız, elbette hem bunları yapamazsınız hem de Türkiye’yi daha büyük sıkıntıların içine çekersiniz. Bunlar görüldü değerli arkadaşlarım. Türkiye sorunun ne olduğunu biliyor, sorunun nasıl çözüleceğini biliyor, nereden kaynaklandığını biliyor, nasıl çözüleceğini biliyor, bunu koyuyoruz ortaya. Buradaki tek mesele bu anlayışın giderek toplumda haklılık kazanması ve toplumumuzun giderek geniş bir kesiminin evet, bunu denemek durumundayız, doğru söylüyorlar deyip şu ana kadar var olan ayrışmaların üzerine milletimizin çıkmasının sağlanması ve bu programı Türkiye’nin en kısa zamanda kararlılıkla uygulamaya koymasıdır. Türkiye’yi çağ atlatacak hâle getirecek çıkış yolu bu sağduyuya dayalı yalın, kestirme, kısa, net, açık mantıklı yaklaşımdır, başka hiçbir şeye gerek yok. (Alkışlar)


Değerli arkadaşlarım, kurultayımız bu yönüyle halkımızın ilgisini çekti. Bunu önümüzdeki dönemde giderek daha geliştireceğiz ve bu ilkeler, bu anlayış etrafında kurultayımızdan görev almış yönetim kadrosu olarak, parti meclisimizle, merkez yönetim kurulumuzla birlikte el ele yeni bir heyecanla, yeni bir coşkuyla Türkiye’nin içine girdiği sorunların, sıkıntıların bize yüklediği yüksek bir sorumluluk duygusuyla, bütün gücümüzle Türkiye’ye sahip çıkmaya devam edeceğiz. (Alkışlar)


Bu kurultayımızda çeşitli siyasi çalışmalar sergilemiş, bir iddia ortaya koymuş olan değerli arkadaşlarıma da bu kurultay boyunca sergiledikleri anlayış dolayısıyla teşekkür ederim. Elbette herkes demokratik bir siyasal yaşamda her türlü iddiayı her zeminde sergileyebilecektir. Bunun kuralları vardır, koşulları vardır; bu kurallar koşullar içinde demokratik yarışma, demokratik rekabet işleyecektir, işlemiştir, önümüzdeki dönemlerde de elbette işleyecektir. Siyaset hepimiz için bir eğitim alanıdır. Hepimiz bu siyasetin içinde görüyoruz, öğreniyoruz, kafamızdaki düşünceleri sınıyoruz, onların bir kısmı işliyor, bir kısmı işlemiyor. Eğer siyasi bir iddia sürdüreceksek, onlardan gerekli sonucu çıkarıyoruz, çıkarmalıyız ve ona göre geleceğe bakmalıyız. Ben, bu kurultaya Genel Başkan adayı olarak çıkmış olan, çıkmayı denemiş olan değerli arkadaşlarımı selamlıyorum, kendilerine teşekkür ediyorum ve onların önümüzdeki dönemde de Cumhuriyet Halk Partisinin anlayışı çerçevesi içinde çalışmalarına devam etmelerini beklediğimi, onların katkılarının da Cumhuriyet Halk Partisinde beklenmekte olduğunu ifade ediyorum. (Alkışlar) Bu arkadaşlarımız zaten Cumhuriyet Halk Partisi için çalışmış olan arkadaşlarımızdır. Biz o çalışmaları büyük memnuniyetle karşılamış, o çalışmalarına destek olmuş, olanak yaratmış, onları o çalışmalarında yüreklendirmiş bir anlayışın sahibiyiz. O arkadaşlarımız Cumhuriyet Halk Partisi için bugüne kadar bizim de anlayışımızla, bizim de katkımızla çalıştılar, bundan sonra da onların yine Cumhuriyet Halk Partisinin çalışmalarına ben hazırım. Çalışma illa genel başkan olarak götürülmek zorunda değil, iddiayı sergilersin, gelirsen gelirsin, gelemezsen de bir partilisin, üzerine düşen görevi yaparsın, yaparak kendini kanıtlarsın, kabul ettirirsin, partiye de yararlı olursun. Bu anlayışla, bu vesileyle bir kez daha ifade etmek istiyorum.


Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin ana sorunlarını söyledik de o sorunların altında çok önemli bir kara deliğin bulunduğunu bir kez daha anımsatmak istiyorum. Hiçbir ekonomi politikası bugün işbaşında bulunan anlayışın devamı hâlinde yolsuzluklarla ilgili olarak bu hükümetin sergilediği tutumun, anlayışın devamı hâlinde hiçbir ekonomi politikasının ülkeyi bir yere götürmesi mümkün değildir. Ekonomi politikasının, hukuk devleti anlayışının, demokrasi anlayışının, ulusal bütünlüğün, adalet duygusunun önündeki en büyük tehdit yolsuzluklardır değerli arkadaşlarım. Maalesef bunu yıllardan beri Türkiye’ye anlatmaya çalışıyoruz. Milletvekili dokunulmazlığı kaldırılsın, bunun ilk adımıdır diyoruz. Bu konuda şu ana kadar hiçbir ciddi adım maalesef atılamadı, Başbakan söz verdiği hâlde sözünde durmadı, gereği yapılmadı. Bu, bir temel zafiyet olarak gözüküyor. Bu konuda şimdi artık Türkiye’nin yeni bir aşamaya geldiğini görüyoruz. Buna bir kez daha, biraz daha yakından birlikte bakalım diye düşünüyorum.


Değerli arkadaşlarım, iki hafta önce bu grup toplantısında dikkatinizi çektim ve bu yanlış işe bulaşılmamasını anlatmaya çalıştım ama maalesef karar alınmış, yol tutulmuş, şimdi o fevkalade sakıncalı, fevkalade tehlikeli istikamette gözü kapalı bir sürükleniş çok ileri bir aşamaya gelmiştir. Önce şuna bir defa dikkati çekmek istiyorum:


Değerli arkadaşlarım, AKP İktidarının bu altıncı yılında artık öyle bir hâle gelindi ki devletin yapacağı ihalelere ciddi iddia sahibi olan firmalar katılma imkânının kalmadığını görerek bu işle hiç ilgilenme, bir teklif yapma, acaba bize verirler mi gibi bir arayışın içine girme ihtiyacını bile hissetmez hâle gelmiştir. Artık AKP iktidarında, devletin atacağı her adımın nasıl kurgulandığı, neyin kime verileceği bilinerek herkes kendisini elini bunun dışına çekmeye yönelmiştir. Çok acı bir manzara.


Bakın birkaç gün önce çok önemli, İstanbul’da fevkalade önemli bir ihale yapıldı. Türkiye’de inşaat ve kent ihtiyacına cevap verecek ticaret, konut alanların yaratılması en kârlı alan olarak gözüküyor ve Türkiye inşaat açısından da fevkalade iddialı firmaların birbiriyle yarıştığı bir ülke. İstanbul’un en kıymetli bir arsası, Tekele ait likör fabrikası, birkaç gün önce açık artırmayla satılacak diye ilan veriliyor, bir tek başvuru var değerli arkadaşlarım, bir tek başvuru var. Düşünebiliyor musunuz, yani oraya ilgi duyacak koca İstanbul’da bunca inşaat şirketi arasında bir başkası yok.


Bu neyi gösteriyor Allah aşkına, bu neyi gösteriyor? Böyle bir şey olabilir mi? Herkes biliyor ki ben bunu veririm parayı alırım ama bunu yaptırmazlar. Bunu yapacak olan bırakın o alsın. Alan insan şaşırıyor, niye kimse gelmedi?” diyor, acaba niye gelmedi. Niye gelmedi? Türkiye’de işler bu noktaya geldi değerli arkadaşlarım.


Bakınız, bu büyük Sabah, ATV satışı fevkalade önemli bir konu. İki hafta önce uyardık, yanlış oluyor dedik. Yedi firma başvurmuş iyi niyetle o aşamada, altı tanesi yolda sapır sapır döküldü. Ortada bir iddia var. Dökülenlerle Başbakan ikili temas yaptı, ortada. Bunun muhatapları kendi çevrelerinde konuşuyorlar. Bu, toplumun bilgisine yansıyor. Döküldü, bir tek firma kaldı. Firma bu işe başvururken sermayesi 50 milyar TL. Özel bir firma kuruluyor, büyük bir grup, bu iş için bir firma kuruluyor, firmanın sermayesi 50 milyar TL başvururken. TMSF 50 milyar sermayesi olan bir şirkete Sabah ve ATV’yi satmakta hiçbir sakınca görmüyor tek müracaat sahibi olduğu halde.


Tabii hemen arkasından sermaye artırılıyor, o ayrı ama o kadar büyük bir emniyet var ki bu sermayeyle bu iş olmaz denilmiyor.


Değerli arkadaşlarım, daha sonra bu firma alıyor, şaşırtıcı bir fiyatla alıyor, 1 milyar 100 milyon dolar. Herkes “ya, bu parayı nereden bulacak, bu büyük para? Bu kadar para, yani bu işin karşılığı mıdır? Sanmıyoruz, falan diyorlar. Sonra anlaşılıyor paranın nereden çıkacağı. Ne kadar, niçin bu kadar cömert bir fiyatın verilebildiği süreç içinde ortaya çıkıyor. 1 milyar 100 milyon dolara bunlara bırakılıyor, para nerede? Para, hiçbir yabancı banka kredi vermiyor. Hiçbir yerli özel Türk bankası kredi vermiyor, iki devlet bankası Vakıflar ve Halk Bankası, siyasi telkinler ve baskılarla devreye sokuluyor ve 750 milyon dolarlık bir kredi o iki devlet bankası aracılığıyla alınıyor. Olabilir canım, banka, 750 milyon dolar vermiş diye düşünülebilir ama dikkatlice baktığımız zaman şunlar gözüküyor:


Bir defa hemen şu soruyu sormak istiyorum: Acaba, bu bankalar kendileri, verdikleri kredi şartlarıyla dışarıdan kendileri kredi alabiliyorlar mı? Yani üç yıl ödemesiz süre, on yıl vadeli bir krediyi Vakıflar Bankası ve Halk Bankası alabiliyor mu? Alabildi mi? Olmadı. Kendi alamadığını buraya veriyor. Bu, yani bankacılıkta bir büyük risk değil midir, bir büyük olumsuzluk değil midir? Sen alamadığın şartlarla kredi veriyorsun. Bunun sonu nedir?


Peki, sen kendi alamadığın şartlarla veriyorsun, bir vatandaşımız çıkmış demiş ki “Aynı şartlarla ben 100 bin dolar kredi istiyorum. Çok güçlü teminatı da vereceğim” demiş. Şimdi, teminat meselesine geleceğiz öbür kredide. “100 bin dolar kredi istiyorum. Malımı mülkümü de teminat olarak göstereceğim, bir tek şey istiyorum. O faiz ve o vade, o ödemesiz süre, üç yıl ödemesiz süre, on yıl vade ve faiz kabulüm” demiş” bir 100 bin dolar ver bana.” “Hayır” demişler “sana veremeyiz.”


Sen vatandaşa 100 bin doları veremiyorsun da 750 milyon doları nasıl veriyorsun bunlara? Verdiğin para kimin parası? Milletin parası, devletin parası. Kendi paran olsa verir misin oraya? Ey, o banka yönetim kurulu üyeleri, ey, o banka genel müdürü, kendi paran olsa verir misin sen onlara bu krediyi? (Alkışlar)


Şartlar ne? Şartlar ilan edilemiyor, mahcup mahcup geçiştiriyorlar. Yavaş yavaş ortaya çıktı, üç yıl ödemesiz süre, on yıl vade ve libor artı 4,85 faiz. Teminat ne? Buraya bakın, teminat ne? Şimdi, devletin 750 milyon dolarını sen buraya veriyorsun, ne teminat aldın? Teminat satılan malın kendisi. Satılan malın kendisinin değerini 1,1 milyar dolar olarak kim söyledi? Alan söyledi. Şimdi, onu 1,1 milyar dolar teminat diye gösteriyor, üstelik değerli arkadaşlarım, 1,1 milyarın tamamı değil, çünkü onun yüzde 25’i de satıldı. Yüzde 25 eksiğiyle eski var olan o değerin, şişirilmiş olan değerin yüzde 75’i teminat olarak gösteriliyor. Böyle bir şey olur mu değerli arkadaşlar? Böyle bir kredi uygulaması kabul edilebilir mi? Yani kredinin düşününüz, başka hiçbir teminata ihtiyaç hissetmiyor, sadece alınan mal yeter teminat diyor. Alınan mal yeter teminatsa niye satıyorsun sen onu? Önce niye satmaya kalktın? Zaten elindeydi senin. Bak, onu sattın birisine ödeyecekti, ne oldu?


Değerli arkadaşlarım, bir süre önce Türkiye’nin en büyük holdingi bir önemli yatırım için kredi aldı. Ona kredi verirken alıcı şirketin teminatıyla yetindiler mi? Arkada Koç Holdingin, Arçelik’in ek teminat vermesini istediler. Sen Koç Holdingden teminat isteyeceksin ama Başbakanın damadının başında bulunduğu bir yandaş holdinge 750 milyon doları akıtacaksın. (Alkışlar)


Değerli arkadaşlarım, 375 milyon dolar kredi veriyor bankaların her biri. Şimdi, ben merak ediyorum: Bugüne kadar bu bankalar 375 milyon dolar ya da daha fazla bir kredi verdiler mi? 375 milyon dolar verilmiş bir kredi var mı? İkisinde de yok, üstelik teminatsız vereceksin, vermediğin düzeyde vereceksin, teminatsız vereceksin, üç yıl ödemesiz süre diyeceksin, yüzde 25’ini de satması da, güya satmasına göz yumacaksın ve teminatı o kadar azaltmayı içine sindireceksin, bu ne bu değerli arkadaşlarım? Nedir bunun adı?


Başbakan bakın, günlerdir bunları söylüyoruz, medyamız da bu konuları ele almaya başladı. Başbakan bugün konuşmuş, ne diyor? “Sermayenin rengi olmaz. Yeşil sermaye diye bunlar düşmanlık yapıyorlar.” Hayır, Sayın Başbakan, biz sermayenin rengiyle meşgul değiliz, kredinin teminatıyla meşgulüz, kredinin devletin, milletin parasının teminatıyla meşgulüz. (Alkışlar)


Yani olayı döndürüp dolaştırıp Katar olayına getirerek oradan bir güvence bulmaya çalışıyor. Doğrudan işin esasına girsin. Katar’la ilişkilerimiz 5 milyar dolara çıkmış! Kutlarız, daha da çok artsın, bununla ilgili bir şikâyetimiz yok ama bu kredi kabul edilebilir değildir, bu krediyi veren Katar değil, bu milletin yoksul halkı, işsiz insanı, boynu bükük çiftçisi veriyor parayı. (Alkışlar)


Sanki Katar parasıyla iş yapıyor. Katar’dan almışsınız bir miktar para, kim bilir nasıl ikna ettiğinizi yakında görürüz, yakında çıkar. Gübre sanayiyi mi olacak, başka özelleştirmeler mi olacak hep beraber göreceğiz. Nasıl ikna edildi, nasıl o para alındı, karşılığında neler vaat edildi, onu hep beraber yaşayacağız, göreceğiz. Günlerce vermedi Katar bu işi. Onların, çünkü yatırım kurulunun başında ciddi iktisatçılar var. Teklif gittiği zaman bunun bir anlamı yok, bu riskli bir iş, girmeyiz dediler. Tekrar tekrar ziyaret üzerine ziyaret yapıldı bunu sağlayacağız diye. Yukarıda işler ikna edildi, anlaşılıyor, bağlandı ve şimdi çıktı. Onun kokusunu ayrıca alacağız ama burnumuza orada da pis kokular geliyor, burada da pis kokular geliyor, orada da pis kokular geliyor, bu kokular çıktı artık, öbürünü de yakında görürüz. Ama oradaki siyasi temasın, siyasi arabuluculuğun Katar’a gösterilen olağanüstü siyasi ilginin de sadece halis hane memleket ekonomisi hayrına bir gayretten ibaret olmadığı, arkasında özel çıkarların da bulunduğu toplumumuz, kamuoyumuz tarafından çok net bir şekilde görülmüştür.


Değerli arkadaşlarım, yine bu konu tabii çok ilgi çekici bir noktaya doğru gelecek, basınımızda çok güzel çalışmalar yapılıyor.


Bu çerçevede Milliyet Gazetesindeki Sayın Serpil Yılmaz’ı kutluyorum. Çok önemli tespitler yaptı ve bugün yine Cumhurbaşkanının bu konuda kamuoyuna hangi anlayış içinde ilgi ve destek gösterdiği konusunda yapmış olduğu açıklamanın ötesindeki çok önemli bazı noktalara dikkati çekti. O konunun da aydınlatılması gerekecektir. Bu dosya büyüyor. Bu dosya, gerçekten olağanüstü önemli bir dosya hâline bu aşamada dönüşmüştür. Şimdi, bu tabloyu böyle ortaya koyduktan sonra Başbakanın yolsuzluklarla ilgili bugüne kadarki söylemine dikkati çekmeyi de görev biliyorum.


Bugün Başbakanın geçmiş açıklamalarını Milliyet Gazetesi değerlendirmiş, bunları daha geniş kamuoyumuzun bilgisine sunmayı görev biliyorum. Başbakan demiş ki “Halkı hortumlayanların ellerindeki medya organlarını emme basma tulumbalar gibi kullanmalarına fırsat vermeyeceğiz.” demiş. (Alkışlar) Sayın Melih Aşık’a teşekkür ederim, kutlarım. Gerçekten ibretlik bir tespit hatırlatmış. “Hortumları kestik” diyordu, değil mi? “Hortumları kestik!” Nasıl kesilmiş hortumlar görüyor musunuz?


Hortum ne? Sadece bundan ibaret değil tabii. Şimdi demiş ki yine Başbakan “Eskiden sırada hortumcular vardı, şimdi artık yok.” Yok, tamam mı arkadaşlar? Öğrendiniz mi, artık hortumcu falan yok. (Alkışlar) Kalmamış, kurutmuşlar hortumcuları. Şimdi artık yok. “Hortumlar kesildi.” Hiç duyuyor musunuz? “Filanca falanca bankadan şu kadar götürdü. Şimdi, ne konuşuluyor? Götürenlerden millete geri alma dönemi başladı, bu konuşuluyor, tamam mı?” Hortum konuşulmuyormuş, götürme konuşulmuyormuş, getirme konuşuluyormuş şimdi. İnşallah bu hortumları getirmeyi de bir gün konuşuruz bu milletin önünde. (Alkışlar)


“Hortumcunun küçüğü büyüğü olmaz. Dün farklı hortumcular vardı bugün farklı hortumcular var, hepsini lanetliyorum.” diyor. Olmadı Sayın Başbakan. (Alkışlar) Şimdi, komedi, her şey şaka gibi Türkiye’de. Bir ciddiyetsizlik, siyaset adamının ciddiyeti kalmamış, inandırıcılığı kalmamış, güvenilirliliği kalmamış, neler yaptıkları ortada, gerçekler bunlar, bunların inkâr edilecek, örtbas edilecek hiçbir tarafı yok. Çok vahim bir tablo. Bunu nasıl göze alıyorlar, doğrusu anlamak mümkün değil, yani nasıl bir gözü karalıktır, nasıl bir umutsuzluk tablosudur, yani battı balık yan gider anlayışı mıdır, nedir bunun altında yatan gerçekten anlamak mümkün değil. (Alkışlar)


Değerli arkadaşlarım, bugün 29 Nisan, yarından sonra Perşembe günü 1 Mayıs. Şimdi, bir türlü Türkiye 1 Mayıs olaylarını sanki bir kâbus geliyormuş gibi karşılama duygusundan kurtulamadı. Aradan bunca zaman geçti bir kâbus yaşadık 1 Mayısta otuz bir yıl önce ama artık 31 yıl geçti Türkiye bugün geldiği noktada 1 Mayısı, dünyada 165 ülkenin kutladığı gibi bir mutluluk, bir sevinç, bir emek, dayanışma, barış, bahar güzelliği olarak kutlayabilir noktaya hâlâ gelemedi.


Değerli arkadaşlarım, önce biz kafalarımızdaki bu sendromu ortadan kaldırmalıyız. Önce zihnimizi, kafamızı bu anlayışın dışına çekmeliyiz. Bu kaygı, bu korku, bu telaş, 12 Eylül kavramları anlayışı ve telaşıdır. Aradan bunca zaman geçti, artık bunu aşacağız. Birbirimizden korkmak için bir neden yok. 1 Mayısı kutlamak isteyenler kimler? Türk-İş. Kim? DİSK. Kim? Kamu sendikacıları, KESK, emekçiler, çalışan insanlar. Bu memleketin dürüst, namuslu, sorumlu evlatları, ortada bu kuruluşlar. Bunlara Türkiye kompleksle bakmak zorunda değil, bunları anlamak zorunda. Bunlarla ilişkisini sağlıklı kurmak zorunda Türkiye. Bunun şartlarını eğer yaratamıyorsak çok yazıktır. Bunun şartlarını yaratmamız lazım. Onlar, 1 Mayısın bir provokasyon günü hâline gelmesini isterler mi? İstemezler. Öncelikle onların bu konuda gerekli duyarlılığı sergileyeceğinden hiç kuşku duymuyorum. 1 Mayısta provokasyon olmaz mı? Olur. Geçmişte olur, yine olur ama bunu önlemenin yolu devletin ve sorumlu kuruluşların el ele vererek provokasyonları önleme konusunda güvenli bir işbirliğine girmeleridir. Bunun yolu Taksim’de olursa provokasyon olur, başka yerde olursa provokasyon olmaz, böyle bir şey olabilir mi? Taksim’de de provokasyonu elbirliğiyle önlemeliyiz. Bu korkudan, bu kaygıdan milletimizi kurtarmalıyız, bunun yolunu bulmalıyız. (Alkışlar) Yani 1 Mayıs kâbusuyla mı yaşayacağız canım bunca yıl sonra? Bütün dünya en büyük meydanlarında çoluk çocuk, kadın erkek 1 Mayısı büyük bir şölen, şenlik olarak kutluyor. Amerika’nın en büyük meydanları, İngiltere’nin en büyük meydanı, Fransa’nın en büyük meydanları buraya açılıyor. Biz de o sevinci yaşayabilelim. Provokasyona karşı devlet ve ilgili kuruluşlar işbirliği yapalım, el ele verelim, her türlü önlemi alalım ve vatandaşımızı, gerçek vatandaşımızı aileleri, çocukları, kadınları, erkekleri bu güzelliği yaşamak üzere oraya çekebilelim, çağırabilelim. Huzur içinde bunu kutlayalım, bir kaygı, korku, telaş, vehim günü olmasın. Şimdi, hükümet bu kaygıyı, bu telaşı ve dolayısıyla kışkırtma şansını harekete geçirecek bir tavır sergiliyor. Şimdi, şunu öğrenmek istiyorum ben: Evet, 1 Mayısta elbirliğiyle çok güzel 1 Mayıs kutlayacağız diye hükümet bir karar alsa, bütün devletin güvenlik güçleri devreye girse, hepimiz gerekli katkıyı yapsak, bütün partiler yapsak, biz yapsak, AKP yapsa, hükümet yapsa, diğer partiler yapsa, ilgili kuruluşlar işe sahip çıksalar, her beraber orada, bir milyon insan, iki milyon insan bir arada olsak bunda bir yanlış olur mu? Sağlanması gereken bu değil mi?


Değerli arkadaşlarım, hayır, provokasyon olacak, size orayı yasaklıyorum dediğiniz anda ne oluyor? Provokasyon şansı artıyor, provokasyon şansı öyle artıyor. Çıkarım, orantılı, orantısız “sizinle mücadele ederim” dediği zaman hükümet çatışma ortamı, provokasyon ortamı artıyor. Burada yapmayacaksın, yapamayacaksın, Türkiye’nin hâlâ yasak bölgeleri mi var? Hâlâ Türkiye’de yasak alanlar mı var? Otuz yıl sonra hâlâ yasak alan mı var? O yasak alan İstanbul’da, Taksim’de değil, sizin kafanızın içinde, önce o yasağı siz kaldırın oradan. (Alkışlar)


Değerli arkadaşlarım, bunun bir çaresini bulmalıyız. Biz olaya güvenlik, barış ve özgürlük açısından hepsini bir arada tutarak bakıyoruz ve bunun bir çözümünün olabileceğini, hükümetin bu konuya sahip çıkması hâlinde bu konunun rahatlıkla çözülebileceğini düşünüyoruz ve böyle bir yapıcı anlayışın içine hükümetin girmesini bekliyoruz. Hâlâ vakit vardır, derhal hükümet, evet, bu sene kutlayacağız desin, bir özgüven sergilesin. Bunu işçilere borçludur Başbakan, işçilere, emekçilere bunu borçludur. “Ayak takımı” diye suçladığı o işçilere saygı göstermek ve onların istediği meydanı onlara açmak durumundadır. (Alkışlar)


Değerli arkadaşlarım, eğer böyle bir anlayış yürürlüğe konmaz da Perşembe günü orada bir çatışma çıkarsa çok yazık olur, çok büyük üzüntü içine gireriz ve hükümet bunun sorumlusu olur. İş oraya gelmemelidir. Şimdiden onu uyarıyorum. Sendikalarımızı da bu konuda olağanüstü sorumlu, yapıcı, iyi niyetli, uzlaşmacı bir tavır içinde bu konuya yaklaşmaya çağırıyorum ve Türkiye olarak da artık bu sıkıntıyı, bu sorunu aşalım, kafamızda tabular olmasın, yasaklar olmasın, zihnimizi, ruhumuzu kurtaralım, açalım, birbirimize güvenelim, Taksim’de de eğlenebileceğimizi gösterelim. (Alkışlar) Taksim’de şenlikler, şölenler oluyor, konserler veriliyor, maçlardan sonra coşkular yaşanıyor, bırakın bu da yaşansın canım. Tedbirimizi alarak bunu da başaralım.


Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de son günlerde ilgi çekici bazı gelişmeler yer alıyor, bunlara da dikkatinizi çekmek istiyorum. AKP’nin yaptığı yanlışların, buraya gelinceye kadar yapılmış olan yanlışların yavaş yavaş toplumda giderek daha çok tespit edilmeye başlandığını, teşhis edilmeye başlandığını, bu yanlışların ne olduğu konusunda giderek artan bir anlayışın şekillenmeye başlandığını görüyorum. “Cumhurbaşkanı seçiminde hata yaptık” diyorlar. Evet, doğrudur. Cumhurbaşkanlığı bir partinin egemenlik alanı, bir güç gösterme alanı değil, bütün toplumun, 70 milyonun birden sahiplenmeye devam edeceği, Anayasamızın özünün güvence olduğu duygusunun herkese aktarılabileceği bir bütünleşme noktası, ayrışma noktası değil, kavga noktası değil, güç gösterme noktası değil, fetih hedefi değil, “Çankaya’yı fethedeceğiz” diye yola çıkmayın. (Alkışlar) İş buraya geliyor. Yanlıştır. Şimdi, bunu kabul etmeye başladılar yavaş yavaş. Bütün bunları biz size söyledik. Size tuzak kurmadık biz, doğruyu, yanlışı sizin için de doğruyu, Türkiye için de doğruyu biz iyi niyetle söyledik ama sürüklendiniz, yanlışa sürüklendiniz. Sizi birileri yanlışa teşvik ediyor olabilir ama siz doğruyu, yanlışı kendiniz göreceksiniz, sürüklenmeyeceksiniz, hata yapılmıştır ve bugün Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı makamının sergilemesi gereken kucaklayıcı tavır, inandırıcı saygın çaba maalesef gelememektedir. Neler görüyoruz? İşte bu tartışmaları görüyoruz, Katar olayları vesaire oraya kadar geliyor.


“Anayasa değişikliği yanlış olmuştur.” Şimdi bunu söylüyorlar, yapılmış olan Anayasa değişikliği. Evet, yanlış olmuştur. Birileri size “hadi, biz hazırız, destek veriyoruz, arkandayız” dedi diye ne kalkışıyorsun o yanlışa. Yanlış kardeşim, ne oynuyorsun Türkiye’nin dengesiyle, huzuruyla? Bak, gidiyorsun, Gaziantep’te senin bakanına, çıkıyor senin bir hemşerin “Ne uğraşıyor bu AKP, bu devletin cumhuriyetiyle, devletin düzeniyle niye uğraşıyorsunuz kardeşim?” diye bakandan hesap soruyor vatandaş. (Alkışlar)


Şimdi, yavaş yavaş yeni bir bilincin yükselmekte olduğunu görüyorum. “Yeni bir midi Anayasa değişikliği projesi de yanlıştır” sözleri AKP içinde yükselmeye başladı. Doğrudur. Böyle söyleyenler doğru söylüyorlar. Yeni bir midi paket de yanlıştır. Başbakanın da yavaş yavaş bu yanlışı kabul etme noktasına doğru gelmekte olduğunu görüyorum. Başbakan bu konuda kafasını netleştirsin, gerçekten yargı sürecini etkilemek için bir anayasa değişikliği fevkalade yanlıştır, sakıncalıdır, uygunsuzdur. Hiçbir konuyu çözmez, bunu Başbakan değerlendirsin, yanlış olur. Bu konuda hafif bir mesafe aldı, sahiplenmiyor, dikkatli duruyor, buna devam etmesini tavsiye ederim. Bıraksın bu işi, anayasa, hukuk değişikliği, yargıyı anayasayla engelleme çabaları çok daha büyük sıkıntılar doğurur.


Değerli arkadaşlarım, şimdi bir de yeni bir pazarlık anlayışı ortaya çıkmaya başladı yani acaba biz şöyle yaparsak böyle olur mu falan gibi bir pazarlıkçı yaklaşım kendisini maskeleyen bazı bakanlar tarafından kulaklara fısıldanmaya başlandı.


Değerli arkadaşlarım, herkesin şunu çok iyi bilmesini istiyorum: Tehdit ve şantaj yoluyla kimse yargıyı etkilemeye teşebbüs etmesin. Yargı şöyle karar alırsa böyle olur, böyle olursa… Bunların hiçbir değeri yoktur, bu değerlendirmelerin. Tehdit ve şantaj yargıya işlemeye başlarsa asıl o zaman Türkiye felakete sürüklenmiş olur. Tehdide ve şantaja hiç kimse tenezzül etmesin. Anayasa adına hiç kimse de pazarlık yapmaya kalkışmasın. Anayasa konusunda hiçbir kişinin, makamın, mevkiin, ekibin pazarlık hakkı, şansı yoktur, bir defa herkes bunu çok iyi bilmelidir. Siyasetin kuralları işleyecektir, demokrasinin kuralları, hukukun kuralları işleyecektir, anayasanın kuralları, birlikte işleyecektir. Demokrasi ve hukuk, siyaset ve hukuk ikisi bir arada işleyecektir ve hepimiz şunu bilmeliyiz ki: Hiç kimse ve hiçbir kuruluş, hiçbirimiz yeri doldurulamaz değildir. Demokrasi içinde kurumlar, kişiler her birisi hangi kurallarla, hangi ilkelerle nasıl doldurulur bunun usulü vardır, o süreçler işler. Kimse de bir kriz tehdidiyle yönlendirme yapmaya kalkışmasın. Türkiye demokrasi ve hukuk içinde çözümünü bulacaktır.


Efendim, diyorlar ki “Bazı bakanları değiştiriverelim.” Elinizi tutan mı var, değiştirin. Ama yani bedavaya da değiştirmek istemiyoruz, değiştirmişken karşılığında acaba bir şey alır mıyız. O bakanları oraya siz tayin ettiniz, bakanları değiştirmek sizin elinizde. Bizim için önemli olan şu bakanın, bu bakanın değiştirilmesinden önce şu bakanın, bu bakanın oraya tayin edilmesini uygun gören zihniyetin değiştirilmesidir. (Alkışlar)


Yani o zihniyet orada duracak, tayin ettiği bakanı geri alacak, biz rahatlayacağız, sonra uygun bir noktada tekrar işine geldiği zaman yeni tayinini yapacak. Yanlış olan zihniyet. O bakan tabii değişecek, onu tutamazsın artık orada, onun değiştirilmesi kaçınılmaz, durum ortada ama onun değiştirilmesi sorunu çözmeye yetmez. Sen, hangi bekleyişle tayin ettin onu? Yıllarca niçin taşıdın onu orada? Niçin göz yumdun işlerin ta bu noktaya gelmesine kadar? Nasıl devletin okullarında hâlâ cihat çağrıları yapan kasetler…(Alkışlar) …resmi öğretmenler tarafından resmi ders saatlerinde gösteriliyor, nasıl oluyor bu? Canım, işte bunu alıvereceğim.


Değerli arkadaşlarım, bu aldatmacalarla bir yere varılmaz. Onu orada tutamazsın zaten artık, onu orada tutman mümkün değil. Onu oradan almanı da bir lütuf gibi, bir laiklik güvencesi gibi bize sunman mümkün değil. Sen o noktalarda ağır bir sorumluluk altındasın, laikliğe karşı bütün bu çabaların arkasında bu zihniyetin olduğu açıktır. O zihniyetin sahibi olarak sen bunun sorumlususun, onun hesabını vereceksin. Onu sen oradan aldın diye kimse kendisini güvencede hissetmeyecektir. Sen sorumluluğunu böylece kabul etmiş olacaksın, sorumluluğunu görmüş olacaksın.


Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de asıl sorun halkın bu sorunlar karşısında duyarlılığını artırmaktır, asıl konumuz budur. Değerli arkadaşlarım, bakın ne kadar kutsal kavram varsa, değer verilen kavram varsa mutlaka onların istismarı da onunla baş başa hemen yanında ortaya çıkıyor. Toplumun, milletin saygı duyduğu, değer verdiği, kutsallık atfettiği ne varsa hemen istismar edilir, din hemen istismar edilir. Demokrasi hemen istismar edilir. Her ikisi de en yaygın şekilde istismara maruzdur.


Bakınız bu konuda bir duyarlılık geliştirmeniz lazım artık, toplum olarak geliştirmemiz lazım. Yani Türkiye’de haram yiyenler, yetim hakkı yiyenler, yalan söyleyenler, yolsuzluk yapanlar, lükse, gösterişe, şaşaya, şatafata meraklı bir yaşam sürenler, gösteriş, şıklık, saltanat peşinde koşanlar sanki toplumun en dindar insanlarıymış gibi kendilerini sunuyorlar. Öyle değil mi? Bu memleketin dürüst, namuslu, mütevazı, ahlaklı, yolsuzluklar karşısında, haram karşısında, hukuksuzluk karşısında, yetim hakkı karşısında vicdanıyla, sorumluluğuyla davranan bu memleketin dürüst, namuslu insanları da sanki dinin karşısındaymış gibi takdim ediliyorlar, öyle değil mi? Sorun budur değerli arkadaşlarım, değiştirilmesi gereken temel anlayış budur. Yani kendi yakınlarını düşüneceksin, çoluğunun çocuğunun çıkarını takip edeceksin, milleti unutacaksın, sen Müslüman olacaksın ama millet diyen, milletin hakkı için mücadele eden insanlar da sanki dinin dışındaymış gibi davranacaksın. Bu yanlış, bu yanlışı anlatacağız Türkiye’ye değerli arkadaşlarım. İşin özü budur. Yani Almanya’daki işçinin 30 yıllık emeğini din adına alıp yolsuzluk yapanlar, küçücük çocuklara cinsel saldırıda bulunanlar Müslüman diye geçinecek…(Alkışlar) …onlar dindar diye geçinecek, bu memleketin ahlaklı, namuslu, dürüst insanları da kuşkulu hedefler diye gösterilecek, olur mu böyle bir şey? Din istismarı işin temeli, her alanda var, en tehlikelisi ama toplum giderek bunu görüyor.


İki: Değerli arkadaşlarım, demokrasi istismarı. Bakınız, yani bu ülkede muhalif yazarların işine son verilmesini talep edenler, yine yayın yönetmenlerine talimat gönderenler, gazetenin yayın politikasına müdahale edenler, kendilerine uygun medya yaratmak için her türlü kanunsuzluğu yapanlar, işçilere Taksim Meydanı’nı çok görenler demokrat diye çıkacak, düşünce özgürlüğüne saygı gösteren insanlar da sanki demokrasinin dışındaymış gibi değerlendirilecek.


Değerli arkadaşlarım, aynı şekilde istismar edilen bir konu daha var, ona da dikkatinizi çekmek istiyorum, yoksulluk. İzledikleri politikalarla insanları yoksullaştıranlar, daha sonra o yoksulluğu istismar ederek oy almaya çalışıyorlar. Yoksulluğu yaratan kendileri, onu istismar ederek iktidar talep edenler yine kendileri. (Alkışlar)


Değerli arkadaşlarım, bu ikiyüzlülüğe artık son vermek lazım. Türk siyasi hayatının samimiyete ihtiyacı var, dürüstlüğe ihtiyacı var. Samimiyet ve dürüstlük hepimize yön verirse, seçmene de, siyasetçiye de, medyamıza da, kurumlara da herkese de samimiyet ve dürüstlük yön verirse, ben inanıyorum, bu sorunların üstesinden mutlaka geliriz. Bunu başaracağımıza inanıyorum. Bunu başardığımız zaman da ülkemizde hem inançlar özgürce yaşanacak, en iyi şekilde yaşanacak, dinimizi en güzel şekilde yaşayacağız, çocuklarımıza öğreteceğiz, onunla iftihar edeceğiz, aynı şekilde cumhuriyetimizi, laikliği, demokrasiyi el ele bir arada yaşatacağız ve ülkemizin kalkınmasını da bu temelin üzerinde gerçekleştireceğiz. (Alkışlar)


Hepinize teşekkür ediyorum, sevgiler, saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

Monday, April 28, 2008

CHP’NİN 32. KURULTAYINDAN HALKIMIZA; HEDEFİMİZ İLK YEREL VE GENEL SEÇİMLERDE “İKTİDARDIR...”


-“YÜCE ULUSUMUZ, SEVGİLİ YURTSEVERLER: HİÇ KİMSE DEMOKRATİK LAİK CUMHURİYETİMİZİN SAHİPSİZ OLDUĞU DUYGUSUNA KESİNLİKLE KAPILMASIN:

-“TÜRKİYE’Yİ “ÇAĞDAŞ, LAİK, SOSYAL HUKUK DEVLETİ” YÖRÜNGESİNDEN ÇIKARIP, “ILIMLI İSLAM DEVLETİNE” DÖNÜŞTÜRME SENARYOLARINI KESİNLİKLE KABUL ETMİYORUZ”

-“HALKIMIZA SÖZ VERİYORUZ; KİMSENİN BİR KUŞKUSU OLMASIN, AKP İKTİDARI TÜM YOLSUZLUKLARIN, KURALSIZLIKLARIN, VURGUNLARIN HESABINI ERGEÇ VERECEKTİR...”

-“TÜM YURTSEVERLERİN DUYGULARINI PAYLAŞARAK, İKTİDARIN TESLİMİYETÇİ, İŞBİRLİKÇİ POLİTİKALARINI ŞİDDETLE REDDEDİYORUZ”

-“AKP İKTİDARINI UYARIYORUZ: YARGI BAĞIMSIZLIĞI VE YARGIÇ GÜVENCESİ HUKUK DEVLETİNİN ÖN KOŞULUDUR”

-“AKP İKTİDARINI UYARIYORUZ: LAİKLİK, DEMOKRASİMİZİN OMURGASI, İÇ BARIŞIMIZIN ÇİMENTOSU, İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜNÜN GÜVENCESİ, KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİNİN TEMEL KOŞULUDUR...”

-“AKP İKTİDARINI UYARIYORUZ; ÇAĞDAŞ, LAİK EĞİTİM” VE “ÖZGÜR, TARAFSIZ MEDYA” AYDINLANMANIN TEMEL KOŞULUDUR...”

-“AKP İKTİDARINI UYARIYOR, GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ: EKONOMİDE HEDEFİMİZ; İSTİKRAR İÇİNDE ÜRETİME DAYALI HIZLI BÜYÜME, GÜÇLÜ ULUSAL SANAYİ, ADİL BÖLÜŞÜM OLMALIDIR… “

-“AKP İKTİDARINI UYARIYOR, GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ: ÜLKEMİZDE KİMSE AÇ YATMAMALI, GELİR DAĞILIMINDA UÇURUM KAPATILMALI, SOSYAL DEVLET AYAĞA KALDIRILMALIDIR…”

-“AKP İKTİDARINI UYARIYOR, GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ: ÇALIŞMA YAŞAMIMIZDA ILO STANDARTLARI GEÇERLİ OLMALIDIR...”

-“AKP İKTİDARINI UYARIYOR, GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ; TARIM EKONOMİNİN YÜKÜ DEĞİL, TÜRKİYE’NİN GÜCÜ” OLMALIDIR…”

-“AKP İKTİDARINI UYARIYOR, GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ; GÜNEYDOĞU ANADOLU’DA YAŞAM NORMALLEŞMELİ, EKONOMİ CANLANMALI, MAĞDURİYETLER GİDERİLMELİDİR...”

-“32. KURULTAYIMIZIN DELEGELERİ OLARAK, BAŞTA DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGELERİMİZ OLMAK ÜZERE TÜM TÜRKİYE’Yİ, HER YÖRESİ VE AYRIMSIZ TÜM İNSANLARI İLE, HUZURA, BARIŞA, GELİŞMEYE VE REFAHA TAŞIMAYA YÖNELİK KARARLILIĞIMIZI BİR KEZ DAHA BELİRTİYORUZ”

-“TERÖRÜ HER ALANDA, HER ŞEKLİYLE KESİNLİKLE REDDEDİYORUZ. BİR İNSANLIK SUÇU OLAN TERÖRE DERHAL SON VERİLMESİ İÇİN TÜM KESİMLERİN BİR KEZ DAHA DİKKATİNİ ÇEKİYORUZ”

-“BÜYÜK BİR KIYIM, ÇÖKÜŞ VE KARGAŞA YAŞAMAKTA OLAN IRAK’TA HUZUR SAĞLANMASI, LAİK DEMOKRATİK DÜZEN KURULMASI, TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNÜN KORUNMASI İÇİN TÜM İLGİLİ KESİMLERİ DUYARLI OLMAYA DAVET EDİYORUZ”

-“AVRUPA BİRLİĞİ İLE İLİŞKİLERİMİZDE TEK HEDEFİMİZ, “EŞİT KOŞULLU, ONURLU TAM ÜYELİK” OLMALIDIR… BU KONUDA HÜKÜMETİ GÖREVE, AB ÜLKELERİNİ SORUMLU DAVRANIŞ İÇİNDE OLMAYA ÇAĞIRIYORUZ”

İletişim Koordinatörlüğü (Ankara) – CHP 32.Olağan Kurultayı sonuç bildirgesi yayınlandı;

“CHP 32. OLAĞAN KURULTAYI” BİLDİRGESİ

(26-27 Nisan 2008, Ankara)

CHP İl Kongrelerinde 1071’i seçilmiş, 161’i doğal olmak üzere toplam 1232 delegenin katılımı ile, 26-27 Nisan 2008 günlerinde Ankara Atatürk Spor Salonu’ndan gerçekleştirilen CHP 32 Olağan Kurultayında ortaya konan ortak düşünce ve değerlendirmeleri yansıtan aşağıdaki hususların kamuoyuna duyurulması kararlaştırılmıştır:


Yürekleri Atatürk sevgisi, yurtseverlik duygusu, sosyal demokrasi duyarlılığı ile yüklü, başı her zaman dik onurlu ve erdemli parti örgütümüzün demokratik iradesinin temsil eden 32. Olağan Kurultayımızın delegeleri olarak mutluyuz, coşkuluyuz, kararlıyız.


Çok yaygın bir dayanışma ve sevgi ortamında, demokratik görüş alışverişi, eleştiri ve özeleştiri süreçlerini tamamlayarak, 84 yıllık tarihimize yakışır bir bilinçli kararlılık ve engin sorumluluk anlayışı içinde tamamladığımız Kurultayımızdan güçlenerek ve bütünleşerek çıkan Partimiz, Genel Başkanımız Deniz BAYKAL’ın önderliğinde bir kez daha kenetlenmiş ve partimizin her kademesi ile daha yüreklenmiş olarak tarihi misyonumuza devam etmenin gururunu taşıyor, tarihsel sorumluluğunu paylaşıyoruz.


Biz akılcıyız, biz erdemliyiz, biz yurtseveriz. Bu duygularla, soylu büyük halkımıza 32. Kurultayımızın delegeleri olarak söz veriyoruz:


Cumhuriyet Halk Partisi ülkemizin huzurlu, güvenli ve aydınlık geleceğinin, insan hak ve özgürlüklerinin, çoğulcu demokrasinin, laik cumhuriyetimizin kurum ve değerlerinin güvencesi olmaya her zamankinden daha güçlü olarak devam edecektir.


ATATÜRK ilke ve devrimlerinden hiçbir zaman ödün vermeden, “ulus devlet, üniter devlet, laik devlet” temelleri üzerine oturtulmuş, çağı paylaşan, dünyaya açık “Demokratik Sosyal Hukuk Devletimize” her aşamada sahip çıkacak, onu her yönü ve boyutu ile daima daha ileriye taşıyacaktır.


CHP 32. KURULTAYI OLARAK HALKIMIZA DUYURUYORUZ:


TÜM YURTSEVERLERİN DUYGULARINI PAYLAŞARAK, İKTİDARIN TESLİMİYETÇİ, İŞBİRLİKÇİ POLİTİKALARINI ŞİDDETLE REDDEDİYORUZ.


Cumhuriyetimiz, Kemal ATATÜRK ve devrim arkadaşlarının önderliğinde iç ve dış tüm odaklara karşı tek başına gerçekleştirdiği soylu ulusal kurtuluş mücadelesi sonucunda kuruldu. Hiçbir zaman, hiçbir alanda teslimiyetçi, hiçbir zaman başı eğik olmadı. Günümüzde AKP iktidarının sergilemekte olduğu teslimiyetçi duruş, izlemekte olduğu işbirlikçi politikalar ulusal onurumuzu zedelemekte, kanımızı dondurmaktadır.


Hükümetin dış politikada izlemekte olduğu kişiliksiz, ulusal çıkarlarımızı ve güvenliğimizi göz ardı eden, ulusal onurumuzu zedeleyen, Cumhuriyetimizi kuranların “Tam Bağımsızlık” mücadelesinin bilincinden yoksun, dış odakların yararına hizmet eden işbirlikçi ve teslimiyetçi politikalarını şiddetle reddediyoruz. Bu anlayışla, Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) bir maşası olarak kullanılmasını, Türkiye’yi “Çağdaş, Laik, Sosyal Hukuk Devleti” yörüngesinden çıkarıp, “Ilımlı İslam devletine” dönüştürme senaryolarını kesinlikle kabul etmiyoruz.


TERÖRÜ HER ALANDA, HER ŞEKLİYLE KESİNLİKLE REDDEDİYORUZ. BİR İNSANLIK SUÇU OLAN TERÖRE DERHAL SON VERİLMESİ İÇİN TÜM KESİMLERİN BİR KEZ DAHA DİKKATİNİ ÇEKİYORUZ.


Her türlü terörü lanetliyoruz; ülkemizin bütünlüğünü, ulusumuzun birliğini hedef alan terör odaklarına doğrudan veya dolaylı destek sağlayan tüm kesimleri, kurumları ve ülkeleri kınıyoruz. Terör örgütüne doğrudan veya dolaylı olarak destek sağlayan ülkelere karşı Hükümetin izlemekte olduğu etkisiz, cesaretsiz ve kararsız politikayı içimize sindiremiyoruz. Irak hükümeti, PKK’nın Irak’ın egemenlik alanı altında konuşlanarak eylemlerini sürdürmesine son verecek kararlı bir iradeyi ortaya koymak zorundadır. Irak’ı işgal ederek uluslar arası hukuka göre bu ülkenin güvenliğinin sağlanmasında sorumluluk üstlenen ülkelerin de PKK’yı Irak’tan tasfiye etme yükümlülüğü vardır.


BÜYÜK BİR KIYIM, ÇÖKÜŞ VE KARGAŞA YAŞAMAKTA OLAN IRAK’TA HUZUR SAĞLANMASI, LAİK DEMOKRATİK DÜZEN KURULMASI, TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNÜN KORUNMASI İÇİN TÜM İLGİLİ KESİMLERİ DUYARLI OLMAYA DAVET EDİYORUZ


Irak’ın federatif veya merkezi yönetim anlayışı içinde bütünlüğünü koruyan bir devlet olarak varlığını sürdürmesi bölge barışı açısından çok önemlidir… Kuzey Irak’ta yaşayanlar kardeşlerimizdir. Kuzey Irak, “Türkiye’ye dost bir ülkenin ülkemize komşu bir bölgesi” haline dönüştürülmelidir. Türkiye, Irak’ın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı içinde, özellikle Kuzey Irak’ta yaşamakta olan, başta Türkmenler olmak üzere her köken ve inançtan tüm insanlarla, onların gelişmelerini, refahlarını ve huzurlarını artırmaya yönelik adımlar atmalıdır.


Bu kapsamda, “ekonomik ve ticari ilişkilerin artırılması, Habur Kapısı’nın geliştirilmesi, yeni kapıların açılması, eğitsel projeler ve kültürel iletişimle her iki ülkedeki kültürlerin buluşturulması, bölgenin gençlerine Türkiye’de eğitim ve staj olanağı sağlanması, Anadolu’nun suyundan daha etkin olarak yararlanabilmeleri” gibi projeler, askerî önlemlerden bağımsız olarak hayata geçirilmelidir.


AVRUPA BİRLİĞİ İLE İLİŞKİLERİMİZDE TEK HEDEFİMİZ, “EŞİT KOŞULLU, ONURLU TAM ÜYELİK” OLMALIDIR… BU KONUDA HÜKÜMETİ GÖREVE, AB ÜLKELERİNİ SORUMLU DAVRANIŞ İÇİNDE OLMAYA ÇAĞIRIYORUZ.


AB ile ilişkilerimizde “eşit koşullu, onurlu tam üyelik” dışındaki tüm seçenekleri ve dayatmaları reddediyoruz. Üyelik müzakerelerinin sürdürülebilmesi için AB’nin Türkiye’yi tam üyeliğe götürecek bir “yol haritası ve takvimi” belirlemesini gerekli görüyoruz. Partimizin tüm uyarılarına rağmen, 17 Aralık 2004’de Brüksel’de dayatılmış olan “Avrupa Birliği ile ucu açık, kalıcı kısıtlamalar ve siyasi talepler ile kuşatılmış” müzakere süreci eşliğinde sürdürülmekte olan AB ile Gümrük Birliği ilişkilerimizin, mevcut belirsizlik ortamında ısrar edildiği takdirde, yeniden gözden geçirilmesini zorunlu görüyoruz.


AKP İKTİDARINI UYARIYORUZ:


YARGI BAĞIMSIZLIĞI VE YARGIÇ GÜVENCESİ HUKUK DEVLETİNİN ÖN KOŞULUDUR:


Anayasamız ve yargı ile kavgalı olan AKP İktidarının, “Yargının vicdanına saldırılarını”, kendi yargısını yaratma çabalarını, kendi çıkarlarına dönük yargı kararları için dış destek arayışlarını ibretle izliyoruz. İktidarın, ülkemizin yargı kurumlarına ve erkine her türlü müdahale ve baskısını kınıyoruz. AKP iktidarını, “anayasamızın temel niteliklerine, yargının bağımsızlığına, yargıç güvencesine, hukuk devleti ilkelerine” bağlılığa ve saygıya çağırıyoruz.


Bu anlayışla; yargı, yasama ve yürütmenin etkisine, siyasetin kuşatmasına kesinlikle sokulmamalıdır, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu gerçekten bağımsız bir yapıya kavuşturulmalı, hukukun üstünlüğü ve egemenliği önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır;


AKP İKTİDARINI UYARIYORUZ:


LAİKLİK, DEMOKRASİMİZİN OMURGASI, İÇ BARIŞIMIZIN ÇİMENTOSU, İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜNÜN GÜVENCESİ, KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİNİN TEMEL KOŞULUDUR:


“Milli Görüş Gömleği”ni çıkardıklarını ilan ederek takiyye yapanlar, laikliğe karşı cephe açanlar, dini siyasallaştıranlar, tarikatların “siyaseti, eğitimi, iç güvenliği” kuşatmasına göz yumanlar, toplumumuzun dini duygularını sömürenler, ulusal değerlerimizi yüceltmek yerine köktendinci bir kültürü ülkemizde egemen kılmaya çalışanlar, “ülkemizin bütünlüğüne, halkımızın esenliğine, demokrasimizin gelişmesine, devletimizin huzurlu geleceğine” en büyük ihaneti yapanlardır.


“İnançlara özgürlük, kadınlarımıza eşitlik, toplumumuza huzur ve hoşgörü, demokrasimize dayanak” olan laiklik ilkesini çökertmek için laik demokratik cumhuriyetimize karşı tuzak kuranların, bu amaçla “laikliği yeniden tanımlamak” isteyenlerin, laikliği içlerine sindiremeyenlerin, bu girişimlerin arkasındaki karanlık kafaların kim olduğunu halkımız çok iyi bilmektedir.


AKP İKTİDARINI UYARIYORUZ:


“ÇAĞDAŞ, LAİK EĞİTİM” VE “ÖZGÜR, TARAFSIZ MEDYA” AYDINLANMANIN TEMEL KOŞULUDUR:


AKP iktidarı ve onu destekleyen odaklar tarafından;


YÖK’ün gerici ve dar kadrocu bir zihniyete teslim edilmesini, üniversitelerimizin “çağdaş, akılcılığa ve araştırmaya dayalı laik eğitim kurumları” olarak gelişmelerinin, öğretim görevlilerinin bu doğrultudaki bilinçli ve özgün çalışmalarının engellenmesini,


İlk ve Orta eğitimde “Eğitim Birliği” ilkesinin delinmek istenmesini, çağdaş laik eğitim ilkelerinin çiğnenmesini, belirli eğitim kurumlarının tarikatların etkinlik alanına çevrilmesini, öğrenci yurtlarının tarikat yuvalarına dönüştürülmesini,


Gerçek dışı ve yanlı yayın yapan/yapacak olan “kendi medyasını” yaratma çabalarını, özgür medyayı susturma, TRT’yi AKP’nin sesine dönüştürme, büyük medya kuruluşlarını TMSF eliyle AKP’nin hizmetine sunma girişimlerini,


kesinlikle reddediyoruz ve şiddetle kınıyoruz.


AKP İKTİDARINI UYARIYOR, GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ:


EKONOMİDE HEDEFİMİZ; İSTİKRAR İÇİNDE ÜRETİME DAYALI HIZLI BÜYÜME, GÜÇLÜ ULUSAL SANAYİ, ADİL BÖLÜŞÜM OLMALIDIR…


AKP iktidarının ulusal sanayimizin ve ekonomimizin gelişmesini umursamayan, sosyal duyarlılıktan yoksun;


Tüccar siyaseti, rant ekonomisini baştacı eden; üretenleri, üretimi, yatırımı ve sanayiyi değil, dünya rekoru düzeyindeki reel faiz getirisi üzerinden servet yapanları siyasetine temel, iktidarına dayanak yapan,


Ulusal bankalarımızı ve stratejik nitelikli sanayi işletmelerimizi yabancılara peşkeş çeken,


Stratejik nitelikli kamu kurum ve işletmelerini, ekonomide yaratacağı tahribatı dikkate almadan birer birer elden çıkartan, özelleştirmeyi bir “sat kurtul” anlayışına, bir bütçe finansmanı uygulamasına veya bütçe açığının kapatılma vasıtasına indirgeyen, Ziraat Bankasını çiftçi ve tarım kooperatiflerinin, Halk Bankasını esnaf, sanatkar ve KOBİ’lerin ihtisas bankalarına dönüştürmek yerine, özelleştirmeye, hatta yabancılaştırmaya yönelen,


Türkiye’yi borç ve dış açık batağına sokan, izlenmekte olan dış ticaret politikası ile ara malı sanayilerimizi gerileten, ekonomiyi dış kriz karşısında korumasız bırakan,


Sosyal Devleti gerileten, çalışanlarımıza “daha çok çalışma ancak daha az gelir” karşılığında adeta mezarda emekliliği, içi boşaltılmış sosyal güvenliği layık gören,


siyasetini ve uygulamalarını tümüyle reddediyoruz.


“Hem üretim ve istihdamda artışı, hem de adil bölüşümü temel alan politikalar yerine, AKP’nin, “sosyal devleti çökerten rant ekonomisi modelinin ve siyasetinin halkımızın ve ülkemizin geleceğinde yeri olamaz, olmamalıdır…


Bugün ülkemizin ihtiyacı; “sıcak para ve ithalatla şişirilmiş, hormonlu, sanal büyüme değil, üretime dayalı, dış rekabet ve ihracat gücü yüksek, sağlıklı, sürdürülebilir hızlı büyümedir. “Uluslararası sıcak paraya” bağımlılığın sona erdirilmesidir. Üretimin, teknolojik yapılanmanın desteklenmesi, fabrika kurmak için yatırımların artırılması, buna yönelik sektör ve bölge bazında teşviklerin güçlendirilmesi, Türkiye ekonomisinin dış dünyada rekabet gücünün artırılmasıdır.” Ne yazık ki, AKP iktidarında ne böyle bir tercih, ne böyle bir irade, ne de böyle bir vizyon var.


AKP İKTİDARINI UYARIYOR, GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ:


ÜLKEMİZDE KİMSE AÇ YATMAMALI, GELİR DAĞILIMINDA UÇURUM KAPATILMALI, SOSYAL DEVLET AYAĞA KALDIRILMALIDIR…


Son altı yıldır ülkemizde, bir yandan dolar milyarderleri artıyor, Başbakan dünyanın en zengin liderleri arasında yerini güçlendiriyor, ancak diğer yandan;


20 milyon insanımız yoksullukla boğuşuyor, milyonlarcası ise açlık içinde yaşama tutunmaya çalışıyor,


İşsizlik toplumsal bunalım düzeyine tırmanıyor, çalışmaya hazır halde olan her beş yurttaşımızdan biri işsiz kalıyor, buna rağmen İşsizlik Sigortası Fonu istihdamı arttırmak için değil, kamu açıklarını kapatmak için kullanılıyor,


Adaletsizlik ve eşitsizlik her alanda giderek daha derinleşiyor, bölgeler arasında “refah ve yaşam kalitesi” farkı giderek daha artıyor.


İktidarın, “sadece ülkemizin dar bir kesiminin çıkarlarına hizmet eden, yoksulları, ezilenleri, işsizleri, kendi yandaşlarından başka hiç kimseyi görmeyen, geri kalmış yörelerimize yatırım ve hizmeti adeta defterden silen” vurdumduymaz tavrını, “sosyal barışımızı ve toplumumuzun yurttaşlık bilincini tehdit eden” duyarsız politikalarını kesinlikle kabul etmiyoruz.


AKP İKTİDARINI UYARIYOR, GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ:


ÇALIŞMA YAŞAMIMIZDA ILO STANDARTLARI GEÇERLİ OLMALIDIR:


Son altı yıldır ülkemizde; “emek, emekçiler ve sendikalar” dışlanmakta, hakları çiğnenmekte, ILO standartlarının çalışma yaşamımıza aktarılması engellenmektedir. Örgütlenme hakkının önüne engeller çıkarılmakta, sendikal hareket taşeronlaştırma yöntemiyle etkisizleştirilmek istenmektedir. Kamu çalışanları, işçiler ve memurlar “onurlu yaşama” değil “sürünme” ücretlerine mahkum edilmektedir, vergiye tabi olan asgari ücret, açlık sınırının dahi altında belirlenmektedir.


İktidarın, en yüce değer olan emeğe bu çarpık yaklaşımı sürdürülemez: Emeğin üzerindeki vergi yükü azaltılmalı, asgari ücret vergi dışında tutulmalıdır. Kamu çalışanları grevli toplu sözleşme hakkına kavuşturulmalıdır. Örgütlenme hakkının üzerindeki yanlı baskılar ve iktidarın sarı sendika yaratma girişimleri sona ermelidir. “Sendikalar” ile “Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt” Yasalarındaki antidemokratik hükümler, AKP’nin “Avrupa Gözden Geçirilmiş Sosyal Şartı”na koyduğu tüm çekinceler kaldırılmalıdır.


AKP İKTİDARINI UYARIYOR, GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ:


“TARIM EKONOMİNİN YÜKÜ DEĞİL, TÜRKİYE’NİN GÜCÜ” OLMALIDIR…


Tarımı IMF’nin insafına terk ederek, tarımda destekleri asgari düzeye çekerek, tarımsal gelişmeyi, tarımda yaratılan katma değeri ve dış rekabet gücümüz gerileten AKP iktidarı, çiftçimizin kolunu kanadını kırmış, açlığa mahkum etmiş, doğal afetler ve tüccar karşısında korumasız bırakmıştır. Tarımı ve hayvancılığı çökerten, tarımımızı dış odakların insafına terk eden, çiftçiyi perişan eden AKP iktidarının bu teslimiyetçi ve insafsız politikalarını şiddetle kınıyoruz.


AKP İKTİDARINI UYARIYOR, GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ:


GÜNEYDOĞU ANADOLU’DA YAŞAM NORMALLEŞMELİ, EKONOMİ CANLANMALI, MAĞDURİYETLER GİDERİLMELİDİR


“Kürt Sorunu” özünde bir “demokrasi ve kalkınma” sorunudur. İktidar bu sorun hakkında sadece laf üretmiş, takiyye yapmış, çözümden sürekli kaçınmıştır.


AKP iktidarı döneminde, başta GAP olmak üzere Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya kamu yatırımları durmuş, desteksiz kalan tarım ve hayvancılık çökmüş, her alanda üretim adeta felç olmuş, işsizlik yüzde 25’lerin üzerine tırmanmıştır. GAP’ta halen ancak yüzde 14’ü tamamlanmış durumda olan sulama kanallarının yapımı yıllardır askıya alınmış durumdadır. Oysa, devlet yatırımı ve öncülüğü olmadan Doğu ve Güneydoğu’da kalkınmanın sağlanamayacağı açıkça görülmektedir.


Bölgede ekonomik ve sosyal kalkınmayı sağlamak için, öncelikle;


Mevcut teşvik sistemi yerine, “bölge, sektör ve büyük proje” temelinde “yeni, somut, etkin ve seçici” yatırım teşviki uygulamasını başlatılmalıdır.


“Boşaltılmış köylere geri dönüş” güvenlik, gönüllülük ve devlet desteği ile hızla sağlanmalıdır. Mayınlı araziler devlet eliyle temizlenerek güvenliği sağlanmalı, kullanılabilir alanlar yöre insanlarına terk edilerek ekonomiye kazandırılmalıdır.


GAP sulama kanalları ile beraber, insani gelişme ve adaletli gelir dağılımı ilkeleri de dikkate alınarak bir sosyal entegre kalkınma projesi olarak hızla tamamlanmalıdır.


32. Kurultayımızın delegeleri olarak, başta Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimiz olmak üzere tüm Türkiye’yi, her yöresi ve ayrımsız tüm insanları ile, huzura, barışa, gelişmeye ve refaha taşımaya yönelik kararlılığımızı bir kez daha belirtiyoruz.


Cumhuriyetin kurucuları, “farklılıklarımızla birlikte yaşamanın güvencesi, temel ön koşulu” olarak devletin bir etnik yapı devleti veya bir din devleti olmadığını açık bir şekilde ortaya koymuşlardır. “Etnik ve mezhepsel farklılıkları” ayrışma nedeni olarak değil, kaynaşma öğesi olarak değerlendirmişlerdir. Bu anlayış içinde, devlet etnik kördür, devlete göre dini, ırkı, mezhebi ne olursa olsun eşit haklara sahip yurttaş vardır. Bu nedenle devletin kimseyi asimile etmeye hakkı yoktur… Kişisel kültürel haklar, temel insan hakkıdır… Bu haklar, kamusal alanın değil özel alanın olgusudur.


Bu çerçevede, etnik duyarlılıklara demokratik çözüm ilkemiz gereği, her kökenden yurttaşımız;


Kendi ana dilini özgürce öğrenebilmesi, onu geliştirebilmesi ve kullanabilmesi,


Bu amaçla, “temel ve orta eğitimi” ikame etmeyen, milli eğitim sistemimizin kuralları çerçevesinde görev yapan özel kurumlar (kurslar, dershaneler) kurulabilmesi,

Geçerli genel kurallar çerçevesinde, kendi ana dillerinde, “gazete, dergi, kitap ve diğer her türlü yazılı yayında” bulunabilmesi, “müzik, müzik kaydı ve bunların toplumla paylaşımını” yapabilmesi,


RTÜK’ün kuralları çerçevesinde, mevcut veya yeni kuracakları özel televizyon kanallarında veya özel radyolarda kendi anadillerinde yayın yapabilmesi,


Değişik kültürel etkinliklerde bulunabilmeleri, kendi folklorlarını yaşatabilmeleri ve geliştirebilmesi,


önündeki mevzuattan veya uygulamadan kaynaklanan tüm engeller kaldırılmalıdır.


HALKIMIZA SÖZ VERİYORUZ:


KİMSENİN BİR KUŞKUSU OLMASIN: AKP İKTİDARI TÜM YOLSUZLUKLARIN, KURALSIZLIKLARIN, VURGUNLARIN HESABINI ERGEÇ VERECEKTİR:


İşsiz, güçsüz, güvencesiz milyonlarca insanımızın geçimini, sağlığını ve huzurunu umursamayan, toplumumuzun refahını, “kendi çocukları ve yandaşları için zenginleşme ve fırsat alanına dönüştürme” olarak algılayan bu iktidarın en büyük korkusu “siyasi etik-ahlak” kurallarının Avrupa ülkeleri standartlarında ülkemizde de uygulanması, Milletvekili Dokunulmazlığının AB parlamentoları ölçüsünde sınırlandırılmasıdır.


Şahsi servetinin hesabını vermekten kaçan, rüşvet verdiğini itiraf eden, dokunulmazlık zırhına sığınarak yargıdan kaçabileceğini zanneden Başbakan Erdoğan ile, kendisi için dört kez af çıkarttıran, hakkında yapılan tüm suçlamaları pişkinlikle duymazlığa gelen Maliye Bakanı Unakıtan ile, diğer şaibeli bakanlar ve milletvekilleri ile, yargı korkusuna tutsak olan AKP iktidarının, ülkemizin iç barışı ve güvenliğine, halkımızın refahı ve huzuruna yapabileceği hiçbir katkı ve iyilik kalmamıştır. Bu iktidarın genel ve yerel yönetiminde geçen her gün, ülkemiz için bir kayıp, halkımız için bir zülümdür.


AKP iktidarı ile yaratılmış olan bu ahlaki çöküntünün aşılabilmesi için;


Milletvekili Dokunulmazlığı kaldırılmalı, dokunulmazlığın adi suçlara kalkan olmasına son verilmeli, tüm milletvekili dosyaları yargıya taşınmalıdır.


Siyasi Ahlak (etik) yasası çıkartılmalı, AKP iktidarının tüccar siyaset anlayışı sona erdirilmeli, ticaret ile siyasetin göbek bağları kesilmeli, devletin sırtından haksız zenginleşmenin tüm kapıları kapatılmalıdır.


Siyasi partilerin ve milletvekili adaylarının seçim harcamaları batı demokrasileri normlarına göre sınırlandırılmalı ve etkin olarak denetlenmelidir.


İktidarı, “temiz siyaseti - dürüst yönetim” için zorunlu olan, aynı zamanda AB müktesebatı ve talepleri içinde yer alan bu reformların hızla gerçekleştirilmesi için uyarıyoruz.


CHP 32. KURULTAYI OLARAK ULUSUMUZA BİR KEZ DAHA SESLENİYORUZ:


AKP’Yİ GEÇMİŞTE İKİ KEZ UYARDIK, FAYDASI OLMADI… ŞİMDİ AKP İKTİDARINI SİZE BİR KEZ DAHA ŞİKAYET EDİYORUZ:


Genel Başkan Deniz BAYKAL Kasım 2002’de AKP Genel Başkanı Tayyip ERDOĞAN’ı ve dönemin Başbakanı Abdullah GÜL’ü, “İktidar oldunuz, kutluyoruz, ancak sakın Türkiye’nin cumhuriyetle birlikte içine girdiği tarihsel doğrultuyu, Türkiye’nin rotasını değiştirmeye kalkmayın. Türkiye’nin laik, demokratik cumhuriyet birikimiyle sakın ha oynamaya kalkmayın” diyerek bizzat uyardı...


Ancak AKP örtülü gündeminden vazgeçmedi. Temmuz 2005’de Genel Başkan BAYKAL, bu kez sorunu halkımıza taşıdı, ”AKP iktidarının, devletimizin, cumhuriyetimizin ve demokrasimizin kazanımlarını tehlikeye atabilecek sorumsuz gidişi karşısında bütün vatandaşlarımızı Türkiye’ye sahip çıkmaya” çağırdı.


Ne yazık ki AKP, tüm bu uyarılara rağmen günümüzde iktidar gücünü hala, Cumhuriyetimizin temel niteliklerini sistemli biçimde göz ardı ederek, hatta yer yer tahrip ederek, Türkiye’yi din esasına göre yönetilen bir ülke haline getirmek için kullanmaktadır. Bu iktidar ile Türkiye, çok tehlikeli bir kutuplaşmanın, siyasi iktidar ile anayasa çatışmasının, siyasi iktidar ile yargı çatışmasının içine doğru sürüklenmektedir.


Hiçbir seçim sonucu anayasaya bağlılık sorumluluğunu ortadan kaldıramaz. Hiçbir iktidar kendi hukukunu yaratarak meşruiyet tablosunu değiştiremez. Hiçbir seçim sonucu anayasaya bağlılık sorumluluğunu ortadan kaldıramaz. Kendisi için hukuk” peşinde olanlar, gaflet ve dalalet içinde olanlar ülkeyi ancak kaosa götürürler. Türkiye’nin artık bu iktidarın sorumsuz siyasetini taşıma lüksü kalmamıştır. Ülkemizde artık, hukuka ve anayasamıza saygılı siyaset ve siyasetçiler egemen olmalıdır.


YÜCE ULUSUMUZ, SEVGİLİ YURTSEVERLER: HİÇ KİMSE DEMOKRATİK LAİK CUMHURİYETİMİZİN SAHİPSİZ OLDUĞU DUYGUSUNA KESİNLİKLE KAPILMASIN:


CHP olarak ülkemizin, laik cumhuriyetimizin nitelik ve değerlerinden hiçbir zaman ve hiçbir şekilde ödün vermeyeceğiz. Bu çok temel konuda ödün verenlerle, vermek isteyenlerle her süreçte kararlılıkla mücadele edeceğiz.


Herkes bilmelidir ki; Türkiye’nin teslim alınabilmesi için önce Cumhuriyet Halk Partisi’nin, Atatürk’ün partisinin teslim alınması gerekir. Bilinmelidir ki, buna da hiç kimsenin gücü yetmez, hiçbir zaman yetmeyecektir.


AKP siyasetinden kaynaklanan tüm bu olumsuz gelişmeler karşısında halkımızın güvenebileceği tek parti, Cumhuriyet Halk Partisi’dir. AKP karanlığından aydınlığa çıkış için dayanak yapabileceği tek siyaset ise, Atatürk devrimleri ve Sosyal Demokrasinin evrensel değerleri ile yoğrulmuş, ulusumuzun çıkarları, yurttaşlarımızın hak, hukuk ve özgürlük özlemleri ile bütünleşmiş CHP politikalarıdır.


Cumhuriyet Halk Partisinin 32. Kurultay delegeleri olarak, Genel Başkanımızın önderliğinde, partimiz içinde birlik, bütünlük ve dayanışmaya, partimizin 84 yıllık gelenek ve değerlerine, tam bağlılık içinde, hepimiz yüksek sorumluluk ve yurtseverlik duygusuyla görev yapıyoruz. Bu kararlılık, inanç ve yürekle görev yapmaya devam edeceğiz.


HEDEFİMİZ İLK YEREL VE GENEL SEÇİMLERDE “İKTİDARDIR”:


Hedefimiz, örgütümüz ve halkımız ile elele, omuz omuza yerel ve genel seçimlerde iktidara yürümektir. Bu iddiamızı tüm toplumumuzla paylaşarak, halkımızın özlem ve taleplerini sahiplenerek sosyal demokrat siyaseti ülkemizde iktidar yapmaktır. Bunun gereğini yerine getireceğimizden, bunu başaracağımızdan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.


BU KARARLILIKLA, YURTSEVERLİK DUYGULARIMIZLA, TÜM İNSANLARIMIZA KARŞI AYRIMSIZ SEVGİ DUYGULARIMIZLA KARARLILIKLA YOLUMUZA DEVAM EDİYORUZ.


YAŞASIN LAİK DEMOKRATİK ATATÜRK CUMHURİYETİ, YAŞASIN SOSYAL DEMOKRASİ, YAŞASIN CUMHURİYET HALK PARTİSİ…

Bileğinin gücüyle


Fenerbahçe 90 dakikasında hiçbir varlık gösteremediği maçta 3 puan kaybederek, şampiyonluk şansını da mucizeye bıraktı. Sarı-lacivertliler ilk yarıda rakibinin etkili takım presi karşısında organize olamadığı gibi, zaman zaman da ciddi tehlike kokan atakları kalesinde yaşadı ve birinde de direkle kurtuldu.
Maldonado'nun sorumluluk almaması, Aurelio'nun ikili-üçlü baskılar görmesi ve Deivid'in yapısına ters düşen sol kulvarda alışılmış hareketlerini yapamaması, Kezman'ın rakip kaleye sırtı dönük top tutma özelliğinin olmaması müthiş bir pres uygulayan Galatasaray karşısında Fenerbahçe'nin hücum gücünü sıfıra indirdi. Bu dakikalarda skor dezavantajına düşülmediği için Fenerbahçe'de sadece kısır bir direnme vardı. Ardından kaleci Volkan'ın büyük hatası ile Nonda'nın golü gelince işler iyice zora girdi.
İkinci devreye Zico, Kazım ile Deivid'in yerini değiştirerek başladı. Bu da işe yaramadı. Ardından Semih oyuna girdi, Zico son hamlesini de Vederson ile yaptı. Sonuçta hücumda etkili olamayan, sadece bir tane duran top kazanabilen Fenerbahçe final niteliğindeki derbiyle birlikte şampiyonluğu da büyük ölçüde kaybetti.

ZİCO KAYBETTİRDİ

Bu maç Zico'nun teknik adam yetersizliğini açıkça gözler önüne serdi. İlk 11 baştan aşağı tam bir intihardı.
Defansif yönü zayıf Uğur bu sezon sadece, o da mecburen geçen hafta Denizlispor'a karşı solbek oynamıştı. Chelsea'nin en önemli silahlarından Joe Cole'u iki maçta da sahadan silen Vederson'un yerine Uğur'u tercih etti. Ayrıca Deivid solda tamamen randımansız kaldı. Bunun yanında sağ kanattaki GökhanDeivid uyumu da bozuldu. Birkaç metrekarede oynayan, fizik gücü yetersiz Maldonado'yu da formda Selçuk'a tercih etti.
Galatasaray bileğinin hakkımla üç puanı aldı. 90 dakika müthiş bir takım presi yaptılar. Hücumu düşünmelerinin yanında takım savunmasını da hiç bir zaman ihmal etmediler. Fenerbahçe'ye değil pozisyon vermek nefes dahi aldırmadılar. Büyük bir takım dayanışması ve oyun disiplini ile yüreklerini ortaya koyup, tarihi bir galibiyete imza attılar. Hakem Fırat Aydınus zorlu derbiyi başarı ile yönetti. Bilhassa alışılmış kolay kart gösterme hastalığını bu maçta tekrarlamaması kendisi ve maçın seyri açısından çok iyi oldu.

YAZAR : ÖMER ÜRÜNDÜL

Saturday, April 26, 2008

Nouvelle Malédiction Iranienne - New Iranian Malediction

Friday, April 25, 2008

Şevval Sam - Güzel bir göz beni attı




Güzel bir göz beni attı bu derin sevdaya

Benziyor şimdi benim ömrüm uzun rüyaya

Yari karşımda görsem de dalarım hülyaya

Benziyor şimdi benim ömrüm uzun rüyaya

Pretreatment - Worth the Effort?

Pretreatment involves preparing a tooth for Endodontic treatment. Many endodontically involved teeth are heavily broken down or carious. Some involve deep fractures, subgingival proximal caries or faulty margins. The need for proper isolation of a tooth during Nonsurgical Endodontic treatment demands the use of rubber dam. Adequate isolation can only be achieved when the portion of the tooth to be clamped is in a reliable condition. Failure to adequately pretreat a tooth can result in contamination of the working area through rubber dam leakage, clamp disengagement or loss of reference points. Pretreatment does require extra effort on the part of the dentist and slight added expense to the patient. However, this is more than made up in the ease of treatment, asepsis of the working area both during and after treatment. It also gives reasonable assurance that the tooth will be protected until it is restored.

Types of Pretreatment

1. Removal of all caries and defective restorations

In order to consider any tooth for endodontic treatment, we first must determine if it is restorable. There is nothing more embarrassing for clinician than to complete endodontics through a crown, only to find that the remaining tooth is not restorable and must be extracted. This can be prevented by removing all caries and defective restorations from the tooth and examining for adequate remaining tooth structure. If you are satisfied that the tooth can be restored, move to step 2.

2. Gingivoplasty/Gingivectomy with Electrosurgery or Lasers

In some cases, caries, fractures or defective restorations are sub-gingival. Teeth with caries is just below the gingival crest can occasionally be treated by judicious use of elctrosurgery or gingivoplasty where hyperplastic or excessive gingival tissue is removed to allow placement of a rubber dam clamp. In severe cases, such as those with muco-gingival involvement, those that require osseous recontouring or apical repositioning, the patient may require referral to a Periodontist before initiating endodontic treatment. There is no point in treating the case endodontically if attainment of proper biologic width and a healthy periodontal condition is not achievable.

3. Reinforcement of the remaining tooth structure

Sometimes a tooth will be so broken down that insufficient solid tooth remains to use a rubber dam clamp. On other occasions the clamp may be able to be placed, but the post operative fragility of the remaining tooth poses a serious risk of vertical or cusp fracture. (Loss of a reference cusp during treatment can mean inaccurate working lengths.) In those cases, reinforcement of the tooth is necessary.

For many years banding of teeth with copper or orthodontic bands was the method choice. With the development of deeper curing light cured composites and fast setting bonded core pastes, banding of teeth has become less common. However, the copper band offers one advantage that these other technologies do not… the ability for the rubber dam clamp to securely engage the soft copper of the band and not come loose. As much as I dislike taking the time and trouble to place a copper band on a tooth (a well fitting band can take 20 min. or more to place), I invariably love the results. The case is much easier to treat, isolation is easily achieved and the rubber dam remains secure throughout the treatment. The tooth also has much less chance of post-operative loss of seal or fracture. The properly contoured copper band can also serve as an excellent temporary restoration in cases where patients cannot afford to have the tooth restored immediately, or where other, more important treatment dictates that the tooth remain unrestored for a few months.

By : Robert Kaufmann DMD MS (Endo)

Wednesday, April 23, 2008

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Baykal 23 Nisan Nedeniyle TBMM Genel Kurulunda Konuştu

-Bütün halkımızın Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını içtenlikle kutluyor, ülkemizin barış, refah, mutluluk ve bağımsızlık içinde daha nice bayramlar geçirmesini diliyorum.
- Cumhuriyetten uzaklaşarak demokrasiyi güçlendiremezsiniz. Cumhuriyeti azaltarak demokrasiyi arttıramazsınız. Cumhuriyet ve onun en önemli temellerinden biri olan laiklik, demokrasinin vazgeçilmez koşuludur.

-O nedenle bizim egemenliğimiz, işbirlikçi teslimiyetçi değildir, millidir.
-O nedenle bizim egemenliğimiz dine dayalı değildir, laiktir.
-O nedenle anayasalarımızda yeralan laiklik ilkesinin değiştirilmesi teklif dahi edilemez.
-23 Nisan’ı sadece geçmişe saygı anlayışıyla değil, geleceğe dönük bir umut olarak da selamlıyorum. Bu güzel günü, bütün dünya çocuklarıyla paylaşmaktan mutluluk duyuyorum.


SAYIN BAŞKAN,


SAYIN CUMHURBAŞKANI,


SAYIN MİLLETVEKİLLERİ, SAYGIDEĞER KONUKLAR,


GELECEĞİMİZİN GÜVENCESİ OLAN SEVGİLİ ÇOCUKLARIMIZ, SEVGİLİ VATANDAŞLARIM;


HEPİNİZİ ŞAHSIM VE CUMHURİYET HALK PARTİSİ ADINA SEVGİLERLE, SAYGILARLA SELAMLIYORUM.


BÜTÜN HALKIMIZIN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMINI İÇTENLİKLE KUTLUYOR, ÜLKEMİZİN BARIŞ, REFAH, MUTLULUK VE BAĞIMSIZLIK İÇİNDE DAHA NİCE BAYRAMLAR GEÇİRMESİNİ DİLİYORUM.


BÜYÜK ATATÜRK’E VE 23 NİSAN 1920 TARİHİNDEN BU YANA, BU YÜCE MECLİSTE GÖREV YAPMIŞ OLAN BÜTÜN MİLLETVEKİLLERİMİZE ŞÜKRANLARIMI SUNUYORUM. HAYATINI KAYBEDENLERİN AZİZ HATIRALARI ÖNÜNDE SAYGIYLA EĞİLİYORUM.


DEĞERLİ ARKADAŞLAR, SEVGİLİ ARKADAŞLARIM,


TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN BAZI ÖZELLİKLERİNİ BİR KERE DAHA HATIRLATMAKTA YARAR VARDIR. YÜCE MECLİSİMİZ DÜNYANIN EN ESKİ 10 PARLAMENTOSUNDAN BİRİDİR. GENELDE MECLİSLER YENİ BİR DEVLETİN KURULMASINDAN SONRA OLUŞTURULUR. TÜRKİYE’DE ÖYLE OLMADI. TAM TERSİNE TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ DEVLETİ KURDU.


ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞINI YAPACAK ORDUYU BU MECLİS KURMUŞTUR. SAVAŞI BU MECLİS YÖNETMİŞTİR. YENİ DEVLETİN TEMELLERİNİ BU MECLİS ATMIŞTIR. ZAFERİ BÜYÜK ATATÜRK’ÜN ÖNDERLİĞİNDE BU MECLİS KAZANMIŞTIR. BARIŞI BU MECLİS YAPMIŞTIR. SALTANATI, HİLAFETİ BU MECLİS SONA ERDİRMİŞTİR. MİLLİ İRADENİN EGEMENLİĞİNİ BU MECLİS SAĞLAMIŞTIR. CUMHURİYETİN TEMELLERİNİ İŞTE BU MECLİS ATMIŞTIR.


ONUN İÇİNDİR Kİ, TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN KURULUŞUNUN ÇOK ÖZEL BİR ÖNEMİ VARDIR. YÜCE MECLİS DAİMA BAĞIMSIZLIĞIMIZIN, EGEMENLİĞİMİZİN, MİLLİ İRADENİN ÜSTÜNLÜĞÜNÜN, HUKUKA SAYGININ BİR SİMGESİ OLMUŞTUR


HALKI MÜSLÜMAN OLAN BİR ÜLKEDE, BİR YANDAN DİNE SAYGI GÖSTERİLİRKEN, BİR YANDAN DA DİNİN DEVLET YÖNETİMİNDE, HUKUKTA VE EĞİTİMDE EGEMENLİĞİNE SON VERMEK, YANİ ÇAĞDAŞ BİR ANLAYIŞLA LAİKLİĞİ GERÇEKLEŞTİRMEK YÜCE MECLİSİMİZİN EN BÜYÜK VE DÜNYAYA ÖRNEK OLACAK ESERLERİNDEN BİRİDİR. O SAYEDE EGEMENLİK GÖKTEN YERE İNMİŞ, HANEDANDAN MİLLETE GEÇMİŞTİR. TEOKRATİK OTORİTE DÖNEMİNİN YERİNİ, LAİK İDARE ANLAYIŞI ALMIŞTIR.


23 NİSAN’IN TEMSİL ETTİĞİ EGEMENLİK ANLAYIŞI, BİR SOSYAL SINIFA, IRK VEYA KAN ESASINA, KAFATASINA DAYALI BİR EGEMENLİK DEĞİLDİR. BİZİM EGEMENLİK ANLAYIŞIMIZDA HANGİ DİNDEN, HANGİ MEZHEPTEN, HANGİ ETNİK KÖKENDEN, HANGİ DÜŞÜNCEDEN OLURLARSA OLSUNLAR BÜTÜN İNSANLAR EŞİTTİR VE HEPSİ TÜRK ULUSUNUN BİR PARÇASIDIR


İŞTE TÜRKİYE CUMHURİYETİ BU BÜYÜK DEVRİMİN ESERİDİR VE DEMOKRASİNİN YOLUNU AÇAN DA BU CUMHURİYET ANLAYIŞI OLMUŞTUR. CUMHURİYET İLE DEMOKRASİ ASLINDA AYRILMAZ BİR BÜTÜNDÜR. CUMHURİYETTEN UZAKLAŞARAK DEMOKRASİYİ GÜÇLENDİREMEZSİNİZ. CUMHURİYETİ AZALTARAK DEMOKRASİYİ ARTTIRAMAZSINIZ. CUMHURİYET VE ONUN EN ÖNEMLİ TEMELLERİNDEN BİRİ OLAN LAİKLİK, DEMOKRASİNİN VAZGEÇİLMEZ KOŞULUDUR. DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK UĞRUNA LAİKLİKTEN VAZGEÇECEĞİZ DERSENİZ DEMOKRASİYİ DE TAHRİP ETMİŞ OLURSUNUZ. TÜRK TOPLUMUNDA İSLAMİYET, LAİKLİK VE DEMOKRASİ BİR ALTIN ÜÇGEN OLUŞTURMUŞTUR. BUNLARIN TÜMÜNE AYNI ZAMANDA SAHİP ÇIKMAK ZORUNDAYIZ.


BATININ YÜZYILLAR BOYUNCA SAVAŞARAK, KAN AKITARAK ULAŞTIĞI LAİKLİK ANLAYIŞINA BİZ BARIŞ İÇİNDE, MİLLİ İRADEYE SAYGIYI ZEDELEMEDEN, TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN İLERİ GÖRÜŞLÜ YAKLAŞIMLARI VE KARARLARIYLA ULAŞTIK. BİZİM LAİKLİK ANLAYIŞIMIZ DEVLETİN BÜTÜN İNANÇLARA, DİNLERE VE MEZHEPLERE SAYGI GÖSTERMESİNİ VE EŞİT DAVRANMASINI GEREKTİRİR. AMA AYNI ZAMANDA HİÇBİR İNANCIN, MEZHEBİN VE DİNİN DEVLETİN YÖNETİMİNİ, HUKUKUNU VE EĞİTİMİNİ ETKİLEMESİNE İZİN VERMEME İLKESİNE DAYANIR.


BİZİM MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞIMIZ ULUSUMUZUN ORTAK DEĞERLERİNE DAYANIR. HERKESİN ETNİK KÖKENİNE SAYGI GÖSTERİRİZ, AMA ETNİK AYRIMCILIĞIN CUMHURİYETİMİZİ, DEMOKRASİMİZİ TAHRİP ETMESİNE İZİN VERMEYİZ.


BİZİM MİLLİYETÇİLİĞİMİZİN TEMELİNDE IRKÇILIK YOKTUR. SİYASİ BİR BİLİNÇ VE SİYASİ BİR DAYANIŞMA VARDIR. HER KÖKENDEN İNSANLARIMIZIN AYNI MİLLETİN ÇATISI ALTINDA KARDEŞÇE YAŞAMALARINI İSTERİZ. BİZ İNSANLARIN ETNİK KÖKENİNE SAYGI GÖSTERİRİZ.


DEĞERLİ ARKADAŞLAR,


23 NİSAN AYNI ZAMANDA EGEMENLİĞİMİZİN VE BAĞIMSIZLIĞIMIZIN DA TEMELİDİR.


BU DEVLETİ KURANLAR, EN GÜÇ KOŞULLARDA BİLE YABANCILARIN HAKİMİYETİNE GİRMEYİ KABUL ETMEMİŞLER, BAŞKA DEVLETLERİN MANDASINA GİRME ÖNERİLERİNİ KESİNLİKLE REDDETMİŞLERDİR.


TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ DÜNYADA ÖRNEĞİ GÖRÜLMEMİŞ BÜYÜK DEVRİMLERİ, REFORMLARI GERÇEKLEŞTİRİRKEN HİÇBİR ÜLKENİN BASKISIYLA, TELKİN VE TAVSİYESİYLE HAREKET ETMEMİŞTİR.


ÜLKEMİZİ ÇAĞDAŞ BİR DEVLET HALİNE GETİREN REFORMLARIN HEPSİ, MİLLETİMİZİN TEMSİLCİSİ OLAN TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN ÖZGÜR İRADESİNİN ÜRÜNÜ OLMUŞTUR.


İMPARATORLUĞUN SON YILLARINDA DA YABANCILARIN BASKILARINA BOYUN EĞMEYE RAZI OLANLAR VARDI. ONLARA KARŞI ATATÜRK VE YÜCE MECLİSİMİZ İNANÇLA DİRENMEYİ BİLMİŞTİR.


NE YAZIK Kİ DEĞERLİ ARKADAŞLARIM, BUGÜN DE MİLLİ EGEMENLİĞİMİZE, BAĞIMSIZLIĞIMIZA SAYGI GÖSTERMEYEN BAZI YABANCI ÇEVRELERİN, KENDİ ARZULARINI, İRADELERİNİ TÜRKİYE’YE DAYATMAYA ÇALIŞTIKLARINI ÖRNEKLERİYLE GÖRÜYORUZ.


TÜRKİYE’Yİ YÖNETENLERİN, AYNEN DEVLETİMİZİN KURULUŞ AŞAMASINDA TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NDE GÖREV ALAN MİLLETİMİZİN YÜREKLİ TEMSİLCİLERİ GİBİ, BU BASKILARA DİRENMELERİNİ, ÜLKEMİZİN EGEMENLİĞİNE VE BAĞIMSIZLIĞINA KISKANÇLIKLA SAHİP ÇIKMALARINI BEKLİYORUZ.


AMA ÖYLE ANLAŞILIYOR Kİ, BU BASKILARI BUGÜN DE SÜRDÜRMEK İSTEYENLER VARDIR.


DEVLETİMİZİN TEMEL YAPISINA, LOZAN’DAKİ KAZANIMLARIMIZA AYKIRI BAZI TALEPLERİNİ TÜRKİYE’YE KABUL ETTİRMEK İSTEYENLER VARDIR.


TÜRKİYE’NİN BAĞIMSIZLIĞININ EN GÜÇLÜ TEMİNATLARINDAN BİRİ OLAN YÜKSEK YARGI ORGANLARIMIZA BASKI YAPMAYA YELTENENLER VARDIR.


BUNDAN DAHA DA VAHİMİ, BU DIŞ BASKILARI TAHRİK VE TEŞVİK EDEN BAZI ÇEVRELERDE VARDIR. BUNLARI ŞİDDETLE KINIYORUZ. VE İNANIYORUZ Kİ, HİÇBİR İÇ VE DIŞ GÜÇ, HİÇBİR SİYASET ADAMI, HİÇ BİR MİLLETLERARASI KURULUŞ TÜRK HAKİMLERİNİN ÖZGÜR VİCDANLARINI ETKİLEYEMEYECEKTİR.


BİZ GERÇEK BAĞIMSIZLIĞIMIZA, ADLİ KAPİTÜLASYONLARI KALDIRARAK KAVUŞTUK. ŞİMDİ ADI KONULMAMIŞ BİR KAPİTÜLASYON SİSTEMİNİ TÜRKİYE’YE KABUL ETTİRMEYE HİÇ KİMSENİN GÜCÜ YETMEYECEKTİR.


DEĞERLİ ARKADAŞLARIM,


“EGEMENLİK KAYITSIZ, ŞARTSIZ MİLLETİNDİR” ANLAYIŞINA NASIL ULAŞTIĞIMIZI KİMSE UNUTMAMALIDIR.


TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ AÇILDIĞINDAN BU YANA 88 YIL GEÇTİ. 88 YIL ÖNCE BÜTÜN VATAN İŞGAL ALTINDAYDI. İSTANBUL’DA EGEMENLİĞİN SAHİBİ KONUMUNDA OLAN HALİFE SULTAN, YANDAŞLARI İLE BİRLİKTE İŞGAL KUVVETLERİNİN EMİR VE KUMANDASI ALTINA GİRMEKTE HİÇBİR SAKINCA GÖRMEMİŞTİ. 600 YILLIK OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN DİNİ VE SİYASİ EGEMENLİĞİ, HALİFESİYLE, PADİŞAHIYLA, ŞEYHÜLİSLAMI İLE BİR İNGİLİZ KUMANDANINA TESLİM EDİLMİŞTİ.


ÖTE YANDAN İŞGAL ORDULARINA VE ONLARIN HİZMETKARI YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİNE KARŞI BİR BÜYÜK MİLLİ BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ AÇAN VE ZAFERE ULAŞTIRAN İRADE, ZAFER SONRASINDA EGEMENLİĞİN MİLLETE AİT OLDUĞUNU İLAN ETMİŞTİR.


YANİ EGEMENLİK MASA BAŞINDAKİ TARTIŞMALARLA, İLMİ YA DA DİNİ FETVALARLA, DEVREDİLMİŞ YA DA DEVRALINMIŞ DEĞİLDİR. TAM TERSİNE EGEMENLİK, MUSTAFA KEMAL ÖNDERLİĞİNDE ASKER, SİVİL İNSANLARIMIZIN EŞSİZ GAYRETLERİ VE FEDAKARLIKLARI İLE SAKARYA DA, İNÖNÜ DE, DUMLUPINAR DA, SAVAŞ MEYDANLARINDA KAN VE CAN PAHASINA KAZANILMIŞ BİR HAKTIR.


EGEMENLİK, DİNİ SİYASETE ALET EDEN OTORİTELERLE VE ONLARIN FETVALARI İLE MÜCADELE EDEREK ELE GEÇİRİLMİŞTİR.


DİNİ OTORİTELERİ KULLANAN İŞGAL GÜÇLERİ İLE MÜCADELE EDEREK EGEMENLİĞİMİZ KAZANILMIŞTIR.


O NEDENLE BİZİM EGEMENLİĞİMİZ, İŞBİRLİKÇİ TESLİMİYETÇİ DEĞİLDİR, MİLLİDİR.


O NEDENLE BİZİM EGEMENLİĞİMİZ DİNE DAYALI DEĞİLDİR, LAİKTİR.


O NEDENLE ANAYASALARIMIZDA YERALAN LAİKLİK İLKESİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ TEKLİF DAHİ EDİLEMEZ.


DEĞERLİ ARKADAŞLARIM,


SİYASİ İKTİDARLARIN MEŞRUİYETİNİN TEMELİ ANAYASA VE HUKUKTUR. DEMOKRASİLERDE HİÇBİR İKTİDARIN KENDİ MEŞRUİYETİ İLE İLGİLİ TARTIŞMALARI, YENİ BİR ANAYASA, YENİ BİR HUKUK YAPARAK ORTADAN KALDIRMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR.


DENETİMSİZ GÜÇ, GÜÇ DEĞİLDİR.


DENETİMSİZ İKTİDAR, DEMOKRATİK DEĞİLDİR, MEŞRU DEĞİLDİR.


SİYASİ MEŞRUİYETİN KAYNAĞI, ANAYASADIR, HUKUKTUR.


ANAYASA VE HUKUK ZAFİYETLERİ, OY ORANLARI İLE KAPATILAMAZ.


SEÇİM MECLİSTE VE HÜKÜMETTE KİMİN İKTİDAR, KİMİN MUHALEFET OLACAĞINI BELİRLER. HİÇBİR SEÇİM SONUCU İKTİDARLARIN HUKUKA VE ANAYASAYA BAĞLI KALMA, YARGI BAĞIMSIZLIĞINA SAYGI GÖSTERME ZORUNLULUĞUNDAN KURTULMA SONUCUNU DOĞURMAYA YETMEZ.


LAİKLİK ANLAYIŞI DEVLETİN BÜTÜN İNANÇLARA, DİNLERE, MEZHEPLERE SAYGI GÖSTERMESİNİ VE EŞİT DAVRANMASINI GEREKTİRİR. BU DOĞRUDUR. AMA LAİKLİK ANLAYIŞI AYNI ZAMANDA HİÇBİR İNANCIN, MEZHEBİN, DİNİN, DEVLETİN HUKUKUNU, EĞİTİMİNİ VE YÖNETİMİNİ OLUŞTURMASINA İZİN VERİLMEMESİNİ DE GEREKTİRİR. SİYASETİN REFERANSI DEMOKRASİ OLMAKTAN ÇIKAR, İNANÇ VE DİN OLURSA BUNUN SONUCU KARGAŞA, ÇATIŞMA VE KARANLIK BİR OTORİTER REJİMDİR.


EGEMENLİĞİN MİLLİ OLMASI, AYNI ZAMANDA HEM ETNİK OLMAMASI HEM DE DİNİ OLMAMASI ANLAMINA GELİR. DEVLETİMİZİN DAHA SONRAKİ GELİŞMELERİ DE BU TEMELDE YÜKSELMİŞTİR. CUMHURİYET BU TEMELDE GERÇEKLEŞTİRİLMİŞTİR. DEMOKRASİYE, CUMHURİYETLE DE PEKİŞTİRİLEN BU TEMELLER ÜZERİNDE ULAŞILABİLMİŞTİR. DEMOKRASİMİZİN SAĞLADIĞI OLANAKLARI, CUMHURİYETİN VE DEVLETİN MİLLİ VE LAİK KİMLİĞİNİ ORTADAN KALDIRMAK İÇİN KULLANMAK TAM BİR AYMAZLIKTIR.


İKTİDARLARIN SEÇİMDEN ÇIKMIŞ OLMASI DEMOKRASİYİ GÜVENCE ALTINA ALMAYA YETMEZ.


DOKUNULMAZLIK ZIRHININ ARKASINA SAKLANAN BAŞBAKANLAR, BAKANLAR, MİLLETVEKİLLERİ DEMOKRASİLERDE YOKTUR.


KENDİ SUÇLARI İÇİN AF ÇIKARAN BAKANLAR, MİLLETVEKİLLERİ DEMOKRASİLERDE YOKTUR.


İKTİDAR OLANAKLARI İLE KENDİ YAKINLARINA İHALE AYARLAMAK, DEMOKRASİLERDE YOKTUR.


İKTİDAR OLANAKLARI İLE DEVLET BANKALARINI KULLANARAK YAKINLARINIZA YANDAŞ MEDYA SATIN ALMAK DEMOKRASİLERDE YOKTUR.


“ANAYASANIN TEMEL İLKELERİNİ DİNİ TEMELLERDE YENİDEN YORUMLAYACAĞIZ” DİYENLERE DEVLETİN EN ÖNEMLİ GÖREVLERİNİ VERMEK, DEMOKRASİLERDE YOKTUR.


DEVLETİN EN ÖNEMLİ YÖNETİM BİRİMLERİNİ CEMAAT, TARİKAT ÖRGÜTLENMELERİNE TESLİM ETMEK DEMOKRASİLERDE YOKTUR.


DERSLERDE CİHAT ÇAĞRILARI YAPAN, KASETLERLE LİSE ÖĞRENCİLERİNİN BEYNİNİ YIKAYAN BİR KADROLAŞMA ANLAYIŞINA MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞINI TESLİM EDEN BİR ZİHNİYETE DEMOKRASİLERDE YER YOKTUR.


BÜTÜN BUNLARIN SONUCUNDA, BU UYGULAMALARIN SORGULANMASINI ENGELLEMEK İÇİN “ÇOĞUNLUĞUMUZ VARDIR” DEYİP ANAYASAYI DEĞİŞTİRMEYE KALKMAK UNUTULMAMALIDIR Kİ BU İKTİDARLARIN KENDİ MEŞRUİYET TEMELLERİNİN SORGULANMASINA YOL AÇAR.


SAYIN MİLLETVEKİLLERİ,


23 NİSAN’I SADECE GEÇMİŞE SAYGI ANLAYIŞIYLA DEĞİL, GELECEĞE DÖNÜK BİR UMUT OLARAK DA SELAMLIYORUM. BU GÜZEL GÜNÜ, BÜTÜN DÜNYA ÇOCUKLARIYLA PAYLAŞMAKTAN MUTLULUK DUYUYORUM.


YÜCE MECLİSİ SEVGİLERLE, SAYGILARLA SELAMLIYORUM.

Tuesday, April 22, 2008

GENEL BAŞKAN BAYKAL, “BAŞBAKAN PİŞKİNDİR, FÜTURSUZDUR VE PATAVATSIZDIR''

-''SAYIN BAŞBAKAN, GERÇEKTEN FÜTURSUZLUĞU, PİŞKİNLİĞİ VE PATAVATSIZLIĞI ARTIK ÖLÇÜ TANIMAZ HALE GETİRMİŞTİR”
-''İNSANIN CHP VE GENEL BAŞKANINA YÜZ KIZARMASINDAN BAHSEDEBİLMESİ İÇİN GERÇEKTEN AR DAMARININ ÇATLAMIŞ OLMASI LAZIM''

-“EVRAKTA SAHTEKARLIKTAN SUÇLANAN, KALPAZANLIKTAN SUÇLANAN BİR SİYASETÇİ, DOKUNULMAZLIK ZIRHININ ARKASINA SAKLANMIŞ OLAN BİR SİYASETÇİ, 'DOKUNULMAZLIĞI KALDIRACAĞIM' DİYE SÖZ VERDİĞİ HALDE 5 YIL GEÇMİŞ HALA BUNUN GEREĞİNİ YERİNE GETİRMEYEN BİR SİYASETÇİ, ÖZÜ SÖZÜ BİR, AHLAKLI, DÜRÜST, NAMUSLU CHP'LİLERİN YÜZÜNÜN KIZARMASINDAN BAHSEDİYOR. UTAN, UTAN..”

-''(OFER'LE KONUŞTUN MU?) DERLER, 'SABAH KONUŞMADIM' DER, ÖĞLEDEN SONRA 'KONUŞTUM' DER. BU TÜR ÇELİŞKİLERİN, SABAH ŞÖYLE AKŞAM BÖYLE KONUŞANLARIN TÜRKİYE'DEKİ EN MÜMTAZ ÖRNEĞİ BAŞBAKANDIR”

-“BAŞBAKAN ERDOĞAN' GERÇEKLERLE BAĞINI KOPARDI, SAĞLIKLI OLMAYAN BİR TABLO SERGİLİYOR”

-''HİÇBİR İKTİDAR, KENDİ MEŞRUİYETİYLE İLGİLİ TARTIŞMALARI, ANAYASA VE HUKUKU DEĞİŞTİREREK ORTADAN KALDIRAMAZ''

-''DEMOKRASİLERDE İÇBİR SİYASİ İKTİDAR, KENDİ HUKUKUNU YAPIP, BUNA GÖRE TARTIŞMALI MEŞRUİYET TABLOSUNU DEĞİŞTİRME OLANAĞINA SAHİP DEĞİLDİR, OLAMAZ”

-“ANAYASA VE HUKUK ZAFİYETLERİ, OY ORANLARIYLA TELAFİ EDİLEMEZ.”

-''BAŞBAKAN, SPEKÜLATÖRLERDEN ŞİKAYET EDİYOR. SPEKÜLATÖRLER SENİN ETRAFINDA, KENDİ ADAMLARIN, KENDİ PARTİLİLERİN''

-''ÇAĞDAŞ BİR DEMOKRASİDE BİR BAŞBAKAN, BİR DEVLET BANKASINA, 'ŞU GAZETEYİ, TELEVİZYONU, ŞU FİRMA ALACAK, O FİRMA DA BENİM DAMADIM DA ÇALIŞIYOR, BUNU SAĞLAYIN' DİYE TELEFON AÇABİLİR Mİ? TALEP YAPABİLİR Mİ? EĞER TELEFON AÇIYORSA, TALEP YAPIYORSA, ORTAYA ÇIKAN TABLONUN, DEMOKRASİDE, HUKUKTA YERİ VAR MI?

-“BUNLAR, KİMSENİN YANINA KAR KALMAZ. ŞİMDİ GÜCÜMÜZ YETİYOR, SÖZÜMÜZ GEÇİYOR,O NEDENLE 'ÇEŞME AKARKEN, KOVAMIZI DOLDURALIM' ANLAYIŞIYLA KİMSENİN BİR YERE VARMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR. HUKUK İŞLER VE HERKES HESABINI VERİR''.

-''BAKANLAR KURULU’NUN 1 MAYISIN EMEK VE DAYANIŞMA GÜNÜ OLARAK KUTLANMASI KARARI, TAM BİR HAYAL KIRIKLIĞI VE ALDATMACADIR. BU KARAR YENİ BİR ANLAYIŞ TALEP EDEN SENDİKALARA BÜYÜK HAKSIZLIK VE SAYGISIZLIKTIR”

Clinton: If Tehran nukes Israel, U.S. could 'totally obliterate' Iran


Democratic presidential candidate Hillary Clinton, facing a crucial primary in Pennsylvania Tuesday, said that if she were in the White House and Tehran attacked Israel with nuclear weapons, the United States would be able to 'totally obliterate' Iran.

Interviewed on ABC's Good Morning America program, Clinton was asked what she would do if Iran attacked Israel with nuclear weapons.
"I want the Iranians to know that if I'm the president, we will attack Iran," Clinton replied. "In the next 10 years, during which they might foolishly consider launching an attack on Israel, we would be able to totally obliterate them."

Gates: Iran 'hell-bent' on getting bomb

Meanwhile,U.S.Defense Secretary Robert Gates has said he believes Iran is "hell-bent" on acquiring nuclear weapons, but he warned in strong terms of the consequences of going to war over that.

"Another war in the Middle East is the last thing we need and, in fact, I
believe it would be disastrous on a number of levels," he said in a speech he was delivering Monday evening at the U.S. Military Academy at West Point, New York.

He said he favors keeping the military option against Iran on the table, given the destabilizing policies of the regime and the risks inherent in a future Iranian nuclear threat, either directly or through proliferation.

Gates also said that if the war in Iraq is not finished on favorable terms, the consequences could be dire.

"It is a hard sell to say we must sustain the fight in Iraq right now, and continue to absorb the high financial and human costs of this struggle, in order to avoid an even uglier fight or even greater danger to our country in the future," he said.

He added, however, that the U.S. experience with Afghanistan - helping the Afghans oust Russian invaders in the 1980s only to abandon the country and see it become a haven for Osama bin Laden's terrorist network - makes it clear to him that a similar approach in Iraq would have similar results.

Gates said the U.S. military was not organized or equipped for the kind of wars it finds itself in today. "The current campaign has gone on longer, and has been more difficult, than anyone expected or prepared for at the start," he said. "And so we've had to scramble to position ourselves for success over the long haul, which I believe we are doing."

By Haaretz Service and News Agencies

Monday, April 21, 2008

Burcu Güneş - Yansın Geceler



Gün gece yarısı olunca aşk kapımı çalar
Ruhum ay gibi sulara vurunca
Kalp yüzünü arar

Boşver gitsin unut diyor bilenler
Bu sözü duymaz böyle sevenler
Bu çaresizlik nereye kadar
Herşeyden vazgeçtim dön artık yeter

Yansın geceler vursun sabaha
Dönsün rüzgar durgun sulara

Yansın bu deniz her yer yakamoz
Dön gel bir sabah sensiz olmuyor...

Süz-Müzik: Erhan Güleryüz
Düzenleme: Erhan Güleryüz
Yaylılar: Z Takımı
Gitar: Erdem Sökmen
Obua: Bülent
Vurmalılar: Cengiz Ercümer

Burcu Güneş - Kaybol Benle



Kurumuş yapraklar dudaklarım gibi,
Gidiyorum uzaklara.
Her düşen damla kalıyor ardımda,
Ağlıyorum son defa.
Dalgalar koyu mavi,
Senden izler silindi.
Zaman geçti söyle, ne değişti sence?

Sahip olma hiç ruhuma,
Kaybol benle kaybol kaybol benle
İlk öpüş gibi.
Sahip olma hiç bana ama,
Kaybol benle kaybol kaybol benle
İlk seviş gibi.

Kurumuş yapraklar dudaklarım gibi
Gidiyorum uzaklara
Haklı olmayı mutlu olmaya
Tercih ettim son defa..
Dalgalar koyu mavi
Senden izler silindi
Zaman geçti söyle ne değişti sence ?


Söz-Müzik :Burcu Güneş
Düzenleme :Tufan Taş Mert Ekren

Bas: Murat Ejder
Elektrik Gitar: Gültekin Kaçar
Akustik Gitar: Gültekin Kaçar
Vokal: Burcu Güneş
Mix: Ulaş Ağce

Burcu Güneş - Seven



Ne çok şey öğrendim, az geldi sonrasında.
Ne çok ağladım, aldatıldım yolunda.
Yazdığım kaderin bildiğim başrolü bu aslında.
Kendime acırım, incindiğimde sana.

Ne gurur kalır sonunda, yeni bir umut aklımda.
Kendime yeminlerim fayda etmez biranda.
Kendim olmama izin ver, hayatımı bana geri ver,
Herşeyimi aldın, bana kalan en taze şey yalnızlığım.
Herşeyimi aldın ama artık gitmeme izin ver.

Neden, seni arıyorum bittiyse.
Neden, vazgeçemiyorum ben senden.
Neden, hep affediyorum ben.
Seven, ben sevenim seven.

Neden, seni arıyorum bittiyse.
Neden, vazgeçemiyorum ben senden.
Neden, hep affediyorum ben.
Seven, ben sevenim seven.

Tesadüfen yaşanmaz hiçbirşey hayatında,
Neçok değerliyiz bak allahın katında.
Yazdığım kaderin, bildiğim başrolü bu aslında.
Kendime acırım, incindiğimde sana.

Ne gurur kalır sonunda yeni bir umut aklımda
Kendimme yeminlerim ? fayda etmez biranda
Kendim olmama izin ver hayatımı bana geri ver
Herşeyimi aldın ama artık gitmeme izin ver

Söz-Müzik: Burcu Güneş
Düzenleme: Korhan Erol
Ac.- El. Gitar: Korhan Erol
Kemençe: Furkan
Tanbur: Pelin Değirmencioğlu
Mix: Tufan Taş

Burcu Güneş - Ben Yeter miyim?



İhtiyacım var sevilmeye,
Eskisinden daha çok.
Yakınken bile uzaktasın,
Bedenin burda ruhun yok.

İçimdeki çocuk yorgun,
Aşk için şehit oldu.
İnandığım ne varsa,
Senle birlikte kayboldu.

Korkmuyorum aynalardan suçlu benmiyim?
Senden umudum yok zaten, ben yetermiyim?
Korkmuyorum aynalardan suçlu benmiyim?
Senden umudum yok zaten, ben yetermiyim?

Söz-Müzik: Mert Ekren
Düzenleme: Mert Ekren
Akustik Gitar: Gültekin Kaçar
Bass: Mert Ekren
Vokaller: Burcu Güneş, Mert Ekren
Mix: Ulaş Ağce (İmaj)

Burcu Güneş - Olmazsan Olmaz



Aynadan ne varsa yansıyan bu yoldan bir parçan
Anlatan olursa karşıdan bakan her insan
Hatırla beni ve gün görmediğimi içindeki sükyüneti
Nefes kadar yakın durur seni bekler
çek çıkar hapsettiğin her çiçeği

Kendine sor biraz sormazsan olmaz anlasana olmazsan olmaz
Kendine sor biraz sormazsan olmaz anlasana olmazsan olmaz

Yargılar seni dolandıran algından dünyan
Varolan ne varsa armağan kalpten bak uyan
Ve hatırla beni ve gün görmediğimi içindeki sükyüneti
Nefes kadar yakın durur seni bekler
çek çıkar hapsettiğin her çiçeği

Kendine sor biraz sormazsan olmaz anlasana olmazsan olmaz
Kendine sor biraz sormazsan olmaz anlasana olmazsan olmaz

Söz-Müzik: Burcu Güneş
Düzenleme: Tufan Taş Mert Ekren
Bass: Mert Erken
Elektrik Gitar: Gültekin Kaçar
Ney: Eyip Hamiş
Klasik Gitar: Tufan Taş
Vokaller: Burcu Güneş, Mert Erken
Mix: Ulaş Ağçe (İmaj)

Burcu Güneş - Yalan (Gecelerin İlacı Yok)



Gecelerin ilacı yok,
Bile bile bire bire girince.
Söyleme önemi yok,
Yalan yalan yalan yalan yalan.

Gecelerin ilacı yok,
Bile bile bire bire girince.
Söyleme önemi yok,
Yalan yalan yalan nasılsa.

Söz-Müzik: Tufan Taş, Mert Ekren
Düzenleme: Tufan Taş, Mert Ekren
Mix: Tufan Taş

Wednesday, April 16, 2008

Karaya Vuran Gemiler Gibi



Üstüme yıkıldı dağ gibi bir hasret
Yaraları sarmaya, alışıp unutmaya
Koca bir hayat lazım, yıllar yetmez

Senin uzağında hayat çok hüzünlü
Şimdi kime yar diye sarılıyor ellerin?
Gitsen bile gözlerin benden gitmez

Resimlerde hep o güzel yüzün,
Yüreğimde hep ağlayan bir hüzün
Karaya vuran gemiler gibi,
İçimdeki kalp yaralı, bereli

Hançerli şu gönlüm,
Sevdanla kanarken,
Unutmak ne mümkün severken!

Hayatla barışmak,
Bir yerden tutunmak,
Her şeyde sen varken,
Kolay mı ah unutmak!

Söz: Günay Çoban
Müzik: Febyo Taşel

Genel Başkan Baykal “Erdoğan İşbirlikçidir”


-''Başbakan biraz daha sıkışırsa, ABD'de Kızılderililerin katledilmesinin veya Kenedy cinayetinin sorumlusu olarak da bizi gösterebilir''
-''Başbakan, BOP Eşbaşkanı olduğunu belirterek Cheney’e iddianameyi şikayet etti mi, etmedi mi? Başbakanın 'ben Cheney ile böyle bir şey konuşmadım' demesini bekliyorum''

-''Siz diyeceksiniz ki başsavcılık iddianameyi hazırladı,o nedenle kongrelerinde 10. Yıl Marşı'nı söylüyorlar. Kesinlikle hayır; Atatürk, o kadar büyük insan ki kendi haklılığını, gücünü 80 küsur yıl sonra bunlara da kabul ettiriyor''

-Erdoğan, ''Deniz Baykal, Atatürk'ün arkasına saklanmasın, Atatürk'e dayanarak politika yapmasın'' diyor. Bizim hakkımızda yolsuzluk iddiası yok. Yalan yok. Takiye yok. Rüşvet almadık, vermedik. Ben niye saklanayım. Alnım açık, başım dik, milletin karşısındayım. Saklanmaya ihtiyacım yok. Erdoğan'ın hakkında ise kalpazanlıktan, evrakta sahtecilikten, cürüm için teşkilat kurmaktan dosyalar var. ''Saklanıyorsan sen saklanıyorsun Sayın Erdoğan”

-“Atatürk'ün arkasından siyaset yapma' diyor, gel sen de Atatürk'ün arkasından siyaset yap. Dinin arkasından, inançların arkasından siyaset yapılmaz. Ama Atatürk'ün arkasından, ilkeleriyle, düşüncesiyle, hedefleriyle siyaset yapılır.''

-“Erdoğan dün ''millet, istemiyorsa, laiklik mi olurmuş?'', ''tutturmuşlar, laiklik elden gidiyor, bu millet istedikten sonra tabii elden gidecek''diyordu, bugün ise ''laiklik, yüce meclisin iradesiyle ve milletimize benimsetilerek anayasaya girmiştir'' ve ''milletin, laiklikle ilgili bir problemi yoktur'' diyor. Ey Erdoğan, bu lafları ediyorsun ama inanalım mı, inanmayalım mı diye de aklımızdan geçiyor. Allah'ın bildiğini kuldan niye saklayalım. Daha ne kadar böyle konuşacaksın bilmiyoruz ki''

-''Eskiden Erdoğan’ın da içinde bulunduğu siyasi çizgi, batı ülkeleriyle de çatışma anlayışındaydı, ABD ve Avrupa ile çatışırdı. AKP ders aldı, daha önceki RP, MSP ve MNP’den farklı olarak dedi ki, 'aman ha bir şeyi değiştirelim. Bizim başımıza dertler, bunlarla çatıştığımızdan geliyor. Batılı güçleri, karşımıza almayalım' dediler, kendi hesapları bakımından, Türkiye'nin üzerinden yabancı ülkelerle, kendi gelecekleri için işbirliği yapmayı içlerine sindirdiler''

-''Erbakan, milli görüşçü olmanın bedelini ödedi, Erdoğan işbirlikçi olmanın avantajını tahsil etmeye çalışıyor''

-''Ekonomi, kaygı verici bir tablo sergiliyor. Bugün geldiğimiz noktada pirinç, fasulye, nohut, bulgur aldı başını gitti, patladı.Türkiye, AKP döneminde dış dünyaya ekonomisini teslim etmiş ülke haline gelmiştir''

-''Tarım bakanı, '3 gün pirinç almayın geçer' diyor. Bir başka bakanları da diyor ki 'Mersin'de bir gemiyi bekletiyorum. Yarın gerekirse içeriye sokarım, fiyatları indiririm.' eğer ortada fiyat artışını haklı kılacak bir durum yoksa, ürün varsa, bunu yapabilirseniz, niye yapmıyorsunuz? Bu milleti, şimdi bir kaşık pilavı bulamaz hale niye düşürüyorsunuz?''

-“Salonda bulunan bir konuğun, ''Hikmetyar'ın arkasından yapıyor'' demesi üzerine Deniz Baykal, ''sen ona bakma, hikmetyar'ın dizinin dibinde yapar, ondan sonra 10. Yıl Marşı'nı söyler'' dedi.

-Genel Başkan Baykal kamu bankalarını da AKP’nin kendi medyasını oluşturma girişimlerine alet olmamaya ve sabah ile ATV’ye verileceği söylenen kredi konusunda dikkatli, sorumlu davranmaya çağırdı.

Funda Arar - Bu Sabah Güneş Doğmuyor




Bir mektupla başladı sevdamız
Kaç fasıl sürdü de bitti
Rüzgarına bırakıp yandığımız
Satırlar uçupta gitti

Ne sözlerin tadı kaldı,
Ne şarkılar seni andı
Bin teselli kar etmez,
Aşk yolcusu yalnız kaldı

Bu sabah güneş doğmuyor
Gün geceden kurtulmuyor
Aşkın esir almış bu gönlümü
Dudaklarımdan o şarkı hiç düşmüyor

Kimse bana üzülmüyor
Sabret, o gelir demiyor
Aşkın esir almış bu gönlümü
Dudaklarımdan o şarkı hiç düşmüyor

Love By Javad Ghavami

Tuesday, April 15, 2008

Funda Arar - Beni Benle Böyle



Görmeden uyku tutmaz gözlerim bu gece
Ah bilsen canım nasıl, nasıl çeker seni
Duymaya sanki hazır ayak seslerini
Kandilim söndü bak, özlerim ben her gece

Türlü oyunlar oynar beynim sanki bana,
Öyle bir rüya ki bu sen burdasın hala
Olsan da benle şimdi,ninniler söylesen
Mazi oldu şimdi,iflah olmaz bu sevda

Beni benle böyle geceler boyu sensiz,
Uykusuz kabuslarım anladım ki çaresiz
Kadehimle dostum, artık ben bir ümitsiz
Bana bunu yapma dön gel artık sevgilim

Söz: Saro Secikyan
Müzik: Antonis Vardis

Aşkın Nur Yengi - Yazık



Yazık şu geçen zamana yazık,
Yalanmıydı bizmi aldandık,
Yazık şu gençliğimize yazık,
Nasıl böyle erken yıprandık,
Böylemi sona erecekti,
Böyle parça parçamı olacaktık,
Bu kadar yalanmı yaşandı herşey,
Hem sana hem bana yazık,
Ne olursun yalan de,
Bu bir rüya sadece,
Ne olursun konuşma,
Sana ihtiyacım var dinle,
İkimizede yazık,
Gençliğimize yazık,
Bu kadar yalanmı yaşandı herşey söyle

Funda Arar - Kelepçeliyim Ben Sana




Kanunu yok bu aşkın
Galibi, mâlubu yok
Kaybolduk birbirimizde
Kendini çaldın sen benden

Kelepçeliyim ben sana
Yüreğimden ta derinden
Suçum da sensin cezam da
Kaçıp gitme ellerimden

Mahkumu yok bu aşkın
Yanlışı, doğrusu yok
Hapsolduk birbirimizde
Kendini çaldın sen benden

Kelepçeliyim ben sana
Yüreğimden ta derinden
Suçum da sensin cezam da
Kaçıp gitme ellerimden

Monday, April 14, 2008

GENEL BAŞKAN BAYKAL’DAN BAŞBAKAN ERDOĞAN’A MEL’UN, LANETLİ


-“Rüşvet Verdim” Diyen Başbakan Erdoğan’a Genel Başkan Baykal’dan Yanıt; “Rüşveti Alan da Veren de Mel'undur"
-“Başbakan zaman zaman söyler: Gözü vardır görmezler, kulağı vardır duymazlar. Ben de diyorum ki, gözün varsa gör, kulağın varsa duy, kalbin, yüreğin varsa anla, Rüşveti alan da veren de mel'undur. Mel'un lanetli demektir. Yani lanetlenmiştir”

-“Sen Baykal'la, CHP ile uzlaşmayı bırak, sen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile uzlaş. Sen önce Atatürk'le uzlaş. Atatürk'le kavga edeceksin, Türkiye Cumhuriyeti anayasası ile kavga edeceksin. Sonra bize diyecekler ki hadi ek sıkışın. Biz anayasa ve Atatürk'e ihanet edenlerle yılışık, yapay ilişkiler içine girmeyiz”

-“Türkiye'de enflasyon yükseldi, işsizlik arttı, Çiftçi perişan bir halde, Esnaf ve işçi şikayetçi, Türkiye borçla yaşıyor, Devlet, belediyeler, vatandaş borçlu. Herkes geleceğinden yiyor, Emeklilerin bile haklarına göz dikildi”

İletişim Koordinatörlüğü (İzmir) – Genel Başkan Deniz Baykal rüşver verdim diyen Başbakan Erdoğan’a İzmir’den yanıt verdi ve “rüşveti alan da veren de mel'undur" dedi.

İzmir Gaziemir, Aliağa metro istasyonları açılışında bir konuşma yapan Genel Başkan Baykal özetle şunları söyledi;

- Tek parti iktidarı bir ülkede huzuru ve barışı kontrol altına almaya tek başına yetmez. Eğer o destek doğru ellere verilmemişse, eğer desteği alanlar memleketin yararını sahiplenme konusunda samimi değilse o memlekette huzurun tehlikeye gireceğine çok yakından tanık olduk.

- AKP’nin iktidarda olduğu 5,5 yıl sonra daha birleşmiş, daha istikrarlı bir noktaya mı geldik. Ülkenin ekonomisinden anayasaya kadar her noktada yeni yeni sorunlar sıkıntılar ortaya çıkmadı mı?

- Türkiye'de enflasyon yükseldi, işsizlik arttı

- Çiftçi perişan bir halde

- TÜFE fiyatları patlamış gitmiş,

- Hububat ve bakliyat fiyatları patlamış durumda

- İthalatı zamanında yapmadın

- Bunlar hep yanlış ekonomi politikalarının sonucudur

- Esnaf ve işçi şikayetçi

- Türkiye borçla yaşıyor

- Devlet, belediyeler, vatandaş borçlu. Herkes geleceğinden yiyor

- Türkiye dünkünden daha borçlu

- Emeklilerin haklarına gözlerini diktiler şimdi

- Şimdi yeni bir kanun çıkarıyorlar. Yıllardan beri kurulmuş, işleyen belediyeleri kapatıyorlar

- Siyasi hesaplarla milletin vermeyeceği desteği oyunlarla alabilir miyiz diye kanun çıkarıyorlar

BAŞBAKAN'IN TEK DERDİ CHP

- Başbakan ülkeyi bu noktaya getirmiş, Türkiye'de sıkıntılar var. Böyle bir ortamda Başbakan'ın tek derdi var. Neymiş o: Deniz Baykal ve CHP.

- Geçen hafta dedi ki: 30 yıl öncesinden olaylar anlatarak beni suçlamaya çalışıyor. 30 yıl önce Başbakan 'ben mazot alırken rüşvet verdim' diyor. 30 yıl önce rüşvet verdiği için 30 yıl sonra Baykal'ı suçluyor. Bende cevap verdim. Dedim ki 'eğer senin tıynetinde rüşvet vermek varsa Baykal sana ne yapabilir.'

- Rüşveti vermek de almak da hukuken ve ahlaken doğru değildir

- Başbakan da çıkıyor diyor ki 'ben rüşvet verdim'

- İyi tıynetinin gereğini yapıyorsun

RÜŞVETİ ALAN DA VEREN DE MEL'UNDUR

- Başbakan zaman zaman söyler: Gözü vardır görmezler, kulağı vardır duymazlar. Ben de diyorum ki gözün varsa gör, kulağın varsa duy, kalbin, yüreğin varsa anla,Rüşveti alan da veren de mel'undur. Mel'un lanetli demektir. Yani lanetlenmiştir.

SEN ÖNCE ATATÜRK'LE UZLAŞ

- Memlekette uzlaşmanın temeli anayasadır

- Anayasanın temellerini konuşuyorum

- Bizim devletimizde mezheplerinden inançlarından dolayı ayrım yapılamaz herkes eşittir

- Hepimiz kardeşiz, hepimiz eşitiz, hepimiz Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşıyız

- Sen Baykal'la, CHP ile uzlaşmayı bırak, sen TC Anayasası ile uzlaş.Sen önce Atatürk'le uzlaş.

-Atatürk'le kavga edeceksin, TC anayasası ile kavga edeceksin.

-Sen gitmişsin ABD ile uzlaşmışsın.

- Sonra bize diyecekler ki hadi ek sıkışın

- Biz anayasa ve Atatürk'e ihanet edenlerle yılışık, yapay ilişkiler içine girmeyiz”

GENEL BAŞKAN DENİZ BAYKAL’IN İZMİR’DE AÇILIŞ TÖRENİNDE YAPTIĞI KONUŞMA AYNEN ŞÖYLE ;

“Sevgili İzmirliler, çok değerli kardeşlerim, İzmir Büyükşehir Belediyemizin çok değerli Belediye Başkanı, değerli milletvekillerimiz, ilçelerimizin, beldelerimizin değerli belediye başkanları, belediye meclis üyelerimiz, il genel meclisi üyelerimiz, sevgili muhtarlarımız, çeşitli siyasi partilerin temsilcisi çok değerli arkadaşlarım, hepinizi, bütün İzmirlileri kendi adıma, Cumhuriyet Halk Partisi adına içten sevgilerle, saygılarla selamlıyorum.


Bir kez daha İzmir’de sizlerle bir arada olmaktan büyük bir kıvanç duyuyorum, mutluluk duyuyorum. Sizleri ne kadar sık sık gelirsem geleyim daima kendimi özlemiş olarak buluyorum. İzmir’e her gelişimde sanki yıllardır İzmir’e gelmemiş gibi bir duygu içinde geliyorum. Özlüyorum İzmir’i, İzmirlileri çok seviyorum, sizleri çok seviyorum.


Bugün gene çok güzel bir havada İzmir Büyükşehir Belediyemizin değerli Başkanımız Aziz Kocaoğlu’nun çok başarılı çalışmaları sonucunda gerçekleştirilmiş olan ve İzmir’in çok önemli bir ihtiyacına, gereksinmesine cevap verecek olan bir alt geçit açılışı için Gaziemir, Sarnıç alt geçit açılışı için bir aradayız. Uzun süredir bu alt geçitlerin tamamlanmasını bekledik. Her İzmir’e gelişimizde trafiğin nasıl sıkıştığına hep tanık olduk. Biran önce bitsin, İzmir ferahlasın, rahatlasın istedik. Şimdi bu çalışmalar ne güzel tamamlanmıştır ve bundan sonra İzmir’in havaalanıyla, aydın yoluyla, Denizli yoluyla kucaklaşması sağlanmıştır. Çok yerinde bir hizmet, çok başarılı bir çalışma. Başkanımızı yürekten kutluyorum.


Bu alt geçit projesinin İzmir’in temel altyapı sorunlarına ulaşım başta olmak üzere temel sorunlarına yönelik olarak İzmir Büyükşehir Belediyemizin uzun bir süreden beri götürdüğü sistemli çalışmanın sonucunda ulaştığımızı ve sadece bu değil, bununla birlikte diğer pek çok tesisin birazdan açılışını yapacağımız diğer alt geçit çalışması dahil olmak üzere bütün bu çalışmaların İzmir’in alt yapı sorunlarının çözümü bakımından çok önemli bir hizmet oluşturduğunu hepimiz çok iyi görüyoruz. Başkanımız maşallah karınca gibi çalışıyor. Ağustos böceği gibi ötmüyor ama karınca gibi çalışıyor değil mi?


Şimdi burada yapılan bu belediyecilik çalışmalarını dikkate alarak söyleyin bakalım İzmir Büyükşehir Belediyesinde üretici, çalışkan bir belediyecilik anlayışı var mı, yok mu? Var mı? Burada yan gelip yatıyorlar mı? Yani belediye başkanlığı yan gelip yatma yeri değildir ha. Burada yan gelip yatıyor mu belediye başkanımız? Yatmıyor değil mi, çalışıyor. Üretiyor değil mi? Üretiyor. Peki yaptığı çalışma kişisel bir çalışma mı, yoksa İzmir’in ihtiyacı olan bir çalışma mı? Çalışıyor da kendisine mi çalışıyor, İzmir’e mi çalışıyor? Hangisine? Yani yakınlarına mı çalışıyor, halkamı çalışıyor? Millete mi çalışıyor, kendine mi çalışıyor? İzmirli bunun hükmünü verir. İzmir bir baktı mı anlar. İzmirli kimin ne olduğunu bilir. Değil mi biliyorsunuz.


Peki bu çalışmalar planlı, projeli, ciddi altyapılı, hazırlıklı, düzenli bir çalışmamı yoksa aklına estiği gibi, kafasına geldiği gibi onun bunun lafıyla girilen çalışma türünde mi? Düzenli, planlı, projeli. Öyle değil mi? Peki başkan dürüst başkan mı, değil mi?


Şimdi bakın biz genellikle dedikoduyu seven bir milletiz. Dedikodu severiz. Başkanla ilgili bir dedikodu yok mu? Dürüst diyorsun. Yani hakkını veriyorsunuz öylemi? Peki şimdi böyle bir belediyemizin burada bulunduğunu ben biliyorum. İzmir belediyecilik bakımından çok şanslı bir yerimiz. Daha öncede Türkiye’mizin en başarılı, İzmir’in çok değerli evladı Ahmet Piriştina burada belediye başkanlığı yapıyordu. Onunla da iftihar ediyorduk. Ahmet beyden sonra Aziz bey geldi. Aziz bey hiç gidişatını bozmadan, hiçbir reklam, şöhret, yapay destek, şov arayışına girmeden bildiği gibi, milletin yararına, İzmir’in yararına olduğuna inandığı doğrultuda sabırla, kararlılıkla çalışarak hizmet etti değil mi?


Hepimiz bunu görüyoruz ve bundan büyük mutluluk duyuyoruz. Bende Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanı olarak İzmir’de başarılı, dürüst, çalışkan, üretici, İzmir’i gece gündüz düşünen, İzmir’de her iş daha iyi olsun diye gayret gösteren, bunun için her türlü çabayı, uzlaşmayı, işbirliğini sergileyen bir anlayışta başkanımızın olmasından dolayı iftihar ediyorum ve Aziz beyi kutluyorum.


Durum bakalım, devamı işi ayrı onu sonra düşüneceğiz. Şimdi önümüzdeki durumun tespitini yapıyoruz, fotoğrafını çekiyoruz tamam mı? Çok teşekkür ederiz.


Sevgili İzmirliler, değerli kardeşlerim, bugün öbür çalışmalara da tanık olacağız ve bana öyle geliyor ki, her iki haftada bir, 15 günde bir Aziz bey beni buraya getirecek, bu hizmetleri gösterecek, bu hizmetleri biz İzmir’e ve Türkiye’ye anlatmaya devam edeceğiz. Sık sık bir arada olacağız.


Değerli arkadaşlarım, memleketin genel durumuyla ilgili olarak ne düşünüyorsunuz? Şimdi sevgili İzmirliler, değerli kardeşlerim, her şey bir yana şunu bir genel değerlendirme olarak sizlere söylemek istiyorum. Maalesef Türkiye geride bıraktığımız 5,5 yıllık süre içinde çok büyük bir şansı, çok büyük bir fırsatı yeterince kullanamamıştır. Bunun üzüntüsü içindeyiz. Yani 5,5 yıl önce Türkiye’de bir tek parti iktidarı, rahat bir parlamento çoğunluğu, koalisyona gerek kalmayan bir hükümet oluşumu sağlandı. Türkiye’nin sorunları, dertleri belli, istikrar, huzur ve uyum içinde çalışmanın bütün şartları vardı. Parlamentoda bir muhalefet partisi olarak bizde her türlü katkıyı, desteği vererek uyum içinde, işbirliği içinde, Türkiye’mizin temel sorunlarının çözülmesi için ne gerekirse yapalım anlayışını sergiledik. Ama bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki, tek parti iktidarı, halkın yüksek siyasi desteği bir memlekette huzuru, barışı, uyumu ve istikrarı güvence altına almaya tek başına yetmiyor. Eğer doğru ellere o emanet edilmemişse, o destek, o katkı eğer doğru ellere verilmemişse o desteği alanlar, o katkıyı alanlar eğer memleketin siyasi temellerini, anayasasını, ilkelerini, ülkenin yararlarını, çıkarını koruma, sahiplenme konusunda içtenlikle işbirliği yapma anlayışında değilse, hele o desteği alanlar memleketin siyasi temelleriyle kavgalı ise, çelişkili ise o memlekette huzurun tehlikeye girebileceğine çok somut bir şekilde tanık olduk değil mi? Yani millet iyi niyetle oy verdi hiç kuşku yok. Türkiye’yi huzura kavuştur, barışa kavuştur, ekonomik sorunlarımızı çöz. Ülkeyi birleştir, bütünleştir diye oy verdi değil mi? Peki 5,5 yıl sonra daha birleşmiş, daha istikrarlı, daha kaynaşmış bir noktaya mı geldik? Her noktada tablo ortada değil mi? Yani ülkenin ekonomisinden ulusal bütünlüğüne kadar anayasamızın, cumhuriyetimizin temellerine kadar bizim çok temel bağımsız siyaset üstü kalması gereken kuruluşlarımızla ilişkiye kadar her noktada yeni yeni sorunlar sıkıntılar ortaya çıkmadı mı? Şimdi onun sıkıntısı, sancısı içinde değil miyiz? Böyle bir noktaya gelişten mutluluk duymak mümkün mü? Türkiye’yi bu noktaya ülke yönetme sorumluluğunu üstlenenlerin getirdiği açık değil mi? Her türlü yetki verilmiş, sen götüreceksin. Bugün geldiği noktada eğer Türkiye’de istikrar yoksa, barış yoksa, huzur yoksa, uyum yoksa, gerginlik varsa, çatışma varsa, kaygı varsa bunun sorumlusu hiç kuşku yok ki, ülkenin kaderi eline emanet edilmiş olan insanlardır öyle değil mi?


Değerli arkadaşlarım, maalesef böyle bir noktadayız. Bundan büyük üzüntü duyuyorum. Türkiye iyi yönetilememiştir. Ekonomimizde iyi yönetilemedi. Bugün bakınız dünyanın en uygun ekonomik ortamı yaşandı. Fevkalade bol olanaklar ortaya çıktı. Ama Türkiye’nin temel sorunları çözülmedi. Tekrar enflasyon kendisini hissettirmeye başladı. Tekrar Türkiye’de cari açık, tekrar Türkiye’de dış ticaret açığı, tekrar Türkiye’de borçlanma ciddi bir sorun haline gelmeye başladı. Faizler çok yüksek düzeyde ortaya çıktı. Türkiye’de kalkınma hızı düştü, enflasyon yükselmeye başladı. İşsizlik artmaya başladı. Bölgeler arası gelişme farklılıkları ortaya çıktı. Ekonomi huzurluk ve sıkıntı yaratıyor. Bugün geldiğimiz noktada çiftçi perişan bir halde. Gübre fiyatları patlamış gitmiş. Ne enflasyon izah edebilirsiniz, ne doların ya da euronun fiyatındaki değişmeyle izah edebilirsiniz. Onlardan bağımsız patlamış gitmiş yanlış yönetimin sonucu. Türkiye’de hububat ve bakliyat patlamış fiyatlarıyla. Yanlış yönetim, yanlış tarım politikası, desteği vermedin zamanında. Katkıyı yapmadın, engellendin. Şimdi patladı gitti. İthalatı zamanında yapmadın. Toprak Mahsulleri Ofisini devreden çıkardın. Elindeki stoklarını Toprak Mahsulleri Ofisi eşe dosta peşkeş çekti, dağıttı. Şimdi pirincin fiyatına bak, bulgurun fiyatına bak, bakliyatın fiyatına bak. Hepsi patladı çıktı. Bu tamamen yanlış bir ekonomi politikası götürmenin sonucunda ortaya çıktı. Çiftçi şikayetçi, esnaf şikayetçi, piyasa daralmış, işyerleri kapanıyor. Esnaf primini ödeyemiyor, sigortasını ödeyemiyor, vergisini ödeyemiyor, dükkanının kirasını ödeyemiyor. Türkiye borçla yaşıyor, borçla. Kredi kartlarıyla insanlar borçlanıyor, bankalarda tüketici kredisi alarak borçlanıyor. Türkiye 90 katrilyonun üzerinde tüketicinin borçlandığı bir ülke haline geldi. Devlet borçlu, belediyeler borçlu, vatandaş borçlu, herkes geleceğinden yiyor.


Değerli arkadaşlarım, ekonomi düzeldi mi? İşsizlik çözüldü mü? Çiftçinin beli doğruldu mu? Esnaf rahatladı mı? Yatırım yapılıyor mu? Ne bu, bu ne? Yani değerli arkadaşlarım, Türkiye dünkünden daha borçlu. Dünkünden daha çok açığı var Türkiye’nin. Türkiye hazır yiyor. Dışarıdan ithalat yaparak yiyor. Neyle ithal ediyoruz? Dövizle. Dövizi nasıl buluyoruz? Borçla. Borç yiyen faizle yiyor değil mi? Giderek o nedenle çıkışıyoruz, o nedenle Türkiye’nin üzerindeki yük her geçen gün daha artıyor.


Değerli arkadaşlarım, ekonomi böyle, sosyal yaşam böyle. Şimdi emeklilerin haklarına gözlerini diktiler. Yeni bir yasa getirerek emeklilerin elindeki olanakları daraltmaya, kısıtlamaya çalışıyorlar. Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili arkadaşlarımızda bu konuda mecliste çok büyük bir mücadeleyi veriyorlar.


Değerli arkadaşlarım, şimdi belediyeleri hedef seçtiler. Yeni bir kanun çıkarıyorlar, belediyeleri, kurulmuş yıllardan beri işleyen belediyeleri iptal ediyorlar. Belediyelik haklarını ellerinden alıyorlar. Ya da siyasi hesaplarla ilçeler yaratıp onu oraya, bunu buraya bağlayarak acaba milletin vermeyeceği desteği oyunlarla alabilir miyiz diye kanun çıkarıyorlar.


Değerli arkadaşlarım, bu iyi bir gidiş değildir. Bunları milletimiz çok iyi tespit etmiştir. Bu ortam içinde Başbakan Türkiye’yi bu noktaya getirmiş, Türkiye’de çok büyük sorunlar, sıkıntılar var. Bütün millet ve dünya geleceğe kaygıyla bakıyor. Türkiye nereye gidiyor diye düşünüyor. Böyle bir ortamda Başbakan durmuş tek derdi var. Başbakanın tek derdi var. Nedir o? Deniz Baykal ve Cumhuriyet Halk Partisi. Başka bir derdi yok. Varsa yoksa Deniz Baykal ve Cumhuriyet Halk Partisi. Geçen hafta gitti dedi ki, bizi suçlamak istiyor, beni suçlamak istiyor. 30 yıl öncesinden böyle olaylar anlatarak beni bugün suçlamaya, bugün vurmaya çalışıyor. Neymiş? 30 yıl önce, yani devletin sağ iktidarlar elinde 70 sente muhtaç edildiği dönemde Başbakan ben mazot alırken rüşvet verdim diyor. 30 yıl önce rüşvet vermiş olduğu için 30 yıl sonra Deniz Baykal’ı suçlamaya çalışıyor. Ben çıktım dedim ki, eğer tıynetinde rüşvet vermek varsa Deniz Baykal sana ne yapsın?


Değerli arkadaşlarım, rüşveti vermekte, almakta hem hukuken, hem ahlaken aynı konumdadır öyle değil mi? İkisi de aynıdır. Hukukende öyledir, ahlaken de öyledir. Başbakanda çıkıyor diyor ki, ben rüşvet verdim. İyi, tıynetinin gereğini yapmışsın.


Şimdi değerli arkadaşlarım, Başbakan bunu söyledi. Ben bu lafları söyledim ama eklemek istediğim bir şey daha var. Başbakan zaman zaman söyler. Bazılarının gözü vardır görmezler falan der. Şimdi bende diyorum ki, gözün varsa gör, kulağın varsa duy, kalbin varsa anla. Rüşveti alanda verende melundur. Tamam mı arkadaşlar, anlaştık mı? Melun lanetli demektir. Yani lanetlenmiştir. Tamam mı? Tamam.


Değerli arkadaşlarım, sevgili İzmirliler Başbakan, uzlaşalım, uzlaşalım diyor. Değerli arkadaşlarım, bir memlekette uzlaşmanın temeli anayasadır. Anayasa hepimizin uzlaşmak zorunda olduğu çerçevedir. Hepimiz anayasayı içimize sindireceğiz. Anayasamızın ayrıntılarını konuşmuyorum, temellerini konuşuyorum. Yani Türkiye nasıl bir devlettir, biz nasıl bir milletiz, biz kendimizi nasıl algılıyoruz. Birbirimize nasıl bakıyoruz. Bu ta cumhuriyetin, devletin kuruluşuyla birlikte belirlenmiştir. Biz öyle bir devletiz ki bizim devletimizde insanlar arasında dinlerinden, mezheplerinden, inançlarından dolayı hiçbir ayrım yapılamaz. Herkes eşittir. Bizim devletimizde insanlarımız arasında ırkından, etnik kökeninden dolayı bir ayrım yapılamaz. Herkes eşittir. Irkı, kökü, kökeni, ailesi aşireti, sülalesi ne olursa olsun, mezhebi ne olursa olsun, inancı, dini ne olursa olsun hepimiz kardeşiz, hepimiz eşitiz, hepimiz Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşıyız.


Değerli arkadaşlarım, hepimiz eşitiz. Bu eşitlik lafta bir eşitlik değil. İşe girerken eşitiz. O bizden, bu bizden değil. Yok öyle ayrım. Yok öyle bir ayrım. O benim mezhebimden, bu benim inancımdan. Yok öyle bir ayrım. Bu benim ailemden, benim tarikatımdan. Yok öyle bir ayrım, yok! Hepimiz eşitiz. Bu eşitlik işin özü. Bizim anayasamızın temeli bu. Böyle olacak değil mi? Olması gereken bu değil m? Böyle olmazsa iş bozulur değil mi? Kardeşlik zarara uğrar değil mi? Bazılarımız kendilerini dışlanmış hisseder değil mi?


Şimdi değerli arkadaşlarım, bu bizim anayasamızın temeli. Bunu bozmayacaksın. Kimse bir yere inancından dolayı gelmeyecek. Mezhebinden dolayı gelmeyecek. Aklından, fikrinden, vatanseverliğinden, çalışkanlığından, hizmet kabiliyetinden dolayı hak ettiği için gelecek. Öyle değil mi? Şimdi bunun tersi olursa işler bozulur. Türkiye’de böyle bir tablo var. Bunu bozmanın yolu siyasete inançları karıştırmaktır. İnançlar saygıdeğer. Herkesin, hepimizin inancı var. Hepimizin kendine göre inancı var. Hepimiz inançlarımızı hiçbir zaman devletin uygulamasına, kararına taşımayacağız. İnancımızı hukuka, mahkemeye taşımayacağız. İnancımızı okula, eğitime sokmayacağız. Bunları ayıracağız. Bunları ayırmazsak iş kötü olur. Bunların karıştığı yerlerdeki durumu görüyoruz.


Şimdi değerli arkadaşlarım, bu temelleri bu 5,5 yılda bozmaya kalktılar. Bozmaya kalktılar yavaş yavaş ortaya çıktı. Durum görüldü. Şimdi tabi büyük sıkıntılar ortaya çıktı. Bu sıkıntılardan dolayı hepimiz büyük üzüntü içindeyiz. Yani uzlaşma deniyor. Sen benimle uzlaşmayı bırak. Deniz Baykal’la uzlaşmayı bırak, Cumhuriyet Halk Partisiyle uzlaşmayı bırak. Sen Türkiye Cumhuriyetinin anayasasıyla uzlaş! Sen Deniz Baykal’la, CHP’yle uzlaşmayı bırak. Sen önce bu devletin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’le uzlaş! Yani Atatürk’le kavga edeceksin. Türkiye Cumhuriyetinin anayasasıyla kavga edeceksin. Sonra bize diyecekler ki, hadi el sıkışıverin. Hadi el sıkışıverin Deniz Baykal. Cumhuriyet Halk Partisi bu kapatıverelim. Böyle bir şey olabilir mi? Biz cumhuriyetimizin temellerine, anayasamıza ve Atatürk’e ihanet ederek hiç kimseyle yapay, sahte, yılışık ilişkiler içine girmeyiz.


Şimdi değerli arkadaşlarım, o nedenle burada bir kez daha söylüyorum. Sen gitmişsin Amerika’yla uzlaşmışsın ama bizim cumhuriyetimizle uzlaşmaya gerek duymuyorsun. Böyle bir şey olmaz. Bu meseleleri çözmek lazım. Sevgili İzmirliler merak etmeyin bu sıkıntıları aşacağız. Bu sıkıntılar geçicidir. Türkiye’miz sağlam temellere sahiptir. Demokrasimizin güçlü bir altyapısı ve birikimi vardır. Yaşadığımız sorunları, sıkıntıları en kısa zamanda aşacağımızdan hiç kuşku duymuyorum. Hep birlikte bunu aşarız, yeter ki el ele verelim, yeter ki birliğimizi, bütünlüğümüzü koruyalım. Milletçe hakkımıza, hukukumuza sahip çıkalım.


Sevgili İzmirliler bu güzel günde hem bu sevincinizi paylaşmak istedim, hem de bu düşüncelerimi sizlere yansıtmak istedim. Yakınlığınıza, ilginize, dostluğunuza yürekten teşekkür ediyorum. Hepinizi kutluyorum. Bu tesisin herkese, hepinize hayırlı olmasını diliyorum. Gaziemir’e de Sarnıç’a da hayırlı olmasını diliyorum. Hepinizin gözlerinden öpüyorum, sağolun. Teşekkür ederim.”

Friday, April 11, 2008

Genel Başkan Baykal CNNTÜRK’ün Canlı Yayını Tarafsız Bölge’de; “Bu Krizin Adı İddianame Krizi Değildir”


-“Ortada ciddi bir durum olduğu, iddianameyle kendisini gösteriyor, ama bu; krizin nedeni değil, yaşanmakta olan krizin bizi getirdiği nokta''
-“İddianame yazılır yazılmaz anayasayı değiştirmeye kalkmak, peşinen suçluluğu kabul etmek anlamına gelmiyor mu?

-“Hakkında böyle iddianame olan bir siyasi partinin memleketin anayasasını tek başına değiştirmeye kalkmayı düşünmesi şaka gibi bir olaydır”

-“Laikliği boğazlayacaksınız da, feryadı duyulmasın diye demokrasi trampetlerini, demokrasi borazanlarını, demokrasini davullarını çalarak bastırmaya mı çalışıyorsunuz”

-“Anayasayı birlikte değiştirelim dediğim zaman bu çözüm olacak. Anayasaya dokunmayın kardeşim, hukuku engellemeyin, hukukun müdahalesini mecburi kıldınız, bırakın hukuk işlesin demek çaresizlik olacak öylemi? Ne hakla bunu söylüyoruz?

-“Hukuk her işin başı. Hukuktan niye korkuyoruz? Hukuku niye engellemeye kalkıyoruz? Hukuktan niye kaçıyoruz? Birisini kurtarmak bizim görevimiz mi? Yapılmış olan hataları görmemezlikten gelmek, onun aşılmasını sağlamak bizim görevimiz mi?”

-“Görev Hukukun Gereğiyse, Anayasa İhlal Edilmişse Parti De Kapatılabilir Sedat Bey. Hukuku İhlal Etme Lüksü Zatıalinizde de Yoktur, Medyamızda Da Yoktur. İş Dünyasında Da Yoktur, AB’de de Yoktur”

-“AKP'nin kapatılması istemiyle açılan davanın iddianamesinde Cumhurbaşkanı Gül'ün de adı geçiyor. Cumhurbaşkanlığı makamı bir yandan, kendisi bu iddianamenin hedeflerinden birisi olacak, bir yandan da bu iddianame dolayısıyla ortaya çıkan siyasi parçalanmışlığı toparlamak için etkin bir rol oynayacak. Mümkün mü?''

-“AKP kuruluş aşamasında bazı bağlantılar kurdu. Kapatılması gündeme geldiğinde gösterilen tepkiler de demokrasi duyarlılığından değil, bu ilişkilerden kaynaklanıyor”

-''Ben, perde arkasındaki uzlaşmalarla, yapılan temaslarla dayanışmalara dayalı bir sürece dikkat çekiyorum. AKP Batı'yla çatışmama dersi aldı. Şu anda refahla AKP arasındaki ana fark da budur”

-“Bunlar; siyasetin sadece fikir, düşünce söylemekten ibaret bir uğraş olmadığını, çok derin bir ekonomik, parasal, finansal boyutu olduğunu, parasız siyaset yapılamayacağını tespit ettiler ve sistematik bir biçimde ekonomik güç kazanımıyla birlikte siyaseti iç içe yürütmeyi temel aldılar ve bu anlayışla yürüyorlar''

-“Erdoğan Amerika’yla uzlaşmayı düşündü. Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti sistemiyle uzlaşma ihtiyacını hissetmedi”

-“Anayasayı hazırlamaya kalkarken bizi niye ziyaret etmediniz. Niye AKP’li bilim adamlarıyla bunu kapalı kapılar arkasında hazırladınız. Amerika’ya gittiniz, Amerika’ya bilgi verdiniz. Ben anamuhalefet lideriyim, bana anayasa hakkında tek kelime söylemediniz”

-“Benim özeleştiri çağrım sadece AKP’ye, Erdoğan’a yönelik değildir. Benim çağrım AKP macerasına destek olan başta medya olmak üzere herkesedir...”

-“( Yani, siz bir pişmanlık yasası öneriyorsunuz ) açıklamasına Genel Başkan Baykal, ‘hayır öyle bir şey önermiyorum. Ama siz diyorsunuz ki, AKP pişman olmasın, mağdur olmasın, hukuk işlemesin’ böyle bir şey olur mu?”

-“İş bu noktaya geldiğinde uzlaş uzlaş diyenlere, siyaset bu krize girerken siz neredeydiniz demek lazım. Siz yaşananları sükunetle seyredeceksiniz. Araba devrildikten sonra haydi çözüm diyeceksiniz. Ya kardeşim, araba devrilmesin. Bu araba devrilir dedik. Neden sustunuz?

-“Benim görevim milletimi mutlu etmek tabi de. Onları yanıltmak değil. Onlara sahte çözümler önermek değil. Olmayacak duaya amin demelerini söylemek değil. Günlük kamuoyu dalgalanmasına katkı vermek değil benim derdim. Benim derdim Türkiye nereden nereye gidiyor”

-“AB’den gelen tavsiyelere ben biraz müstehzi bakıyorum. Herkesin haddini bilmesi lazım. Türkiye’yi herkesin saygıyla karşılaması lazım. Türkiye’nin anayasası var, devlet geleneği var, yargısı var. Daha dünkü çocuklar çıkmışlar oradan gelmişler bilmem ne milletvekili, falan komisyonun üyesi esiyor, savuruyor. Herkes akıl fikir veriyor Türkiye’ye. Yani bu beni rencide ediyor, rahatsız ediyor”

-“En çok eleştirilen, en çok merak edilen, en çok umut bağlanan, en çok didiklenen, irdelenen, sorgulanan bir siyasi parti CHP. Partimizin önemini bu ortaya koyuyor. Ama şu da bir gerçektir. CHP ötesinde, CHP’yi aşan bir siyasal oluşumu gerçekleştirme konusundaki deneyimler, girişimler, çabaların hiçbiri başarılı sonuç vermemiştir. Bunun bir anlamı olmak gerekir”

-“ Bu niye böyle olmuştur? CHP’yi beğenmeyenler, yönetimini, genel başkanını eleştirenler, suçlayanlar Türkiye’de demokratik bir yaşam var. Siyasi parti oluşumları serbest. Kimse kimsenin elini, kolunu bağlıyor değil. CHP’nin böyle bir tapulu siyasi hayatta hak sahibi olduğu bir alanda yok. Bu eleştirileri yapanların düşünmesi gereken bir nokta şudur; cumhuriyet halk partisi bu kadar yanlış yönetiliyorsa, bu kadar eleştiriyi hak eden, sizi böyle bir tepkiye sevk eden bir görüntü veriyorsa o zaman bu kadar insansınız. Cumhuriyet halk partisine oy verenler şikayetçiyse bize oy verdiklerinden dolayı, alternatif bir şey hemen kurarsınız, alternatif liderler var Ahmet Bey Türkiye’de. Ama olmuyor diyorsunuz. Olmuyorsa o zaman CHP’ye daha bir saygıyla bakmak lazım.”

-“Eğer bunu yapamıyorsanız, bunu yaptırtamamışsanız, desteklediğiniz halde, teşvik ettiğiniz halde, yola çıkardığınız halde, iç dış kaynaklarla, fonlarla destekleyip bin bir kuruluşla, medyasıyla arkasından böyle destek vererek aman bu olsun diye çırpındığınız halde bu olamamışsa, o zaman şapkayı çıkarın ve Cumhuriyet Halk Partisine biraz daha saygıyla bakın”.

-“Bu kadar büyük tartışmalar yaşanıyor olmasına rağmen, iktidarın alternatifi vardır. Ama, Cumhuriyet Halk Partisi’nin alternatifi yoktur Türkiye’de”


İletişim Koordinatörlüğü (Ankara) – Genel Başkan Deniz Baykal Ahmet Hakan’ın hazırlayıp sunduğu CNN TÜRK’ün canlı yayını “Tarafsız Bölge” de Sedat Ergin, Mustafa Balbay, Enis Berberoğlu ve Bilal Çetin’in sorularını şöyle yanıtladı;


Ahmet HAKAN- Hepinize iyi akşamlar. Sayın seyirciler tarafsız bölgeye hoşgeldiniz. Bu akşam Ankara’dayız. Ankara’dan sizlere sesleniyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal konuğumuz. Türkiye’de önemli gelişmeler oluyor. AKP ile ilgili kapatma davası var. Cumhuriyet Halk Partisinin tutumu, tavrı merak ediliyor. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal’la bu sıcak gündemin arasında, kritik günlerde konuşacağız. Sorularımız var çok sayıda. Ve gazeteci meslektaşlarımız var burada. Sayın Baykal’a sorular soracaklar. Ben öncelikle Sayın Baykal’a merhaba demek istiyorum. Merhaba.


Deniz BAYKAL- Teşekkür ederim, sağolun.

Ahmet HAKAN- Nasılsınız öyle diyelim öyle başlayalım.


Deniz BAYKAL- Eksik olmayın, teşekkür ederim, hoşgeldiniz. Ankara’dayız, çok teşekkür ederim bu program için.


Ahmet HAKAN- Hemen soru soracak olan gazeteci arkadaşlarımızı tanıtalım. Hürriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Enis Berberoğlu. Vatan Gazetesi Ankara Temsilcisi Bilal Çetin. Cumhuriyet Gazetesinin Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay ve Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin. Merhaba hoşgeldiniz.


Şimdi Sayın Baykal, Milliyet Gazetesinde çok önemli bir başyazı çıktı Sedat Ergin’in kaleme aldığı. Size yönelik, partinize yönelik bir çağrıyı içeriyordu o başyazı. İsterseniz gerçi Sedat Ergin’de burada. Onu açma fırsatı olacak ama tarafsız bölgenin en başında o çağrıdan bir kesit getirelim ekrana. İzleyicilerimiz izlesinler, sonra sizinle sizin cevabınıza da bakacağız.


Sayın seyirciler, şimdi ekranlarınıza Sedat Ergin’in yazdığı o başyazı geliyor. Milliyetin Başyazısı.


Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının AKP hakkında kapatma davası açması ve Anayasa Mahkemesinin bu yöndeki talebi gündemine almasıyla birlikte Türkiye yeniden bir yüksek basınç alanına girmiş bulunuyor. Türkiye’nin önünde üç senaryo asılı duruyor. Birincisi AKP’nin yargılama sürecini kabullenerek kendini savunma yoluna gitmesi ve mahkemede beraat etmeyi beklemesidir. Mahkemenin bu beklentinin aksi yönde kapatma kararı vermesi de olasılıklardan biridir.


İkinci senaryo; AKP’nin parti kapatmayı zorlaştıran bir Anayasa değişikliği için 340 milletvekiliyle kendi başına hareket etmesidir. Bu durumda sayı 367 eşiğinin altında kalacağından değişiklik teklifi referanduma gidecektir. Bu senaryo ülkeyi çok büyük bir gerilimin içine sokabilir.


Üçüncü yol; AKP’nin aynı düzenlemeyi CHP ya da MHP’den birini ya da her ikisini yanına alıp daha geniş bir konsensüse dayanarak gerçekleştirmeyi denemesidir. Türk siyasal sistemi demokrasi içinde bu krizi aşma olgunluğunu bu kez sergilemelidir. Bu nedenle geçenlerde bu köşede başbakan ve ana muhalefet liderine yaptığımız çağrıyı tekrarlıyoruz. Lütfen bu kez bizi şaşırtın.


Ahmet HAKAN- Bu yazının ardından dün siz bir cevap verdiniz. Sizin parti grubunuzda yaptığınız konuşmada verdiğiniz cevap çeşitli çevreler tarafından Baykal kapıyı kapattı şeklinde algılandı. Bir kesitler getirelim ekrana. Onu da açma fırsatı olacak şimdi.


Sayın seyirciler şimdi de Baykal’ın dün partinin grup toplantısında Sayın Baykal’ın sizi şaşırtmayacağına dair bir işaret aldık. Ona bir bakalım.


Grup Toplantısından Alıntı: Şuanda Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu sorun AKP’yle CHP tartışmasından, polemiğinden kaynaklanan bir sorun değildir. Şuanda Türkiye’nin önünde duran sorun Deniz Baykal’la Tayyip Erdoğan’ın tartışmasından kaynaklanan bir durum değildir. Sorun, Başbakanla Türkiye’nin Anayasal düzeni arasındaki uyumsuzluktan, çelişkiden, çatışmadan kaynaklanıyor. Olaya müdahale etmek isteyen yabancılar durumu nasıl izah ediyorlar? Bir tarafta laiklik var, bir tarafta da dincilik var. Bundan da Türkiye’deki pek çok iyi niyetli aydın, gözlemci rahatsızlık duyuyor. Diyor ki AKP’lilere kardeşim çıkın tartışma bu değildir diye ilan ediverin diyor. Tartışma o olmasa ilan edecekler. Ama tartışma o kardeşim. Sizin görmediniz o. Tartışma o zaten o! Elin yabancısı görüyor sen göremiyorsun bunu.


Şeriatın kestiği parmak acımaz değil mi? Şöyle bir anlayış yok. Parmak acıyacaksa şeriatı değiştiriver. Şeriatın kestiği parmak acımaz. Bu ne demek? Hukuk işleyecek demek. Güç bende, anayasayı da iptal ederim, başlamış olan yargı sürecini de askıya alırım demek hiç kimsenin hakkı olamaz. Şimdi demokrasi paketi gündeme geldi. Demokrasi paketi yapalım. Küçük mü yapalım, minimi yapalım, midimi yapalım, maksimi yapalım. Yani bir şeyi örtbas etmek mi istiyorsunuz. Bu demokrasi paketinin içinde laiklik ilkesini boğazlayacaksınız da sesi çok çıkmasın diye demokrasi davulumu çalışıyorsunuz?


Ahmet HAKAN- Sayın Baykal isterseniz Sedat Ergin’e önce söz verelim. Sedat Ergin bu cevap bizi şaşırtın, işbirliği yaparak anayasayı değiştirin şeklinde Baykal’a çağrı yapmıştınız. Bu çağrınıza bir cevap mıdır ve kapı kapalımıdır? Böyle mi algıladınız ve Sayın Baykal’a bu doğrultuda ne sormak istersiniz?


Sedat ERGİN- Şimdi şaşırtmama esprisinden yola çıkarsak, ben tabi Sayın Baykal’ın dünkü konuşmasını izleyince şaşırdım şu anlamda. Ülke bir siyasi krizin içinde ve bu krizin giderek ağırlaştığını da görüyoruz. Laiklik konusunda bende çok ciddi kaygıları olan, başından beri bunları ifade etmiş olan ve AKP’ye dönük ciddi çekinceleri olan bir gazeteciyim. Bununla birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının böyle bir iddianame ile yola çıkmış olmasının demokrasi açısından bazı sakıncalar taşıdığını düşünüyorum. Bunları sıralayabilirim. Uzun bir liste burada yapabilirim. Artık AB’ye tam üye adayı bir ülkede bir partinin bu kadar kolaylıkla kapatılmasının AB normlarıyla uyuşmayacağı bu bir olgudur. Keza Türkiye’nin AKP kapatıldığı takdirde Türkiye’nin çok büyük bir yönetim krizine gireceği ortada, aşikar. Böyle bir dönemde özellikle dünya ekonomisinin böyle durgunluğa girdiği bir dönemde Türkiye’nin işte böyle bir kaosun içine girmesi, bir yönetim krizinin içine girmesi, ülkenin yönetilememesi gibi bir durumun ortaya çıkmasının da büyük bir maliyeti olacağından endişe ediyorum bir vatandaş olarak. Keza ekonomiye dönük endişeler ortada.


Bir de bu dava açıldıktan sonra dış dünyada, özellikle batı dünyasında Türkiye’yle ilgili, ülkemizle ilgili çok olumsuz bir havanın belirdiğini görüyorum. Gördüğüm bir başka şey daha var. O da şu; bu dava açıldıktan sonra dediğim gibi AKP’nin laiklik konusundaki sicilinin parlak olmadığına inanan ve solda duran, sosyal demokrat duruşu olan pek çok insanda da çevremde gözlediğim, arkadaşlarım arasında gözlediğim her şeye rağmen bir kapatmayı insanların demokratik vicdanlarıyla bir parti kapatmayı, iktidardaki bir partinin kapatılmasını insanların demokratik vicdanlarıyla, demokrasi kültürüyle bağdaştıramadıklarını da görüyorum. Bende çok fazla farklı düşünmüyorum bu konuda. Bütün bu faktörleri yan yana getirdiğinizde ben bir parti kapatmanın dediğim gibi AKP’ye dönük çekinceleri muhafaza etmekle birlikte bu konuda benim sicilim ortada. Kimse kalkıp bana hükümet yanlısı falan diyemez. Ama böyle olmakla birlikte ben demokrasi açısından ciddi kaygılar taşıyorum ve bir krize girildiği zamanda ülkedeki siyasi oyuncuların, siyasi aktörlerin hükümet olsun, ana muhalefet olsun. Krize girdiğimiz ortada, devam edecek miyiz, derinleşsin mi kriz? Ama bir şekilde ben inanıyorum ki siyaset kurumunun da bir şekilde ortamın yumuşatılması, bir çözümün bulunabilmesi içinde bir arayışa girmeleri yönünde benim bir beklentim vardı. Bir vatandaş olarak bu bir beklentim. Hükümet tarafı ve ana muhalefetten geçmişte ne olursa olsun bir krize girildiğine göre ülkenin kaderinde söz sahibi olan insanların bir şekilde bir araya gelip nereye gidiyoruz diye bir sorup, bir konuşmaları gerektiğine inanıyorum. En azından hükümetin olsun, ana muhalefet olsun bu çabayı gösterdiklerine bir vatandaş olarak tanıklık etmek istiyorum. Benim maruzatım bundan ibarettir.


Bir tecrübeden yola çıkıyorum. O tecrübe nedir? 1980 öncesinde, 12 Eylül öncesinde ülke göz göre göre bir krize girerken o dönemdeki hükümet olsun, muhalefet olsun bir uzlaşı gerçekleştiremedikleri için, bundan uzak durdukları için göz göre göre Türkiye’nin nasıl bir bedel ödediğini gördük. Bende diyorum ki, tamam bende AKP ile ilgili kaygılarımı muhafaza ediyorum. Bu görüşlerimi geri alıyor falanda değilim ayrıca. Ama çok büyük bir krize ülkemiz girebilir. Girmemesi için bir çare bulunması lazım. Bu kez siyasilerimiz hükümet olsun, ana muhalefet olsun bizi şaşırtsınlar dedim. Hissiyatım buydu.


Ahmet HAKAN- Çok değerli diğer konuklarımızda belki bu doğrultuda sorular sorabilirler ama şimdi Sedat Ergin’in çizdiği perspektifini sizin cevabınızı alabiliriz.


Deniz BAYKAL- Ben Sayın Sedat Ergin’in yaklaşımını, değerlendirmelerini çok iyi anladığımı söylemek istiyorum. Yani bir aydın olarak, bir demokrat gazeteci olarak Türkiye’nin uluslararası referanslarını çok temel olarak kabul etmiş, AB penceresinden Türkiye’ye bakma anlayışı içine girmiş bir basın mensubu olarak iyi niyetle böyle bir değerlendirme yapmış olmasını hiç şaşırmadan, normal karşılıyorum. Beklenen reaksiyondur. Tipik Türk aydını reaksiyonudur. İyi niyetli temennileri içeren bir yaklaşımdır. Yani kendiside ifade etti laik konusunda onunda kaygıları vardır. O kaygılarını mahfuz tutmaktadır. Ama şimdi o kaygılar bir yana böyle bir kriz mutlaka bir çözümü gerektirmektedir. O nedenle bu kaygıları şimdilik krizi çözmek için askıya almak mümkündür ya da onun üstünde durmak o kadar yararlı değildir diye düşünmektedir.


Sedat ERGİN- Askıya alalım gibi bir şey söylemedim. Öyle bir önermeden yola çıkmıyorum. Belki bulunacak çözüm belki aynı zamanda o kaygıların giderilmesine dönük bir çerçevede ortaya çıkarabilir.


Deniz BAYKAL- Keşke. Böyle bir iyi niyetli yaklaşım vardır. Şimdi bir defa kriz teşhisini irdelememiz lazım. Bir krizin içinde olduğumuz doğrudur. Ama eğer Sayın Ergin diyorsa ki, kriz Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının bir iddiana hazırlamasıyla ortaya çıkmıştır. Bunu kabul etmek mümkün değildir. Bu kriz bir anda ortaya çıkmış, iddianameyle kendisini göstermiş bir kriz değildir. Türkiye uzun bir süreden beri bu krizin içinden geçmektedir. Bu krizin adı da iddianame krizi değildir. Türkiye’yi iddianameye getiren, Türkiye’nin laik cumhuriyet kimliğini, cumhuriyet kazanımlarını tehlikeye atan süreçlerin, örgütlenmelerin, altyapının bilinçli bir şekilde kadrolaşmanın uzun süreden beri götürülmesi sonucunda Türkiye’nin geleceğiyle ilgili olarak bir takım insanların sadece Türkiye içinde değil, Türkiye dışındaki şimdi kapatmayın diyen, demokrasiye aykırıdır diyen çevreler dahil olmak üzere Economist dergisi diyor ki, demokrasiyle laiklik arasında bir tercih yapmak gerekirse Türkiye artık anlamalıdır ki tercih demokrasidir. Yani demokrasi için gerekirse laikliği feda edebilirsiniz diyor.


Halbuki bir süre önce aynı Economist diyordu ki bize, Türkiye nereye gediyor? Türkiye laik bir cumhuriyet olmaktan İslami bir devlet olmaya doğru gidiyor diye yayın yapıyordu. Şimdi kriz hangi noktada ortaya çıktı? Yani Türkiye’nin zaman içinde bir takım uygulamalarla, tartışmalı demokratik, yozlaşmış demokratik bir çerçevenin içinde rejiminin hem demokrasi bakımından, hem laiklik bakımından, hem cumhuriyetin kazanımları bakımından çok tehlikeli bir biçimde yozlaşmaya doğru, değişime doğru sürüklenmesinin olağan bir siyaset dönemi olarak anlaşılmasını kabul etmek herhalde sizin içinde mümkün değildir. Hiç kimse için mümkün değildir. Türkiye bir süreden beri bu krizin içinde. Türkiye dönüştürülüyor. Günlerdir Türkiye’de Malezya mı oluyor Türkiye tartışmalarını yapan sizler değil misiniz? Sizin gazetelerinizde bu yazılmıyor mu? Daha son iki gün içinde Türkiye’den manzaralar diye en çarpıcı fotoğraflar buraya yansımıyor mu? Yani bunların ifade ettiği bir gerçek yok mu? Türkiye’nin her şeyi aynı kalmak şartıyla hiçbir şey değişmediği takdirde bu süreç işlediği zaman nereye gideceği, nasıl bir toplumsal, kültürel, siyasal yapı ortaya koyacağı açık değil mi?


Sedat ERGİN- Peki demokraside de bunun değiştirmenin yolu işte sandığa gidildi 22 Temmuzda ve %47’de oy aldı AKP.


Deniz BAYKAL- Efendim Mısır’da Mübarek %90 küsur alıyor.


Sedat ERGİN- Ama Mısır demokrasisiyle Türk demokrasisi ne ölçüde birbiriyle karşılaştırılabilir orada da benim ciddi çekincelerim var. Bu Türk demokrasisine, Türkiye’ye, Türkiye demokratik birikimine biraz haksızlık yapma olmuyor mu?


Deniz BAYKAL- Siz bana batı demokrasilerinde Türkiye’de kullanılan oy alma yöntemlerinin kullanılmasının meşru kabul edildiğini söyleyebilir misiniz? Söyleyemezsiniz. Bunun hiçbir önemi yok mu? Türkiye laikliğe oyla geçmedi Sedat bey. Laik bir cumhuriyet olma kararını biz referandumla almadık. İyisi budur, doğrusu budur diye aldık. Ve bunu aldığımızdan dolayı da şikayetçi değiliz. En azından biz değiliz. Umut ediyorum sende değilsin. Olanlar var ama. Almakla iyi yaptık. O sayede Türkiye bugün iyi kötü, kör topal bu demokrasi düzeyine geldi. O sayede Türkiye çağdaş hukuk normlarını benimsedi. O sayede Türkiye bir ekonomik dünya ile bütünleşme noktalarına gelebildi. O sayede Türkiye’de kadın erkek eşitliği hem hukukta hem sosyal yaşamda belli bir düzeye gelebildi. Bu olduğu için gelebildi.


Şimdi çok alıştık biz bu laiklik lafına. Bıktıkta biraz galiba bundan. Yani onu çok kolayca böyle yangında ilk atılacak malzeme falan gibi saymaya başladık. Yok böyle bir şey. Türkiye’nin özelliği budur.


Bakın dünyada 51 tane nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülke var. Bu ülkelerin hiçbirisinde Türkiye’deki gibi bir demokrasi deneyimi yok. Türkiye’deki gibi bir çağdaş hukuk deneyimi yok. Türkiye’deki gibi bir kadın erkek eşitliği yok. Niçin yok acaba? Niçin yok? Hiç kuşku yok ki bunun özünde, temelinde din ve devlet işlerinin ayrılması yatıyor. Dinin siyasetin dışına, günlük yaşamın dışına, hukukun, eğitimin dışına çekilmesi yatıyor. Bu işin özü. Yani biz bu sayede buralara geldik. Şimdi bir süreden beri şu anlayışın etkisi altındayız. Artık din sadece ibadethanelere sınırlanamaz, hapsedilemez. Din sosyal yaşamın içine girecektir. Cumhurbaşkanımızı dindar diye seçeceğiz. Tayinleri dini kualifikasyonlarına göre, özelliklerine göre belirleyeceğiz. Bu işlemiyor mu Türkiye’de? Bu işliyor. Bu nereye götürür Türkiye’yi? Yani bunun demokratik bir sonucu yok mu?


Ekonomiste tekrar döneyim. Laiklikle demokrasinin Türkiye konteksinde, Türkiye ortamında birisinin tercih edilmesi zorunluluğunun ortaya çıkabileceğini söylüyor. Yani eğer o mantık bize aman bu işlere dokunmayın kriz var, iddianame kriz yarattı mantığı bu felsefeye götürür. O felsefe bize diyor ki, kardeşim yeter artık, bu laiklik laiklik dediğiniz. Bende uzun süreden beri bunu söylüyorum. Bundan bıktıysak açıkça söyleyelim, kendi kendimizi aldatmayalım. Birde onu deneyelim.


Şuanda geldiğimiz noktada bu konuştuğumuz kapatma davası aslında laiklik ilkesinin Türkiye’de yaptırımı olan, uygulanması zorunlu bir ilke olarak varolmaya devam edip edemeyeceği tartışmasıdır. Yani AKP’yle ilgili bu iddianamenin özü budur.


Ahmet HAKAN- Peki bir tür Türkiye din devleti mi olacak, laik demokratik devlet mi olacak şeklinde bir ikilem midir bu?


Deniz BAYKAL- Arada çok fark var tabi. Bu bir süreç, bir dönüşüm. Yani böyle hemen yaftalamak doğru değil. Ama şu çok açıktır ki, Türkiye artık bir istisnai deneyimi sürdüren bir ülke iken, dünya çapında istisnai. Yani bu da büyük ölçüde tek parti sayesinde götürüldü uzun süre. Daha sonra demokrasiye geçtiğimizde o demokrasiyi yöneten kadroların, liderlerin sorumluluk duygusu, aldıkları siyasi eğitim, birlikte kararlaştırdıkları cumhuriyet anlayışı sayesinde. Yani Bayar’ı, Menderes’i falan kastediyorum. Demirel’de bunların bir parçasıdır. O kuşak, o kadro. Özal’da bunun bir parçasıdır. Buraya kadar aman ha dokunmayalım bu esasa dikkati içinde oldular.


Şimdi ilk kez bir siyasi hareket en yetki ağızlarıyla anayasadaki bu ilkeyi değiştirelim diyemiyor. Çünkü anayasaya aykırı. Bunu yorumlayalım diyor. Resmi talep olarak söylüyor. Neyi yorumlayacak? 80 yıllık demin söylediğim Menderes’in, Bayar’ın, İnönü’nün, Demirel’in, Özal’ın ortak uygulamasını yeniden yorumlayalım diyor. Bunun ötesinde bir yere geçelim diyor. Bu tabi hiç şaşırtıcı değil. Şaşırtma kavramı etrafından çıktık bugün. Hiç şaşırtıcı değil. Dünyada şaşırtıcı olan Türkiye’de böyle laik bir anlayışın uygulanıyor olması. Demokrasi bu uygulamayı bütünleşerek, kendisini besleyen bir süreç haline dönüştürerek sürdürebilmiş olsa idi Türkiye kalıcı bir biçimde dünya çapında büyük bir başarıyı sergilemiş olacaktı. Maalesef geldiğimiz nokta pek çok çevreyi Türkiye’nin bu deneyimi galiba başarısızlığa doğru gidiyor noktasına getiriyor. Biz bunun üzüntüsü içindeyiz. Yani burada bilinmesi gereken nokta bu laiklik noktası çok temel bir olaydır. Bugün bir batı ülkesinde yani laik olmak zorunda değil. Yunanistan’da kimse laiklik talebi içinde değil. Bir Ortodoks devlet. Ama orada öyle bir vaziyet var ki, bin yıla yakın bir süredir ortaçağın bitişiyle birlikte artık kilise devlet ilişkisi çözüldü. Yani ucuzda çözülmedi, kolayda çözülmedi. Hepimiz biliyoruz. Muazzam bedeller ödendi. Milyonlarca kayıplar yaşandı. Oluk oluk kan aktı. 100 yıl savaşları yaşandı, 30 yıl savaşları yaşandı. Altında bu yatar. Kilise ve devlet, Sezar ve İsa. Bu ilişkinin kurulması çok güç oldu. Ama oldu. Ve sonunda bugün geldiğimiz noktada artık anayasada laiklik yazmış yazmamış falan bunların bir önemi yok. Sokağa çıktığınız zaman kim Ortodoks’tur, kim Katolik’tir bunu fark edemezsiniz bile. Hiçbir şekilde bu yansımaz. Ama 51 tane Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu ülkeye baktığınız zaman tablo bu değildir. Ve Türkiye’de bu idi.


Şimdi bir marifet yapıyormuşuz gibi Çankaya’yı da şöyle yapacağız, bilmem nereyi de böyle yapacağız diye bir süreç başlatıldı. Bu süreç öyle bir şekilde gelişiyor ki, bunun önünü ciddi şekilde bir laikliği yeniden keşfederek, bunu demokrasiyle uzlaştırarak yeniden bir sentez içinde götüremez isek ben demokrasinin geleceğinden de kaygı duyuyorum.


Şimdi bence safdilliktir şuanda laikliği atıverelim demek, halk ne istiyor, çoğunluk ne istiyor? %46,5 oy. Onlar bunu istiyor ne yapalım demokrasi budur. Bu kadar yani geleceği görmekten aciz miyiz? Bu kadar toplum dinamiklerini görmüyor musunuz? Bunun bizi nereye götüreceğini bilmiyor muyuz?


Sedat ERGİN- Ben laikliği atalım falan diye ben bir şey...


Deniz BAYKAL- Bunu sana söylemiyorum canım. Bu seninle ilgili değil. Ben sana söyleyeceğimi söyledim. Şimdi ben durumu kendi penceremden anlatmaya çalışıyorum. Yani laikliği atmayalım. Atıp atmayacağımız burada belli olacak arkadaşlar. Bu çok temel bir olay. Bakın tekrar aynı noktaya getiriyorum.


Zannetmeyin ki olay bir partiyle ilgili, şimdiye kadarki uygulamalarından dolayı kulağını çekelim, ceza verelim. Canım çok da ağır olmasın, uzlaşmayı sağlayalım. Böyle bir şey yok. Türkiye’nin geleceğine yönelik sinyal vermektir bütün mesele.


Bakın, Türkiye 4 defa bu sinyali verdi. Milli Selamet Partisi, Milli Nizam Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi. 4 tane partiyle ilgili denedik olmadı. Ben bu deneyimi gördükten sonra çok iyi biliyorsunuz 2002 yılında seçimin üçüncü gününde, seçimden sonraki 5 Kasım 2002’de AKP Genel Merkezini kendi kararıyla ziyaret ettim. Ve onlara hayırlı olsun dedim. Hiç Türkiye’de böyle bir adette yoktur. Ama düşündüm ki büyük bir başlangıç yapıyoruz ve parlamentoda iki parti var. Biz muhalefetiz onlar iktidar. Ama bazı sorunlar var. Partinin Genel Başkanı milletvekili olamıyor. Siyasi hakları kısıtlı. Garip bir manzara meşruiyet krizi var. Hatırlayın o günleri. Meşru sayılacak mı, sayılmayacak mı? İçerde acaba tepki görür mü görmez mi? Dünya ne yapar? Ben bütün bunları bilerek bir meşruiyet problemi anlayışı içinde olmadığımızı, onları seçimi kazanmış, Türkiye’yi yönetme hakkına sahip insanlar olarak gördüğümü ifade etmek için bu ziyareti yaptım. Ama onlara da kamuoyuna açıklamadan, özel olarak son zamanlarda söylemeye başladım. Onlara dedim ki, tarihi bir fırsat var elimizde, ne olur Türkiye’de artık bu uzlaşmayı, bu sentezi sağlayalım. Gelin cumhuriyetin kazanımlarıyla oynamayalım, Türkiye’nin rotasını, siyasi temellerini sarsmayalım. Bu bir kazanımdır, buradan yola çıkalım. Böyle olduğu takdirde biz size her türlü desteği, katkıyı veririz. İma etmeden.


Şimdi bakın ne oldu onu da anlatayım Ahmet bey. 2002’de bunu söyledim. Arkasından orada hiç konuşmamıştık bunu, daha sonra %34 oy almış bir parti. Genel Başkan olarak seçime girmesine izin vermişiz, Türkiye vermiş. Meydan meydan mitingleri o yapmış. Millette ona diye oy kullanmış. Milletvekili olamayacak. Garip bir şey, yakışmıyor. Yani Türkiye gibi ciddi bir ülkede...


Sedat ERGİN- Sizde yardım elini uzattınız.


Deniz BAYKAL- Evet. Yani bunu ben demokrasi anlayışımın gereği, milli iradeye saygı anlayışımın gereği diye yaptım. Böyle bir tablo var ve ben öncülük yaptım. Dedim ki, ben bunu yaparız merak etmeyin bu sizin hakkınız. Bu garip bir şey. Neymiş? Bir mahkumiyetten dolayı ömrü boyunca müebbet olarak milletvekili olamayacak, siyaset yapmayacak. Böyle bir şey var mı? Dünyanın hangi ülkesinde var? Bunu sürdürmenin bir anlamı. Herkes yeniden olaya bakabilir diye düşündük ve ben o zaman bu söylediğim yaklaşım içinde yürüdüm. Ne zamana kadar? Yani bunların hepsi tarihsel süreç olduğu için hatırlatmak üzere söylüyorum. 2005 yılının Temmuz ayına kadar, 2005 yılının Temmuz ayında meclisin çalışma dönemi bitti. Niçin 2005 Temmuz’u 2005’in 23 Nisanında Bülent Arınç o zamanki Sayın Meclis Başkanı bir konuşma yaptı ve dedi ki...


Ahmet HAKAN- Özür dilerim sözünüzü kesmemek için çaba sarf ediyorum ama arkadaşlarım defalardır uyarıyorlar bir reklama gitmemiz lazım. Reklam arası vermemiz lazım.


Deniz BAYKAL- Bir dakika bitirivereyim. Ben bu gidişin artık tadını kaçırdığı teşhisini 23 Nisan’da Bülent Arınç bu konuşmayı yaptı zaman koydum. Ve şuna da dikkatinizi çekerim şöyle bir o arşivlere bakarsanız görürsünüz. O konuşmayı sıradan bir konuşma gibi değil, bir tarihi açılım diye düşündü ve şu kadar mektup aldım, bu kadar destek geldi. Birden bire sivil toplum kuruluşlarından deklarasyonlar yayınlandı, onları anlattı falan. Yeni bir dönem açılıyor havasına girdi.


Hemen arasından Başbakan bir konuşma yaptı. Başbakan dedi ki haklısın, tamamen bende senin gibi düşünüyorum ama acele etme dedi. Acele etme bekle zaman içinde ben öyle bir politika izleyeceğim ki Türkiye’nin aydınları, Türkiye’nin seçkinleri hepsi sessiz kalacaklar ve bir süre sonra herkes kendisini orada bulacak zaten. Bunun sorumluluğunu da üstleniyorum dedi.


Ben bunu gördüm. Meclisin çalışma dönemi bitti. Meclisin bahçesinde bir basın toplantısı yaptım. Arşivlerinizden bulup çıkarın bunları hepsi bugün için çok anlamlı değerlendirmelerdir. Kadınları ve erkekleri cumhuriyete sahip çıkmak üzere göreve çağırıyorum dedim. Silahlı kuvvetleri değil, kurumu değil. Kadınları ve erkekleri cumhuriyete. Çünkü bu tehlikeye girdi artık dedim. Siz belki böyle bir tehlike yok diye düşünüyor olabilirsiniz. İşinizde gücünüzdesiniz şimdi. Ama ben buradan görüyorum dedim. Ben görüyorum ve benim görevim sizi uyarmaktır. Bu gidiş iyi gidiş değil. 2005 Temmuz’u. Şimdi bakın 2008’deyiz.


Ahmet HAKAN- İddianame çıktı ortaya. Bir kısa ara verelim. Bunu bir giriş kabul edelim. Aslında iyi oldu yani bir tutum, o alınan tutumun gerekçesi bütün açıklığıyla ortaya konmuş oldu Sayın Baykal tarafından. Kısa bir reklam arasından sonra bunu konuşacağız. Reklam arasında kendi aramızda bunu konuşmayacağız söz veriyoruz.


Evet tekrar birlikteyiz tarafsız bölge devam ediyor sayın seyirciler. Tam hadis tartışıyorduk Sayın Baykal’la sahih mi değil mi onu konuşuyorduk.


Deniz BAYKAL- Bak dinle kütübi siddede....


Ahmet HAKAN- Ama seyircilerimiz bilmiyor neyi konuştuğumuzu.


Deniz BAYKAL- Abdullah Bin Amir sahabeye atfen. Bu sahabe Abdullah Bin Amir ve Diyanet İşleri Başkanlığının resmi rüşvet vaazının içinde.


Ahmet HAKAN- Evet sayın seyirciler, Sayın Baykal şuanda Başbakanla girmiş olduğu rüşvet polemiğinde bir dini referansla bir şey söyleyecek.


Enis BERBEROĞLU- Tayyip beye haksızlık olmuyor mu? Şimdi Tayyip bey bu referansı verse derdik ki laiklik tehlikede.


Ahmet HAKAN- Nasıl bir haksızlık anlamadım.


Enis BERBEROĞLU- Tayyip bey sürekli işte sahabeden, kurandan, ayetlerden referans verdiği zaman en azından ben haklı olarak eleştiriyorum.


Sedat ERGİN- Bu iddia kapatma davası iddianamesinde de...


Enis BERBEROĞLU- Başka bir şey dini referans göstermemek lazım siyasette. Yani siyasi argümanlarda dini referans göstermemek.


Deniz BAYKAL- Doğrudur.

Enis BERBEROĞLU- Ama siz hatırlarsınız herhalde grup konuşmanızda, çok uzun bir grup konuşmanızın neredeyse tamamını dini referanslarla geçirdiniz. Şimdide aynı şekilde Sayın Başbakanla tartışmanızda aynı referansa döndünüz.


Deniz BAYKAL- Şimdi bakın, benim konuşmalarımda din adına ortaya atılmış olan bir iddianın aslında dini temellerinin olmadığını anlatmaya yönelik bir açıklama var.


Enis BERBEROĞLU- O grup konuşmasında.


Deniz BAYKAL- Evet. Yani ben, dinden kaynaklanarak kendi tercihimi temellendirmeye çalışmıyorum. Dine dayalı olarak önümüze getirilen bir tercihin aslında dini temellerinin olmadığını anlatmak zorunda kalıyorum. Bunu anlatmak bana düşmemelidir. Ama maalesef bu öyle bir hava yaratıldı ki Türkiye’de o zaman. Türban konusunda sanki türban, bakın başörtüsü demiyorum, örtünme demiyorum. Türban kuranı kerimin bir zorunlu talebi, bir büyük günahmış gibi takdim edildi Türkiye’ye.


Enis BERBEROĞLU- Ceza kanununda rüşvet zaten tarif edilmiş suç. Yani hadise gerek yok ki.


Deniz BAYKAL- İlk meseleyi söylüyorum. Onun doğru olmadığını kanıtlamamız lazım. Yani dinin bir zorunlu gereğimidir, böyle bir talebi var mıdır?


Ahmet HAKAN- Mesela bu şöyle değil midir? Dini metinler çeşitli okuma biçimlerine açıktır. İnsanların bir kısmı onu türban gibi algılar, kimisi başka türlü algılar.


Deniz BAYKAL- Bende buna saygı gösterdiğimi ifade ettim. Ben sadece bu konudaki çeşitliliğe dikkati çektim. Yorum çeşitliliğine dikkati çektim. Sizinle de ayrıca özel konuştuk hatırlarsanız ve şunu da söyledim ben. Bütün bu yorum çeşitliliği karşısında bir vatandaşın ben türban takacağım bu kuranın benden talebidir demiş olmasını ben anlayışla karşılarım. Buna hayır böyle anlayamazsın deme hakkı kimsede yoktur, bende de yoktur. Benimde öyle bir talebim yoktur.


Ahmet HAKAN- İtirazınız neye sizin?


Deniz BAYKAL- Bu yorumun bir anayasal anlayış haline dönüştürülmesini kabul etmem.


Ahmet HAKAN- Öylemi yaptılar?


Deniz BAYKAL- Evet. Öyle dedik. O zaman onu tartıştık. O zamanki tartışma bu idi. Ve ben bunun bir anayasal zorunlulukmuş gibi ortaya konulmasının geçerli olamayacağını, bu konuda çok farklı anlayışların, dini anlayışların bulunduğunu ve o anlayışlara göre çok daha farklı tercihlerin yapılabileceğini falan anlatmaya çalıştık. Herkes yadırgadı. Ama arkasından konunun uzmanı pek çok kişi çıktı, konuşma yaptı. Bugün bu konuda çok ciddi birikimli insanlar açıkça söylüyorlar. Bende o sözleri zaten bu konudaki otorite, çok değerli, seçkin, bu konunun uzmanı din adamlarından alarak söylemiştim. Yani kamuoyunu aydınlatmak bizim görevimizdir. Bunu yapmaya çalıştık.


Ahmet HAKAN- Şimdi devam ediyoruz. Bu bağlamda, yani Sedat Ergin’in sorduğu soru ve Sayın Baykal’ın verdiği cevap, acaba AKP’nin kapatılmasının zorlaştırılması için Cumhuriyet Halk Partisi bir adım atmalımıdır? Sayın Baykal durumu çok net bir şekilde kendi açısından ortaya koydu ama bu bağlamda devam edelim. Mustafa Balbay.


Mustafa BALBAY- Şimdi bende tam gerçekten hani Sedat bir önceki programda da yine liderlerin şaşırtmasını ve gerçekten demokrasiden zarar görmeden bu krizden çıkışı. Herkesinde beklentisi o. Yalnız Sayın Baykal, bilmiyorum pek çok kişi belki böyle görmedi ama bu dava geliyorum demişti. Her şey bir yana 17 Ocak günü Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının üç sayfalık metnini sanıyorum pek çok gazeteci burada meslektaşlarımız var kapatma uyarısı diye okudu.


Ahmet HAKAN- Daha önce yaptığı konuşma değil mi o?


Mustafa BALBAY- Evet ve öyle yazdı. Pek çok gazete örneğin biz cumhuriyette AKP’ye kapatma uyarısı dedik o açıklama için. Yani bu geliyorum demişti. Şimdi buna rağmen bu dava açıldı ve öyle anlaşılıyor ki, siz artık yargı süreci başladıktan sonra siyasal bir müdahalenin doğru olmayacağını düşünüyorsunuz. Yalnız Türkiye’ye de pek çok kesim bir çıkış yolu arıyor. Şimdi bu aşamadan sonra AKP kapatılmazsa bir başka gerilim yaşayacak Türkiye öyle anlaşılıyor. Ki pek çok AKP’li de bunu hissediyoruz. Kapatılırsa yine başka bir gerilimi yaşayacak. Burada siyasete düşen Türk toplumuna bir çıkış yolu göstermek. Yani önümüzdeki dönem için. En tehlikeli şey bence insanların geleceğe yönelik bir çıkışın olmayacağını düşünmesi.


Ahmet HAKAN- Çok güzel bir soru hakikaten. Önemlide bir soru. Yani bir çıkış yolu. Bitirdiyseniz.


Mustafa BALBAY- Bu nedir? Yani buradaki ...


Sedat ERGİN- Benim söylediğimde çok farklı değil. Ülke krizde ve siyasetçilere dönüyor insanlar.


Mustafa BALBAY- Ama burada bence sizin gerçekten sorumluluğunuz var.


Ahmet HAKAN- Yani Balbay’ın burada belki Sedat Ergin’den farklı olarak kapatmamanın da bir biçimde toplumun belli bir kesimi üzerinde gerginlik yaratabileceğini söylüyor. Bunu da hesaba katmak gerekir diyor.


Bende yine o benzer soruların devamı niteliğinde bir şey sormak istiyorum, ilave etmek istiyorum. Şimdi ortaya koyduğunuz tablo gereği AKP kapatılacak. Sonra ne olacak?


Deniz BAYKAL- Hayır ben kapatılacak demiyorum. Böyle bir şey yok. Bunu bilemem, bunu mahkeme takdir edecek. Yani bu konuda bizim bir kapatılacak varsayımıyla yola çıkmamız çok yanlış olur.


Ama kapatılmanın sonuçları ne olur, kapatılmamanın sonuçları ne olur. Bu irdelenebilir tabi. Gerçekten ben hukuk anlayışım gereği ve anayasaya saygım gereği, Anayasa Mahkemesi üyelerine saygım gereği şu olacak, bu bitecek diye peşin kabulle değerlendirmeye yapılmasını çok yanlış bulurum. Yani buna hakkımız yok. Bu ayrı bir şey. Takdir onlarındır. Ama ortada bir ciddi durum var. Ciddi durum olduğu iddianameyle kendisini gösteriyor. Ve bu bence bu krizin nedeni değil, bu yaşanmakta olan krizin bizi getirdiği nokta. Daha hangi noktalara gideceğiz? Önümüzde daha hangi noktalar var bunları görmemiz lazım.


Ahmet HAKAN- İddianameyi okudunuz mu siz? Satır satır okudunuz mu?


Deniz BAYKAL- Evet. Yani kelime kelime okumadım belki ama...


Mustafa BALBAY- Ben okudum örneğin şunu vurgulamak isterim. Yarısına yakını 22 Temmuz’dan sonraki olaylara ilişkin. Bu da AKP’nin sanki 22 Temmuz’u kaldıramadığını gösteriyor.


Ahmet HAKAN- Siz güçlü buluyor musunuz iddianameyi?


Deniz BAYKAL- Yani bunu da konuşmayalım ne olur. Ben saygı duyuyorum. Hele öyle siyasi bir motifle dudak bükmenin, bu hiçbir anlam taşımaz gibi iddialar ortaya atmanın çok yakışıksız olduğu kanısındayım.


Ahmet HAKAN- Şükrü Elekdağ partinizden böyle bir şey, zayıf bulduğunu söylemiş.


Deniz BAYKAL- Böyle bir açıklama benim katılmadığım bir Parti Meclisi toplantısında yapıldı diye basına bir yansıma oldu. Ertesigün beni arayarak Sayın Elekdağ bunun doğru olmadığını, böyle bir yanlış anlaşılmadan üzüntü duyduğunu ve bir açıklama yapmayı düşündüğünü söyledi. Siz bilirsiniz dedim. Açıklamasını yaptı.


Şimdi bu konuya gelelim isterseniz. Önemli bir noktaydı Sayın Balbay’ın bu sorusu. Yani önümüzdeki dönemde bir sıkıntılı sürecin şekillenmekte olduğu görülüyor. Bu süreç şuandan itibaren yola çıkmış bir süreç değil. Bazıları daha görünür hale getirdi iddianame bu işi. Arkasında bir oluşum var. O oluşumu hep fark ediyorduk ve hepimiz kıyameti koparıyorduk. Hepiniz kıyameti koparıyordunuz. Dünya bunu görüyordu. Bunu analiz ediyordu. Şimdi bu çıkıverdi önümüze. İşte öyleyse durum bu denildi. Bu durumdan nasıl kurtulunur?


Şimdi bu durumdan yani siyasetle, ya hukukla çıkılır. Siyasetle çıkmak için şu aşamaya kadar, buraya gelinceye kadar yapılması gereken fakat yapılmamış işler var. Ben, mesela bir muhalefet partisi olarak bizim bu aşamaya gelinceye kadar yapmış olduklarımızı kamuoyunun yeterince değerlendirmediğini düşünüyorum. Yani demin kısaca hatırlatmaya çalıştım mesela. O niye gitti. Hiçbir yazı hatırlamıyorum ben. Yani niçin CHP Genel Başkanı ziyaret etti. Her buluşmanın iç yüzünü merak edersiniz, çıkarırsınız. Bizim yaptığımız açıklamanın arkasında ne konuştular orada diye. Ne yediler, ne içtiler diye bu kadar merak edilir. Niye gitti? İlk kez Türk siyasetinde ana muhalefet Genel Başkanı seçimi kazanmış fakat milletvekili olamayan, Abdullah beyde oradaydı. Tam kadroyu ziyaret ettik. Ne konuştuk? Bunu konuştuk kardeşim. Bunun not edilmesi önemli değil mi? Bir kaygının var olduğu ortada değil mi? Bu onu göstermiyor mu?


Arkasından 2005’te o konuşmayı yaptık. O konuşmada benim sıradan bir muhalefet konuşmam gibi algılandı. Yani Deniz artık vitesi yükseltti, kadınları erkekleri göreve çağırıyor falan gibi. Bir kaygım var, bir telaşım var. Telaşın kaynakları var. Yani buda yeterince paylaşılmadı. Ama o hepimizi kaygılandıran olaylar ortaya çıkınca herkes onun üzerine yöneldi, yazılar yazdı, eleştiriler yaptı. Sizde yazdınız, başkaları da yazdı. Hepimiz bunun içinden geçtik.


Şimdi bu süreç içinde siyaset gerekeni yapmadı. Siyaset gerekeni yapamadı. Yani iktidarı yeterince baskı altına alamadık, iktidar umursamazlığını sürdürebildi. Bakın, çok ilginçtir. Abdullatif beyin bu son MKYK toplantısında basına yansıyan bir tartışması var.


Ahmet HAKAN- Bir sene önce söyledim diyor.


Deniz BAYKAL- Bir sene önce söyledim diyor o zaman kapatamazlar, bir şey yapamazlar. Şimdi bakın, illa bir şey yapılması gerekiyor mu? Yani bir şey yapılmasını gerektiren durum oluşturmasak olmaz mı? Yani bir şeyin yapılmasını gerektiren bir durum ortaya çıkmasa daha iyi olmaz mı? Hayır yapacağız. Onlarda yapamazlar. Şimdi bu çok sağlıksız bir yaklaşım. Şimdi bu yürüdü, serbestçe yürüdü. Artık AB adına yürüdü, demokrasi adına yürüdü vs. Şimdi burada geçirildi. Şu noktadan sonra yapılabilir mi? Bu noktadan sonra elbette gene de yapılabilir. Teorik olarak onu uygulama şansını görmüyorum. Teorik olarak uygulama. Nedir teorik olarak? AKP yönetiminin çıkıp evet ciddi bir hata yaptık arkadaşlar. Bu demin konuştuğumuz, hata olduğunu hep birlikte saptadığımız tabloyu onlarında bir özeleştiri anlayışı içinde kendi aralarında konuşup, tartışıp tespit etmeleri ve çok ciddi durumu toparlamaya yönelik, Türkiye’nin bu gidişini önlemeye eğer öyle bir niyet varsa. Hiç görmüyorum o niyeti.


Ahmet HAKAN- Ama bu peşinen suçluluğu kabul etmek anlamına gelmez mi?


Deniz BAYKAL- Anayasayı değiştirmeye kalkmak peşinen suçluluğu kabul etmek anlamına gelmiyor mu? Yani o öyle artık. Türkiye gerçekten bir taze başlangıç noktasına gelebilir Ahmet bey. Ama bunun işareti yok, emaresi yok. Bu arayış yok. Herkes tam tersine sonuna kadar gideceğiz, aman ha, sakın bak daha öncekiler esnek davrandılar, sonuç bu oldu falan. Bu tartışmalar içinden geçiyor. İşte bu sağlıklı değil. Yani o zaman işin esası değişmeyecekse, o zaman çare bulalım, uzlaşalım diyenler eğer boş sözlerle birbirini avutmanın ötesinde birşeyi amaçlamıyorsa bir yere varmaz. Bir şey daha söyleyeyim, şunu bitireyim de tekrar döneceğiz.


Sedat ERGİN- Başbakanın dünkü açıklamaları var onunla ilgili bir iki şeyi sormak istiyorum.


Deniz BAYKAL- Şimdi bakın, seçimden sonra Sayın Başbakan çıktı bir konuşma yaptı herkese aman ne kadar güzel. Çünkü herkeste bir korku var. Ne olacak %47’yle gelmiş. Şimdi ne olacak falan. Merak etmeyin. E ne oldu? Ne oldu o konuşma? Hatta bazılarınız...


Ahmet HAKAN- Şimdi tekrar söylüyor ama.


Deniz BAYKAL- Ne zaman söylüyor, niye söylüyor, buraya niçin geldi? Bazılarınız hatta dedi ki, Başbakan 22 Temmuz konuşmasına döndü dediler. Öyle söylediniz. Şimdi buraya niye geldi? Bu insanları teskin etmek ya da teskin olmak için bahane arayan insanları tatmin etmek, onlara vesile vermek için bir konuşma yapılıyorsa bunun bir anlamı yok. Siyaset şeffaf bir iştir. Neyin ne olduğu anlaşılır. Şimdi bunu daha ayrıntılı konuşuruz. Ben sadece umutsuzluğumu söylemek istiyorum. Eğer AKP yönetimi büyük hata yapıldığını ve Türkiye’nin gerçekten laik cumhuriyet kimliğine ters düşen bir istikamete doğru sürüklendiğini, bunu önlemek gerektiğini anlayıp o doğrultuda bir yeni anlayışın içine girse olur. Ama böyle bir şey yok. Olmasını beklemek için hiçbir emare yok. Bu konuşmalar o değil. Bunların hiçbir anlamı yok. Kimin hükümette olduğu belli. Kimin bakan olduğu belli. Kimin genel müdür olduğu belli. Ne yaptığı belli. Bu konuda bir değişik arayış sözkonusu değil. Ben başka bir noktaya da dikkati çekeyim. Bakın, hukuku bir kriz kaynağı gibi görmek çok sağlıklı bir yaklaşım değil arkadaşlar. Herkes peşin fikirle yola çıkıyor. Yani hukuk toplumsal yaşamın zorunlu kıldığı bir uygulama. Yani hukuku uygulamaya hiç gerek kalmasa, mahkemelere hiç iş düşmese çok iyi olur. Ama mahkemeye iş düştüğü zaman olmaz diye bir şey yok ki.


Ahmet HAKAN- Ama partileri mahkemeler kapatmaz.


Deniz BAYKAL- Doğrudur ama bir dakika...


Sedat ERGİN- Sayın Erdoğan’da yasaklıydı. Hukukun bir kararı sonucu, onu değiştirdiniz pekala.


Deniz BAYKAL- Ama o laikliği tehdit etmedi. Şimdi bir parti laikliğe odak olmuş. İddia bu. Eğer odak olmuşsa, ya boş ver odak oluversin denilmez...


Sedat ERGİN- Ama yani Tayyip beyde maşallah o konuda geçmişten bayağı kuvvetli bir sicille geliyordu ona baktığımızda.


Deniz BAYKAL- O ayrı efendim. O geliyor ayrı. Ama ne yapacağını bilemezsin. Adam iktidar kullanmamış, iktidara gelecek. Yani hükümet olacak. Herkese bir şans vereceksin. Kullanır kullanmaz o ayrı bir iş. Şimdi kullandı, görüldü. Ve mahkeme çıktı dedi ki, kardeşim sen odak oldun dedi. Şimdi biz dersek ki, odak oluversin, mühim değil, demokrasi yaşasın, demokrasinin icabı da budur, buna dokunmayın, hukuku engelleyelim dersek zannetmeyin ki ne demokrasiyi kurtarabilirsiniz, ne de laikliği kurtarabilirsiniz.


Ben şuna dikkatinizi çekmek istiyorum. Şöyle bir kaygıda var. Bazıları zannediyor ki, efendim bu dava şöyle ya da böyle sonuçlanırsa Türkiye’de demokrasinin sonu gelir. Demokrasiyi bitirir bu.


Değerli arkadaşlarım, tabi hiçbir partinin kapatılmasını hiç kimse istemez. Bu doğal bir şey değil, iyi bir şey değil. Demokrasiyi istiyorsanız. Biz demokrasiyi istiyoruz. Demokrasiyi Türkiye’de yaşatmak istiyoruz. Ama Türkiye’de demokrasiyi yaşatmanın temel koşulunun laiklik olduğunu çok iyi biliyoruz. Hiç tereddüdümüz yok. Bu bir boş laf değil. Bu ciddi bir tespit ve bunu kıskançlıkla korumak gerektiğini biliyoruz ve buna yönelik tehlikenin, tehdidinde farkındayız. Böyle bir manzara karşısında laikliğe yönelik tehdit ortaya çıkınca demokrasinin icabı, bunu görmemezlikten gelmektir diye Ekonomistin dediği gibi bir istikamete girerseniz çok vahim bir hatanın içine sürüklenirsiniz. Tersine giderseniz demokrasi bitmez. Yani laiklik yaşarsa demokrasi bitmez Türkiye’de. Laikliği yaşatmak için başvuracağınız yollar, yöntemler, alacağınız kararlar ne kadar acı olursa olsun. Hangi parmağı keserseniz kesin onlar demokrasiyi Türkiye’de bitiremez. Tam tersine güçlendirir.


Bakın şunu bunun için söylüyorum. Türkiye’de demokrasi birikiminin köklü bir geleneği var, köklü bir geçmişi var. Türkiye’de çok sağlam, kurumsallaşmış bir demokrasi potansiyeli var. Türkiye’de geçmişte dört tane parti kapandı bu çizgide. Ne oldu demokrasi tehlikeye mi girdi? Böyle bir şey olmadı. Ama bir umut geldi. Yani hepimizin umudu şuydu; bu defa daha iyi bir başlangıç yapılır. Dört defasında olmadı. Şimdi artık biz o umudu terk edelim, bunların böyle olacağına teslim olalım demek laiklik adına da, demokrasi adına umutsuzluğa teslim olmak demektir. O umudu ayakta tutmak lazım.


Ahmet HAKAN- Ama Sayın Baykal, şöyle bir şey yok mu? Hani gelişmiş demokratik ülkelerde eğer şiddete başvurmuyorsa, şiddetin dilini kullanmıyorsa partiler kapatılmıyorlar. Avrupa’da son 50 yıldır hiç parti kapatılmamış. Hani bizde demokratik bir ülkeysek esas bunları değiştirmemiz. Mesela ben bu iktidarı bunları değiştirmediği için eleştiriyorum.


Deniz BAYKAL- Doğrudur, şunu lütfen hatırlayalım Ahmet bey. Bir dakika Enisciğim önemli bir şey söyledi. Yani bu konular konuşulurken hep bu pencerelerden bakılıyor. Konuştuğumuz ülkede laiklik bin yıla yakın bir süredir oturmuş kardeşim. Yani çok uzun bir süreden beri oturmuş. Böyle bir konu yok. Ama orada tehlike yok diye bir şey yok, tehdit yok diye bir şey yok. Nazi partiyi bir tehdit olarak algılıyor Almanya. Tarihinden gelen bir tehdit. Komünist partiyi tehdit olarak algılıyorlar. Komünist partisine bilerek merkezi iktidarı teslim etmiş bir parti var mı, bir ülke var mı? Eder mi? Müsaade ettiği zaman dahi etmedi. Hepimiz çok iyi biliyoruz İtalya’daki deneyimi. Nazi partisine karşı hassasiyeti olan bir ülke. Diyor ki, aman ha Nazi’yi kurdurmam kardeşim diyor. Şimdi bizim başka bir şeye karşı hassasiyetimiz var. O hassasiyeti aşmayı başaramadık. Komünizm bizim için tehlike değil. Nazi partisi bizim için tehlike değil. Onlarda o Nazi yasak. Bizde yasak olsa ne, olmasa ne? Ama bizde bu yasak. Bu yasak olmazsa. orada Nazi yasak olmazsa demokrasi Almanya’da tehlikeye girer.


Ahmet HAKAN- Ama o zaman bize özgü demokrasi oluyor. Bize özgü laiklik oluyor.


Deniz BAYKAL- Her ülkeye özgü demokrasi bu.


Enis BERBEROĞLU- Niye parti kapatma ekseninde tartışıyoruz ki? Biran unutalım. Yani parti kapatma zaten bizim meselemiz ya da Sayın Genel Başkanın meselesi değil. Anayasa Mahkemesinin meselesi. Ben Mustafa’nın sorusunu çok ciddiye aldım. Yani bir çıkış yolu tartışalım diyoruz.


Şimdi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının iddianamesinin temel mesneti kendi ifadesiyle basına yansıdığı ifadesiyle türban konusundaki anayasa değişikliği. Orada hatırladığım kadarıyla sivil toplum devreye girdi, Rıfat Hisarcıklıoğlu size geldi ve dedi ki, işte Başbakanla ve diğer partilerle görüştüm eğer zatıalinizde buna yanaşırsanız, yani kamuoyuna çıkıp türban konusunda bir çözüm vadinde bulunursanız tavimli olmak mümkünse şartıyla. Cumhurbaşkanı anayasa değişikliğini veto edecek ve toplumsal gerilim olmadan, parlamento içi ve dışı mutabakat, uzlaşma aranarak bir çözüm yolu bulunacak. Bu olmadı geçtik. Şimdi bugün tekrar filmi başa sarsak bu bir öneri değil yanlış anlamayın. Haddimi aşıyor değilim. Sorunun nereden kaynaklandığını düşünmeye çalışıyorum. 22 Temmuz’dan bu yana kilometre taşlarına bakarsanız türbanlı bir Först Laydi ilk kırılma noktası. Anayasayı türban ekseninde tartışmamız bir diğer kırılma noktası. Türban için anayasa değişikliği iki. Cumhuriyet Başsavcısının iddianamesinde yer alıyor ve bu kapatma davası. Yani 4 tane kırılma noktası hep türban etrafında dönüyor. Burada zatıalinizin gördüğü bir çözüm var mı? Yani bugün AKP kapatmayı falan bir kenara bırakalım, anayasa değişikliğini bir kenara bırakalım. Şu türban konusunda sadece üniversiteyle sınırlı kalmak koşuluyla diğer konuda kamuda olmasa konusunda da kesin ama kesin herkesi tatmin edecek bir yasak anlayışıyla gelirse size.


Deniz BAYKAL- Enisciğim, türban bir sonuç. İşin özü değil.


Ahmet HAKAN- Sayın Baykal, çok özür dilerim. Sözünüzü kesmemek için bir reklam verelim, bu sorunun cevabını bütünlüklü olarak verme fırsatı olsun. Kısa bir reklam arasından sonra yeniden birlikteyiz sayın seyirciler.


Yeniden birlikteyiz, tarafsız bölge devam ediyor. Doğan Medya Center’dayız, Ankara’dayız. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal konuğumuz. Enis Berberoğlu bir soru sormuştu, Sayın Baykal ona cevap verecekti. Enis isterseniz kısa bir özet.


Enis BERBEROĞLU- Yani 22 Temmuz seçimlerinden sonra gerilim odağı diye tarif edebileceğimiz konu türban. Dolayısıyla başa sararsak türban konusunda Anayasa Mahkemesi ne karar verirse versin AKP gelip size bu türban konusunda sadece üniversiteyle sınırlı kalma koşuluyla kamuya türbanın yansımaması, liseye, ilköğretime yansımaması konusunda yeterli güvence, size değil sadece tüm topluma vermek şartıyla bir öneri getirirse tavrınız ne olur efendim? Çünkü tartışma hep kapatma davası bazında gerçekleşti ama birde bunun dışında topluma yansıyan bir gerginlik var.


Deniz BAYKAL- Ben demeye başlamıştım ki, türban karşımızdaki sorunun bir yansıma biçimidir. Kaynağı değildir. Yani türbandan önce ortaya çıkan çeşitli aşamalar var. Türbandan sonra türban şu yada bu biçimde halledilse de çıkacak olan aşamalar var. Bu bir süreç ve şuanda Türkiye’deki kriz bence bu sürecin kökleşip işlemeye başlamasıyla ilgili. Bunun içinde bir aşamadır türban. Cumhurbaşkanlığı seçimi mesela; 22 Temmuzdan sonra krizi anlamaya çalışırsak ben şunu hatırlatayım. Başbakan o konuşmasını yaptı, iyi niyetli, herkesi kucaklamaya yönelik konuşma.


Ondan hemen sonra beni telefonla aradı ve dedi ki, kutluyorum, hayırlı olsun, yeni bir dönem başlıyor. Beraber olacağız mecliste. Önümüzde çok önemli konular var Cumhurbaşkanlığı seçimi. Sizi ziyaret etmek istiyorum. Ziyaretinize geleceğim ve bu konuyu birlikte konuşup kararlaştıracağız dedi. Şimdi bu çok önemli bir angajman. Bende teşekkür ettim. Kendisini beklediğimi ifade ettim. Kendisini kutladım. Hayırlı olsun dedim, başarılar diledim. Bu 22 Temmuz’dan hemen sonra yaşanan olaydır. Ama bu gerçekleşmedi. Cumhurbaşkanı seçimini ana muhalefetle müzakere ederek ele alma niyetinde olduğunu Başbakan bana özel olarak açtığı telefonda ifade etti. Bu çok önemli bir olaydı. O istikamette belki olaylar gelişseydi bugün bambaşka bir noktada belki olabilirdik. Ama böyle olmadı. O arada öbür muhalefet partisi kimi istersen seçebilirsin, hak senindir falan dedi. Biz buna katkı yapacağız dedi. Böyle bir seçime ve Başbakan bana yaptığı telefonu unuttu. Cumhurbaşkanı seçimini bir farklı şekilde ele almaya başladı. Halbuki seçilecek olan Cumhurbaşkanıdır. Siz tek başınıza onu seçme durumunda olsanız dahi bence Türkiye’yi bir gerilime, kutuplaşmaya, krize, hele böyle bir kaygı yükselişinin yaşandığı ortamda Türkiye’yi rahatlatmaya yönelik bir cumhurbaşkanı seçimine ihtiyacı vardır Türkiye’nin. Bu seçimi de yapacağı ideal partner olarak ana muhalefet partisi vardı. Biz hiçbir zaman bir dayatma içinde değildik. Yani bu konularda anayasayı içine sindirmiş, anayasanın temellerini benimsemiş, dürüst, ahlaklı, Türkiye’nin ulusal bütünlüğüne inanan bir vatandaşın Cumhurbaşkanı olabileceğine inanıyorduk ve bunu iyi niyetle arayacaktık. Ama buraya girilmedi. Ve birden bire AKP’nin iç çemberinin üç yöneticinden birisini oraya getirmek önemli bir siyasi hedef haline geldi. Bunlar yanlış işler. Cumhurbaşkanı bütün Türkiye’nin Cumhurbaşkanı. 70 milyonun Cumhurbaşkanı, hepimizin Cumhurbaşkanı. Bakın böyle bir Cumhurbaşkanı olsaydı Türkiye’nin o Cumhurbaşkanı seçiminden sonra yaşadığı krizlerin her aşamasında ne kadar daha etkili bir müdahale şansı olurdu, nasıl Türkiye daha derlenip toparlanabilirdi. Bir uzlaşma ortamı yaratabilirdi. Şimdi ortada bir iddianame var. Cumhurbaşkanı o iddianamenin hedeflerinden biri. Şimdi cumhurbaşkanlığı makamı bir yandan kendisi bu iddianamenin hedefi olacak. Bir yandan bu iddianame dolayısıyla ortaya çıkan siyasi parçalanmışlığı toparlamak için etkin bir rol oynayacak. Mümkün mü?


Ahmet HAKAN- Gittiniz ama görüşmeye. Ne konuştunuz?


Deniz BAYKAL- Evet gittim tabi. O görüşme Ahmet bey, çok daha önceden düzenlenmiş olan bir görüşmeydi. Yani herkesin içinden bu son olaylar dolayısıyla bir zirve toplanması bekleyişi var. Sandılar ki bu o zirve toplantısı. O zirve toplantısı değil. Böyle bir zirve toplantısı...


Ahmet HAKAN- Ama öyle bir hava esti. Siz gittiniz, Bahçeli gitti.


Deniz BAYKAL- Tabi, tabi. Bu ciddi bir hazırlıkla olur. Ciddi bir temellendirmeyle olur. Öyle gerçekleştirilir. Cumhurbaşkanı daha Senegal’deyken bizi aradı ve dedi ki, bu son günlerde yaşanan uluslararası trafikle ilgili olarak. Yani Talabani Türkiye’ye gelmiş, önemli temaslar yapılmış, Kuzey Irak’ta askeri harekat yapılmış. O harekatın diplomatik altyapısı var. Harekattan sonra ortaya çıkan yeni durum var. Talabani’yle başlayan bir temas düzeni var. O arada Cheny gelmiş. Ben o zaman dedim ki Cheny’de gelsin ondan sonra onu da dahil ederek konuşuruz dedim. O arada Cheny gelmiş, Cheny’le yapılan temaslar var. Bunlar hakkında muhalefete bilgi vermek için bunu istedi. Ve bize de özellikle bunu bu anlayışla düşündüğünü ifade etti. Bizde hay hay dedik.


Ahmet HAKAN- Yani şu yaşadığımız krize tek kelime olsun girmediniz mi?


Deniz BAYKAL- Girmedik.


Ahmet HAKAN- Mantı yediniz mi?


Deniz BAYKAL- Yani artık onu çok konuştuk.


Sedat ERGİN- Bu görüşmeden sonra Köşk kaynakları...


Enis BERBEROĞLU- Şu türban konusunda ben biraz uzadı. Gelirlerse böyle nasıl bir yanıt bulacaklar efendim?


Deniz BAYKAL- Şimdi ben onu söylemeye çalışıyorum. Olayın bir onu aşan niteliği olduğunu, o çerçevede belli bir güven ortaya çıkmadan bu konunun çözülemeyeceğini düşünüyorum. Nitekim bana dediler ki, bu türban nasıl çözülür? Dedim ki; bir laiklik konusunda hiçbir kuşku yaratmayan bir iktidar olacak dedim.


Ahmet HAKAN- Mesela sizin iktidarınız.


Deniz BAYKAL- Başka biriside olabilir. Keşke olsa.


Ahmet HAKAN- Siz çözer misiniz?


Deniz BAYKAL- Laiklik konusunda hiçbir tereddüt yaratmayan bir iktidar olacak.


Ahmet HAKAN- Tamam siz çözecek misiniz?


Deniz BAYKAL- Birinci şart bu. Başka şartlar var.


Bilal ÇETİN- Deniz bey ben o noktada bir şey sormak istiyorum. Ama %47 oyu da bu iktidar aldı ve şimdi laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu gerekçesiyle kapatma davası, dava süreci var. Kapatılır, kapatılmaz. Yani sonucun ne olacağını bilmiyoruz ama az önceki konuşmanızda sizde söylediniz. Bunu daha önce kapatılan 4 parti Milli Nizam Partisinden bu yana laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldi kapatıyoruz biz. Ama bir sonraki seçimde baktığınızda o parti güçlenerek geliyor. Her kapattıktan sonra güçlenerek. Şimdide yani bilmiyoruz sonucun ne olacağını ama AKP kapatsanız da bu tehdidi bertaraf edemiyor sistem. O zaman deniyor ki, Sedat’ın söylediği az önce. Yani bizi şaşırtın, yani buna anayasa değişikliği ve çözüm bulalım. Toplumun bir kısmında işte siz o diyorsunuz aydınların safiyane dileği. Yani bunlar denebilir ama temennisi. Burada çözüm çok kapatma çözüm olmuyor. Yani yaşadığımız örneklere bakarak. Çözümü nedir bunun?


Deniz BAYKAL- Şimdi bakın buradaki kapatmanın altındaki mantık bence şu olmalı idi. Geçmişe yönelik olarak söylüyorum. Yeniden elbette demokrasi işleyecek. Elbette o partiye oy vermiş vatandaşlar gene oy verecek. Elbette siyaset yapan, onların sorunlarına sahip çıkacak insanlar elbette bir parti kuracak. Parti kurmak serbest. Bunda şaşıracak bir şey yok, yadırganacak bir şey yok. Aman olmasın, bir daha böyle parti kurulmaz falan diyen yok. Buradaki umut şu; yeni siyasi kadroların artık bu gerçekleri değerlendirerek yeni siyasi yaşam döneminde, yeni siyasi dönemde parti kurulduktan sonra aynı hatalara düşmekten uzak kalabilecekleri ve Türkiye’nin o beklediğimiz sentezi yapabilmesi için, yani cumhuriyet demokrasi sentezini yapabilmesi için bir şans elde edebileceği. Bunu daha basiretli, daha akıllı bir şekilde yeni siyasi kadroların kullanabileceği umudu var. Bu umudu deniyor Türkiye. Bunu üç defa, dört defa denedik. Ve bende nitekim o demin anlattığım ziyarette o umudu takviye etmek için gittim. Bak yeni bir şey başlıyor. Aman bunu böyle görün. Yapacağız dediler. 5 yılda gitti.


Şimdi bakın o umut bir 5 yıl falan dayanıyor. Bazen de 10 yıl dayanıyor. 5 – 10 yıllık böyle zaman kazanılıyor ülke için. Bu hatalardan uzak durmak için. Ama bir noktadan sonra işin bir garabeti var. Kendine göre bir çekiciliği var ki, tekrar bu ilk alışkanlıkla nüksediyor, ortaya çıkıyor ve o istikamete giriyor.


Şimdi hepimizin umudu şu; artık yeter. Bir başlangıç yapalım bir daha da bu tuzağa düşmeyelim. Gene elbette merkezin sağında, solunda, neresindeyse istediği çizgide bir parti ortaya çıkacak. Herkes siyaset yapacak. Ama kardeşim bu siyaseti sistem teşvik etmesin. Bizim anayasamız teşvik etmesin. Bizim anayasamızın umudu insanların akıllı, basiretli bir şekilde bunu götürmesi. Bunu sağlamaya çalışıyor. Bu batı bunu aldı. Uzun bir zamanda aldı. Biz kısa bir zamanda anlatmaya çalışıyoruz. İnşallah fazla uzamadan ve fazla daha acı yaşamadan Türkiye böyle bir noktaya gelir, o uzlaşmayı, o sentezi sağlar. Sağlarsa hem demokrasi olur, hem cumhuriyet olur. Demokrasiyle cumhuriyeti tokuşturmayalım.


Mustafa BALBAY- İlk defa önceki üç partiden ayrılan bir yanıyla Erbakan sürekli işte hak geldi batıl zail oldu. İşte AB Hıristiyan kulübüdür. Yani Türkiye içinde siyaset yapan ve batıya tavır koyan bir yanı vardı. Şimdi AKP ilk defa belki de küresel yapıyla da bütünleşti. Yeni bir durumla karşı karşıyayız.


Deniz BAYKAL- Şimdi onlar iki noktada ders aldı.


Mustafa BALBAY- O zaman AKP ders aldı Türkiye’mi ders almadı?


Deniz BAYKAL- Müsaade ederseniz bunu tahlil edeyim. Yani ilginç olabilir.


Enis BERBEROĞLU- Ama çok güzel sordu.


Mustafa BALBAY- AKP kökenleri itibariyle de geçmişte olup bitenlerden ders aldı.


Deniz BAYKAL- Tabi tabi onu söyleyeceğim.


Mustafa BALBAY- Ama Türkiye’deki partiler ya da yapımı ders almadı?


Deniz BAYKAL- Hayır. Şimdi aldığı noktalar var, almadığı noktalar var.


Ahmet HAKAN- Ama %47 oy almış.


Deniz BAYKAL- O ayrı bir mesele. İki noktada bence AKP ders aldı. Bunlardan birisi şu; dünyadaki egemen güçlerle çatışmayacaksın. Daha önce Erbakan döneminde o milli görüştü. Gerçekten milli bir nitelik taşıyordu. Şimdi bu palavra dedi, bunları bırakacaksın dedi. Dünyadaki güç dengesine bakacaksın. Dünyadaki güç dengesi Amerika, AB. Bunlarla çatışarak bir yere varılmaz. Hele biz varamayız kardeşim dedi. Biz çünkü kendi toplumumuzda belli bir tartışmanın içinden geçiyoruz, belli bir sıkıntı yaşıyoruz. Bu sıkıntıyı genel oyla, halkın oyuyla tek başımıza götürmemiz mümkün değildir. Belli desteğe ihtiyacım var. Bu destek buradan gelecek dedi. Ve bunlar ta kuruluş aşamalarında bunun hikayesini size Refah Partisi yöneticileri özel görüşmelerinizde anlatırlar. Çok özel temaslar kuruldu. Bağlantılar geliştirildi ve hazırlıklar yapıldı. Güvenceler verildi uzmanlar, danışmanlar aracılığıyla. Ve anlatıldı ki, sakın ha bizden korkmayın, biz sizinle işbirliği içinde yürüyeceğiz. Biz dünya gerçeğini kabul ediyoruz. Ama bizim şartlarımız budur, bu şartlar içinde götürelim dedi. Bir bunu bu pazarlığı Amerika’yla yaptılar, AB ile yaptılar. Şimdi bakın niçin AB bu kadar harekete geçiyor. Bunu ben geçenlerde söyledim.


Mustafa BALBAY- Sanki AKP AB’ye girmiş. Türkiye girmedi ama.


Deniz BAYKAL- Refah için kılını kıpırdatmamıştı. Kılını kıpırdatmak bir yana anayasaya saygı göstermek esastır. Anayasayı ihlal etmişse elbette olur demişlerdi AB’ye. Niye? Çünkü o AB’ye meyden okuyan bir yaklaşım içindeydi. Kıbrıs’ta milli talepleri vardı. İşte Vakıflar Yasasını onlarla çıkarmak mümkün değildi. Böyle bir anlayış vardı. O nedenle onu gözden çıkardılar. Demokrasi duyarlığından dolayı olduğunu kabul etmem güçtür. Şimdi sahip çıkıyorlarsa demokrasi duyarlığının ötesinde bir başka bekleyişle de sahip çıktıkları kanısındayım.


Sedat ERGİN- Ama o zaman tabi Türkiye’de AB’ye tam üye adayı falan değil yeni.


Deniz BAYKAL- Şimdi şu mantığı bir tamamlayalım. Nerede ders aldı? Bir buradan ders aldı.


Ahmet HAKAN- Bu birinci maddeyle ilgili bir şey söyleyebilir miyim? Tamamlayacaksınız ama. Yani bir parti AB’yle...


Deniz BAYKAL- Hayır AB istiyor diye değil.


Ahmet HAKAN- Hayır, hayır bir parti AB’yi batı kulübü olarak görürken o partinin içinden çıkmış bir ekip hayır bu batı kulübü değildir, AB’dir, çağdaş standartları temsil etmektedir diyerek dönüşse bu fena bir şey mi? Güzel bir şey değil mi bu?


Deniz BAYKAL- Bu iyi bir şey hiç şüphe yok. Ben bunun ötesinde bir şeyi söylüyorum. Ben o perde arkasındaki uzlaşmalarla, Amerika’yla yapılan temaslarla falan dayanışmalara dayalı, güven vermeye dayalı, ilişki geliştirmeye dayalı bir sürece dikkati çekiyorum. Bunlar batıyla çatışmama dersini aldılar. Yani böyle söyleyelim en genel şekilde. Bir itham yapmadan. Bir bu. Bu çok önemli bir tespit ve bir kırılmadır kendileri bakımından. Şuanda Refah’la AKP’nin arasındaki ana farkta budur. Onlar kendilerini....


Mustafa BALBAY- Kapatma davasında en az haber yapan milli gazetedir.


Deniz BAYKAL- Şimdi bir bu. İki; bunlar siyasetin sadece böyle fikir, düşünce söylemekten ibaret bir uğraş olmadığını, siyasetin çok derin bir ekonomik boyutu olduğunu, parasal boyutu olduğunu, finansal boyutu olduğunu, parasız siyaset yapılamayacağını tespit ettiler ve sistematik bir biçimde ekonomik güç kazanımıyla birlikte siyaseti iç içe geliştirmeyi temel aldılar ve bu anlayışla yürüyorlar. Yani mesela şöyle bir mantık içinde oldukları kanısındayım. Kardeşim ben karar alacağım adam parayı götürecek. Ben enayi miyim? Ben siyaset yapıyorum. Günümüzde siyaset bedavamı oluyor? Televizyonsuz siyaset mi var? Gazetesiz siyaset mi var? Siyasetin finansmanı bir temel ihtiyaç değil mi? Etrafında kadro çalıştıracağım, adam çalıştıracağım, danışman çalıştıracağım. Nereden gelecek bu değirmenin suyu? Devletin verdiği parayla bu iş olur mu? Ben bir karar alacağım falan zengin olacak. Ya da benim değerlerimi, anlayışımı, inançlarımı kesinlikle paylaşmayan falan holding benim uygulamalarımdan zengin olacak. Kardeşim olur mu ya yok mu bizimkiler? Buraya girdiler. Ve bunu siyasetin maddi boyutunu, para boyutunu yerel yönetim deneyiminden başlayarak, belediye deneyiminden başlayarak merkezi hükümet aşamasına da sistematik şekilde getirerek çok kapsamlı, çok yaygın, çığırından çıkaracak şekilde içli, dışlı para siyaset ve finans ilişkilerini ördüler getirdiler.


Ahmet HAKAN- Somut bir örneğiniz var mı bununla ilgili?


Deniz BAYKAL- Ben tespitimi yapıyım da senin gazetecilik merakını sonra karşılarız. Şimdi bu ikinci temel kırılmadır. Bakın parasız siyaset olmaz, bundan önceki o gelenek içindede vardı da o gelenek parayı aman ha günü geldiğinde hini hacette başımız sıkıştığında falan emanet olarak falan diye toplayıp bir yerlere biriktirip veriyorlardı. Oralarda duruyordu. Bu o değil. Bu başka. Sistem, sistem, televizyonlar, basın, gazeteler. Sana var bize yok mu? Falan kişiyi de koyun kardeşim. Sana bu ihaleyi vereceğiz yanında da şunu al bakalım. O da biraz palazlansın. Bunları biliyoruz. Bu siyasettir işte. O bunların sözde başarısının altında yatan ana nedenlerdir. Onların başarısızlığına neden olacak nedenlerin altında da bunlar vardır. Bu ayrı bir iştir.


Şimdi bu iki noktadır. İki noktada ders aldılar. Parasız, şaşkınca siyaset olmaz. Zenginlik...


Mustafa BALBAY- Küresel güçle çatışarak Türkiye’yi dönüştüremeyiz.


Deniz BAYKAL- Din sadece bir lokma, bir hırka anlayışıyla falan sözkonusu değil. O zenginse bende zengin olacağım. Elimdeki iktidarı kullanacağım. Etrafımda sistem kuracağım böyle yürüyeceğiz. Bu iki noktada bir kırılma var. Ama ders alma var. Ama şu dersi almadılar. Burası Türkiye, buranın bir tarihi var, buranın bir cumhuriyeti var. Buranın bir gelmişi geçmişi var. Burada bir altyapı var, bir siyasi birikim var. Bununla da kavga etmeyelim. Bunu da temel alalım, bununla da uzlaşarak yürüyelim. Amerika’yla uzlaşmayı düşündü. Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti sistemiyle uzlaşma ihtiyacını hissetmedi. Anlatabiliyor muyum? Bu dersi almadı. Umut ederim bu dersi veririz günün birinde. Yani Türkiye’de o siyasetten gelen insanlarda ya kardeşim kendi ülkemizin geçmişiyle, tarihiyle niye kavga edelim. O birikimi bizde değerlendirelim diyebilirler, demelidirler. Böyle olursa işte bu çıkış noktası da olur.


Bilal ÇETİN- AB ile ilişkiler konusunda mesela şimdi baktığımızda AB’den AKP’nin kapatılma davasıyla iddianameyle ilgili çok yüksek tepkiler var. İşte sizde az önce belirttiniz. İşte Barroso yarın gelecek mecliste bu meseleye girer mi girmez mi? Bunları söylüyorsunuz. Ve destek açıklamaları peş peşe geliyor. Batı medyasından geliyor. Burada dikkati çeken bir şey var. Yani AB baktığımızda orada pek çok ülkeler işte sosyalist gruptan olsun destekleri ve Türkiye’nin sosyal demokrat partisi CHP. CHP’nin ilişkilerimi çok zayıf mesela AB’de?


Deniz BAYKAL- AB çevrelerinden aman kapatmayın diye bu defa ortaya çıkan parti kapatmasına Refah’ta değil. Bu defa ortaya çıkan bu heyecanı, telaşı çok iyi anlıyorum. Bunun bir kısmı iyi niyetlidir. Kendi kavramsal çerçevelerinden dünyaya bakıyorlar. Kendi deneyimlerinden bakıyorlar. Avrupa gerçeğinden bakıyorlar. Türkiye’nin kendine özgü sıkıntılarını, demokrasinin önündeki engelleri kavrayamıyorlar. Yani Türkiye mükemmel, en gelişmiş bir demokrasi haline gelmiş değil. Gelmemiş olması anayasasındaki, yasasındaki eksikliklerden ya da ülkeyi yönetenlerin bu konuda direnç göstermelerinden değil. Demokrasi seçmeniyle, siyasetçisiyle, kurumlarıyla, medyasıyla, bürokrasiyle bir demokrasi anlayışını sistematik olarak sahiplenip, özümseyip yansıtmayı gerektiriyor. Bunu yapmadığınız zaman ayaklar aksamaya başlıyor oradan buradan. Ve bu bir yerlerde kendisini gösteriyor. Bunun farkında değiller. Bizim dinden kaynaklanan bir sorunumuz var. Çok açık bir şekilde. Yani Müslüman demokrasi örneği yok. Seçim var, Müslüman demokrasi yok. Şimdi biz yapmaya çalışıyoruz. Yaparken de kendimize özgü özelliklerimiz var. Bunları kavramaları mümkün değil onların. O nedenle iyi niyetle bunları söylüyorlar. Bunu da anlıyorum. Bir kısmı daha hesapla, şunu isterseniz söyleyip bu Barroso meselesine...


Ahmet HAKAN- Onu isterseniz reklamdan sonra söyleyin Sayın Baykal. Kısa bir ara tekrar birlikteyiz.


Bilal Çetin bir cümleyle tekrar etmek gerekirse kaldığımız yerden devam edelim.


Bilal ÇETİN- AKP’nin AB’den çok ciddi destek açıklamaları geliyor. Yani buradan ve AKP’nin sözcülerinin buradaki ifadelerine benzer açıklamalar. İşte hem komisyon başkanı Barroso yarın Ankara’da olacak. TBMM’de konuşma yapacak belki. Siz az öncede söylediniz. Yani orada da benzer ifadeler kullanılırsa anayasanın 138. maddesi açısından sıkıntı çıkar.


Deniz BAYKAL- Henüz daha söylemedim. Şimdi söyleyeceğim. Evet yani demin zaten durumu birlikte değerlendirdik. Hem AB’nin AKP’yi himaye etme ihtiyacı içine girmiş olmasını anlıyorum. Dediğim gibi bu hem onların kendi mantıklardan kaynaklıyor. Türkiye’yi bilmiyorlar.


Sedat ERGİN- Acaba şunun etkisi var mı efendim orada affedersiniz. AB’ye Türkiye’yi götürecek olan süreçte başka bir siyasi akım ya da siyasi parti göremedikleri için mi?


Deniz BAYKAL- Hiç bu sözkonusu değil. Olur mu öyle bir şey canım? Ne münasebet. Yani Türkiye’nin AB ile bütünleşmesinin önündeki engel AB’nin şuandaki tutumu. Çok açık. Yani her ne kadar tam tersini söylüyorlarsa da hepimiz çok iyi biliyoruz ki AB’nin içinde bulunduğu sosyal, ekonomik ve siyasal şartlar onların şimdi Türkiye’yi görülebilir bir gelecekte, ciddi bir programla, tam üye yapmak üzere kucaklamalarına elverişli değil. Açık gerçek budur. Eğer onlar AB olarak Türkiye’yle gerçekten kendi şartlarını çözerek, gerçek bir bütünleşmeye karar almış olsalar ben hiç kuşku duymuyorum Türkiye’de bu ilgiye cevap verecek çok ciddi siyasi alternatifler ortada olur. Yani kuşku yok. Biz AB ile bu anlamda bir bütünleşme istiyoruz. Ama görüyoruz şuandaki manzara o değil. Yani Sarkozi’nin tutumu ortada, Merkel’in tutumu ortada. Yani şuana kadar alınan kararlar ortada. 2004’te başlatılan sürecin içindeki bütün yanlışlıklar ortada. Bunların hepsi bizi AB ile belli bir ilişki düzeyi içinde tutmayı amaçlayan, ama tam üyeliği bir türlü öngörmeyen bir yaklaşım. Bundan şikayetçiyiz. Bundan şikayetçi olmamız bizim AB’ye girmek istemediğimiz anlamına gelmez. AB Türkiye ilişkisinde lütfen Türkiye’deki siyaseti suçlamadan önce AB’den kaynaklanan sorunları tespit edelim ve bunu AB’nin önüne koyalım. Yani bu çok açık. Böyle engeller var.


Mustafa BALBAY- Bunları Barroso’ya söyleyecek misiniz?


Deniz BAYKAL- Tabi, yani gerekirse konuşuruz bunu. Buradaki sorun, AKP bunları dert edinmiyor. Bakınız; AKP AB’den kaynaklanan Türkiye’yi tam üye olarak kabul etmeyi içlerine sindiremeyen tutumlarını dert edinmiyor. Tam üye olmak yani umurunda olsa bir insanın bunları dert edinir. O ilişkiyi götürmek istiyor. İlişkiyi götürmek için o anda ne gerekiyorsa 301, alsana 301 diyor. 301’le neyi elde ediyorsun? Ya da ne bileyim işte Kıbrıs’a mümkün olsa, gücü yetse verecek Kıbrıs’. Vakıflar diyor, al vakıflar diyor.


Şimdi bu sağlıklı bir yaklaşım değil. Sağlıklı bir AB politikası da değil bu. Bu AB’yi idare etme politikası. Bakın bir süredir bırakmıştı bunu. Şimdi birden bire bu yargı süreci ortaya çıkınca aman AB’nin desteği diye onlarda hemen şart koşmaya başladılar. Çıkar 301’i, tıpış tıpış şimdi 301’i çıkardılar. Vakıfları acele çıkardılar vs. Şimdi oraya girmeyelim.


Barroso geliyor. Ben onların neye baktığını biliyorum. Türkiye bir muz cumhuriyeti değil. Türkiye’nin arkasında çok ciddi bir devlet yönetme birikimi var. Biz dünyanın en güç coğrafyasında bir bağımsız devlet olarak, onun arkasında da kocaman bir imparatorluklar tarihi var. Bağımsız bir millet olarak burada yaşamışız. Yani herkesin buna saygı göstermesi gerekir. Biz ne yaptığımızı biliyoruz. Birileri gelip bizi yönetmeye falan kalkmasın. Elbette bizim değiştirmemiz gereken anlayışlarımız var. Bu konuda dünyaya açığız. O ilişkiyi istiyoruz. Zaten ta başından beri Türkiye batılılaşma mücadelesinin içinde. Bize Avrupa dayattığı için mi biz çok partili sisteme geçtik. Avrupa dayattığı için mi kadınlara oy hakkını ilk olarak Türkiye’de verdik. Bizi Avrupa dayattığı için mi biz medeni kanunu kabul ettik. Avrupa dayattığı için mi İtalyan ceza kanununu kabul ettik. Anayasamızda basın özgürlüğünü Avrupa’mı dayattı bize? Bağımsız yargıyı Avrupa’mı dayattı bize. Ne münasebet biz istedik onu. Çağdaş demokrasi olmak istiyoruz. Asker müdahale etti hemen askerle ilişki kurdular Avrupalılar. AB zamanında değil 12 Eylül’de kurdular. Bunları hepimiz yaşadık. Biz yani Türkiye’deki demokrasi birikimi, bilinci Avrupa’dan falan kaynaklanmıyor. O iş ayrı. Yani Avrupa’yla ilişkimizi götürürüz. Biz onun ne olduğunu da biliyoruz. Çok iyi biliyoruz. Ama gel sen bizi yönetiver, bizde demokrasi bilinci yok. Biz bunun farkında değiliz. Bu bizim anlayışımız değil. O nedenle oradan gelen tavsiyelere ben biraz müstehzi bakıyorum. Ve herkesin haddini biraz bilmesi lazım. Türkiye’yi herkesin saygıyla karşılaması lazım. Türkiye anayasası var, devlet geleneği var, yargısı var. Daha dünkü çocuklar çıkmışlar oradan gelmişler bilmem ne milletvekili, falan komisyonun üyesi esiyor, savuruyor Türkiye’ye. Türkiye’nin bunca yargıcı, bunca savcısı, bunca hukuku, bunca kanunu, bunca tarihi farkında bile değil. Herkes akıl fikir veriyor Türkiye’ye. Yani bu beni rencide ediyor, rahatsız ediyor. Elbette ciddi bize AB’nin yetkilileri gelecek. Şimdi Barroso geliyor. Neyse anlatacak. Bizde düşüncemizi söyleyeceğiz ona.


Bu ziyaretle ilgili söylemek istediğim belli bir nokta var ona da dikkatinizi çekeyim. Şimdi bakın Barroso yarın TBMM’de konuşacak. Barroso’nun gelinceye kadar Brüksel’de yaptığı açıklamaların Türkiye’deki yargı sürecine bir müdahale niteliği taşıdığını çok iyi biliyoruz. Hadi oralardan söylüyor, yönlendirmeye çalışıyor. Bu onların alışkanlığı. Olabilir. Hakları yok tabi. Yakışıksız bir yaklaşım. Ama hadi bunu söyledi. Ama şimdi yarın mecliste konuşacak. Bizim anayasamızın bir 138. maddesi var. Bu anayasamızın çok temel bir ilkesidir. Bir hukuk devleti olmanın en temel ilkelerinden birisidir. Nedir bu madde? Bu madde derki; yürütülmekte olan bir davayla ilgili olarak parlamentoda hiçbir milletvekili yani Türkiye Cumhuriyeti milletvekili hiçbir şekilde o yargı sürecini etkileyecek bir değerlendirme yapamaz, söz söyleyemez, telkin yapamaz, tavsiye yapamaz, müdahale edemez diyor. Anayasa diyor bunu. Niye? Çünkü kuvvetler ayrımı var. Yargı ayrı, yürütme ayrı, yasama ayrı. Sen yasamasın diyor. Sen yasamada kudretim var diye sakın ha yargıya müdahale etmeye kalma. Bunu kabul edemeyiz diyor. Şimdi yarın Sayın Barroso konuşacak. Kendiside Brüksel’de yaptığı bir açıklamada dedi ki, ben Türk hukukuna aşina değilim dedi. Olabilir aşina olmak zorunda da değil. Bugün bizim grup başkanvekillerimiz birlikte bir açıklama yaptılar ve dediler ki, Sayın Barroso Türk hukukuna aşina olmadığını söyledi. Biz kendisine hatırlatalım bizim anayasamızın bir temel ilkesi parlamentonun parlamento içindeki müzakerelerin, görüşmelerin, konuşmaların hiçbir şekilde yürütülmekte olan herhangi bir davaya yönelik telkin, tavsiye, değerlendirme içermemesidir. Bunu kendisine hatırlatmayı görev biliyoruz dediler.


AB’nin temel ilkelerinden birisi de hukukun üstünlüğüdür. Avrupa konseyinin temel anlayışı da budur. Buda bizim anayasamızın bir temel ilkesidir. Yarın umut ediyorum Sayın Barroso Türkiye AB ilişkilerinin tarihi gelişmesi, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin önünü açma açısından AB’ye düşen görevler, Türkiye’ye düşen görevler konusunda kendisine yakışan, kendisinden beklenen, Türkiye’nin bütün siyasi kesimlerinin hep birlikte AB’nin yukarı bir yürütme yöneticisi olarak, başkanı olarak söylemesi gereken şeyleri söyleyecektir. Hepimizde bunu saygıyla dinleyeceğiz, değerlendireceğiz. Bunun ötesinde eğer TBMM’nin, bizim anayasamıza rağmen yargıya yön verme, yargıyı eleştirme, yargıya talimat verme anlamına gelecek bir değerlendirme orada yapılırsa bu Türkiye AB ilişkilerine de çok ciddi zarar verir. Şuana kadar yapılmış olan açıklamalar zaten yeterince zarar vermiştir.


Mustafa BALBAY- Müzakerelerin askıya alınmasını ister misiniz?


Deniz BAYKAL- Umarım böyle bir yanlışa girmezler. Bunu bir gün önceden duyurmayı Grup Başkanvekillerimiz görev bildiler. Umarım buradaki temsilciliği AB’nin Sayın Barroso’yu yarın uyaracaktır. Ve böyle bir yanlışlık yapılmayacaktır.


Ahmet HAKAN- Çok az vaktimiz var ve birçok soru var. Sedat Ergin’le devam edelim.


Sedat ERGİN- Açtığımız konuya gelelim.


Ahmet HAKAN- Bu konuyla mı ilgili değiştirecek miyiz?


Sedat ERGİN- Ben yeniden içinde olduğumuz krize giriyorum. Şu nedenden kaynaklanmış olabilir, bu nedenden onun tartışmasını girmeyeceğim. Sayın Baykal’da kabul ediyor ki, Türkiye şuan bir krizin içinde. Şimdi ben siyaset zemini içinde, demokrasi içinde siyasilerimiz bir çözüm üretsin dediğimde Sayın Baykal yanıt olarak bu dedi Türk aydınının işte tipik tepkisidir dedi. Hatta yanılmıyorsam daha sonra bu durumu böyle nitelerken bunu biraz böyle saflık olarak galiba gördüğünüzü de söylediniz. Şimdi bu sadece benim şahsi kanaatim değildi. Şimdi Türkiye’nin bütün önde gelen sivil toplum kuruluşları, odalar birliği, Türk-İş, Türkiye Esnaf Sanatkarlar Konfederasyonu, TİSK, İşveren Sendikaları Konfederasyonu, TÜSİAD, Ziraat Odaları Birliği. Türkiye’de sivil toplum dediğimizde sivil toplumun bütün önde gelen kuruluşları ve 10 milyonlarca insanı temsil eden kuruluş. Hepsi çıktı, hepsinin bir ortak paydası var. Ve diyorlar ki sivil toplum kuruluşları. Yani burada Sedat Ergin’in görüşlerini bir tarafa attık. O saf olabilir bir tarafta. Türkiye’nin sivil toplumu konuşuyor şimdi. Diyor ki Türkiye’nin sivil toplumu. Demokrasi içinde diyor, sivil siyaset içinde diyor bir çözüm üretsin siyasiler, bir uzlaşı bulsunlar diyor. Peki benimki saflık diyelim. Koskoca Türkiye’nin sivil toplumundan gelen bu çağrıyı, bu talebi de mi saflık olarak görüyorsunuz? Toplumdan gelen böyle bir talep var. Sizde ana muhalefet lideri olarak toplumdan gelen 10 milyonlarca insandan, toplumun çoğunluğundan gelen bir talebi...


Deniz BAYKAL- Zevkle izledik o toplantıyı, canlı yayınları, bağlanan temsilcilerin açıklamalarını falan hepimiz büyük ilgiyle, zevkle izledik. Oradan nasıl bir çıkış sağlanacak, hangi temelde nasıl birleşeceğiz, uzlaşacağız hep umutla seyrettik. Ama bugün böyle bir manzara şuanda pek gözükmüyor. Yani herkesin ayağı daha bir yere değdi zannediyorum. Daha bir gerçekçi bakabiliyor.


Tabi Türkiye’de siyasetin bir çözüm üretmesi talebi daima yapılabilir bir taleptir. Ama burada söylenecek çok şey vardır. Bir defa siyaset bu krize girerken siz neredeydiniz demek lazım. Yani bu soru herkesin önünde. Demin konuştuğumuz o aşamalara geldiği zaman siz bunu sükunetle seyredeceksiniz. Araba devrildikten sonra haydi çözüm diyeceksiniz. Ya kardeşim araba devrilmesin. Bu araba devrilir dedik. Bu araba yalpalıyor, bu arabanın lastiği böyle, bu arabanın freni böyle.


Sedat ERGİN- Deniz bey, tamam madem meteforlarla konuşuyoruz. Araba devrildi diyelim. Siz diyorsunuz ki, araba devrilmiş daha önce neredeydiniz diyorsunuz. Bende diyorum ki, tamam onun konuşmasını, tartışmasını yaparız da gelinde önce şu arabayı bir şekilde kaldırmamız lazım.


Deniz BAYKAL- Tabi, kaldıracağız, kalkar hiç merak etme. Demokrasi çaresiz değil. Demokrasinin çaresi var. Hiç o süreç işler. Hiçbirimizin engellemesi mümkün değildir. Türkiye ta arkasında koskocaman bir demokrasi birikimi var.


Sedat ERGİN- Sizin şimdi bütün bu akşam yaptığınız açıklamalar içinde bu durumun düzeltilebileceği, bir şekilde Türkiye’nin bu krizden çıkabileceği ve bu programı izleyen insanları hiç olmazsa yarına biraz iyimserlikle bakabilecekleri konusunda en ufak bir işarette vermediniz.


Deniz BAYKAL- Yani benim görevim milletimi mutlu etmek tabi de. Onları yanıltmak değil. Onlara sahte çözümler önermek değil. Olmayacak duaya amin demelerini söylemek değil. Sıkıntıları, güçlükleri göğüsleyeceğiz ve bunu aşacağız. Yani günlük kamuoyu dalgalanmasına katkı vermek değil benim derdim. Benim derdim Türkiye nereden nereye gidiyor.


Sedat ERGİN- Ama göğüsleyeceğiz demenizde yani sıkıntıları göğüsleyeceğiz. Siz ana muhalefet lideri olarak bu akşam tek bana söyleyebildiğiniz sıkıntıları göğüsleyeceğiz. Peki bunun dışında bir çözüme ilişkin bir çerçeve, bir işaret veremeyecek misiniz?


Deniz BAYKAL- Anayasayı birlikte değiştirelim dediğim zaman bu çözüm olacak. Anayasa dokunmayın kardeşim, hukuku engellemeyin, hukukun müdahalesini mecburi kıldınız bırakın hukuk işlesin demek çaresizlik olacak öylemi? Ne hakla bunu söylüyoruz? Hukuk her işin başı. Hukuktan niye korkuyoruz? Hukuku niye engellemeye kalkıyoruz? Hukuktan niye kaçıyoruz? Yani birisini kurtarmak bizim görevimiz mi? Yapılmış olan hataları görmemezlikten gelmek, onun aşılmasını sağlamak bizim görevimiz mi? Türkiye demokrasisi...


Sedat ERGİN- Şimdi ama Türk demokrasisinin de böyle bir dönemi 2008 yılında demokrasiyi de bir şekilde böyle kazaya uğramadan bir çözüm üretmekte Türk demokrasisi içinde bir olgunluk sınavı olmayacak mı artık? Bunu hiç olmazsa demokrasi içinde çözme yeteneğini sergilemesi Türk politik sisteminin gerekmiyor mu?


Deniz BAYKAL- Elbette gerekiyor. Elbette. Bu temenniyle olacak bir iş değil. Türkiye buraya niçin geldi? Türkiye’yi bu noktaya getiren anlayışın, uygulamaların nereden kaynaklandığını tespit etmeden bunu sağlamak mümkün mü? Yani siz Türkiye’yi iktidar buraya getirmiş bana diyorsunuz ki çıkış yolunu sen söyle.


Sedat ERGİN- Biraz önce dediniz ki...


Deniz BAYKAL- Ben çıkış yolunu size 95 yılında söyledim. Çıkış yolunu 2002 yılında Tayyip beye söyledim çıkış yolunu. 2005 yılında size söyledim. Ne ölçüde yer tuttu bilmiyorum. Ama Türkiye’ye ilan ettim, feryat ettim. Cumhuriyetin kazanımları tehlikeye giriyor kendimize gelelim, sahip çıkalım dedim. Cumhurbaşkanı krizi geldi bunu söyledim. Türban krizine geldi bunu söyledim. Yapmayın. Bunların hepsi yapıldı. E şimdi faturayı bize mi çıkaracaksınız kardeşim? Yani bunun sorumlusu olarak bizi mi göstereceksiniz? Ben Türkiye’de siyaset kurumu adına bir sorumluluk üstlenmek gerekiyorsa o sorumluluğu üstlenmeye hazırım. Ama herkesin ciddi olması lazımdır. Herkesin sorumluluğunu üstlenmesi lazımdır. Herkesin işlemeyecek, geçici çarelere millete bel bağlatmamayı kabul etmesi lazım. Ciddi olacağız. Bakın Türkiye hangi krizlerden. Milliyetçi cephe krizlerini yaşadı Türkiye. Daha önceki hükümet krizlerini yaşadı. 12 Mart dönemindeki sorunları yaşadı. 12 Eylül dönemindeki meclis kapatmalarını yaşadı. Parti kapatmalarını yaşadı. Şimdi bir sorunla karşı karşıyayız. Keşke yaşamasaydık kardeşim.


Ahmet HAKAN- Sedat Ergin bir şey hatırlatacak galiba.


Sedat ERGİN- Şimdi siz dediniz ki, programın ilk bölümünde bu krizden nasıl çıkarız sorusu tartışılırken aldığım not; biz özeleştiri yapsın önce dediniz. AKP biz özeleştiri yapsın ve yeni bir anlayışla ortaya çıksın dediniz. Bunu biraz açar mısınız? Şimdi ben sanki burada sizin AKP’ye ve onun lideri Sayın Başbakan Erdoğan’a dönük böyle bir yeni bir unsur getirdiğinizi düşünüyorum. Nedir bu? Ne diyecek? Ne demesini bekliyorsunuz AKP’nin?


Deniz BAYKAL- Bu bir defa benim için sadece Sayın Tayyip Erdoğan’a değil AKP macerasının sorumluluğunu üstlenen herkese yönelik bir çağrımdır. Çünkü bu sadece bugün için değil, gelecekte Türkiye’de demokrasinin sağlıklı işlemesini sağlayacaksak şu şekilde, bu şekilde o açıdan da bu gereklidir. Yani bu noktaya geldikten sonra ben isterim ki, AKP’nin sorumlu insanları kendi aralarında nerede hata yaptık? Niçin buraya gelindi?


Ahmet HAKAN- Siz bir tür pişmanlık yasası öneriyorsunuz aslında.


Deniz BAYKAL- Yok ben böyle bir, benim haddim değil pişmanlık yasası. Eğer bunu önermeme izin vermiyorsanız o zaman yani benim yapacağım bir şey yok. Yani siz diyorsunuz ki, bunlar pişman olmasın. Bunlar mağdur olmasın, hukuk işlemesin, sen bir çare bul. Yani insaf edin.


Ahmet HAKAN- Çağdaş demokrasilerde parti kapatmaların kriterleri belli. Türk hukuk sistemini buna dönüştürmek iktidarında, muhalefetinde görevi değil midir?


Deniz BAYKAL- Elbette.


Ahmet HAKAN- Ama o zamanda diyorsunuz ki, batı...


Deniz BAYKAL- Ahmet bey hayır, bu bir süreç. Bakın bir anda parti kapatma aşamasına Türkiye gelip kendisini dayatınca kapatmayalım da çare olsun demek olur mu? Oraya niye geldi kardeşim? Bir daha oraya niye gelmesin? Bundan sonra nasıl gelmez. Bunu düşünmek durumunda değil miyiz? Asıl konuşulması gereken o. Yani olay o değil. Bu yumurta kapıya gelmiş son anda bu şudur budur diye.


Enis BERBEROĞLU- Yani oy miktarına göre parti kapatmayı haklı haksız görmekte de bir sıkıntı var. 6 ay evvel bu memlekette hiç parti kapatılma dava açılmadı.


Ahmet HAKAN- Sayın Baykal, siz hiç ya ben bu AKP’yi sandıkta yensem, hani bunun hazzını yaşamak istemez misiniz?


Deniz BAYKAL- Olmaz olur mu? Bütün mücadelemiz o. Öyle şey olur mu? Bu benim arzumla olacak bir şey değil.


Ahmet HAKAN- Kapatmayın bu partiyi, ben bunu sandıkta yeneceğim, halkı ikna edeceğim demek yani daha çağdaş...


Deniz BAYKAL- Yani siz hep senaryo yazıyorsunuz. Yani hepiniz sizi rahatlatacak, milleti rahatlatacak böyle ütopyalar tarif ediyorsunuz. Hepimiz bunun için mücadele ediyoruz. Bu konuda hiçbir kuşku yok. Yani Türkiye’nin bir sosyolojik gerçeği var. Bir kültürel, ideolojik gerçeği var. Bir siyasi sosyolojisi var. Bunun içinde bir siyasi mücadele veriyoruz.

Ben Türkiye’nin böyle bir krize gelmemesi için son seçimde büyük gayret gösterdim. Kafamda çünkü böyle bir krize doğru Türkiye’nin sürüklenmekte olduğu vardı. Eğer Türkiye %47 değil daha farklı bir oy tablosu içine girmiş olsaydı bugün %47’yi taşımakta bu güçlüklerle karşı karşıya kalan AKP iktidarı belki daha farklı bir noktada olurdu. Bu konuda hepimize görev düşüyor. Şimdi bu niye oldu, nasıl oldu, bunun altında neler yatıyor? Çok karmaşık bir olay. Yani bu konuda bir iddia eksikliği, bir talep eksikliği. Bu dedikodudur, bunun hiçbir ciddiyeti yoktur. Ama biz hepimiz kendi anlayışımıza, ahlakımıza göre siyaset mücadelemizi halkoyuna yönelik olarak götürüyoruz. Yani hiçbir şekilde şunu bu vesileyle söylemek isterim. Halkın oyunun dışında, milletin tercihinin dışında bir iktidar arayışı bizim için kesinlikle sözkonusu değildir. Bunu bir kez daha bu kritik ortamda çok net bir şekilde ifade etmek istiyorum. Yani bu konuda bir kuşkunun zihinlerde şekillenmesini de ayıplarım, yadırgarım. Böyle bir şey olamaz. Ben bütün hayatı boyunca demokrasiyi temel alan bir siyaset anlayışı içindeyim.

Sedat ERGİN- Ama rakibiniz kapatılabilir.


Deniz BAYKAL- Ben görevimi yapıyorum. Görev sadece benim değil. Görev hukukun gereğiyse, anayasa ihlal edilmişse kapatılabilir Sedat bey. Hukuku ihlal etme lüksü zatıalinizde de yoktur, medyamızda da yoktur. İş dünyasında da yoktur, AB’de de yoktur.


Ahmet HAKAN- Ama hukukun çağdaş standartlarda olması lazım.


Deniz BAYKAL- Bizim hukukumuzun çağdaş standartlarda olduğu şimdi bu tablo ortaya çıkınca mı aklınıza geldi? Hukukumuzun yeni anayasada hazırlanmış olan anayasada, AKP’nin hazırladığı anayasada dahi parti kapatmanın yer aldığını bilmiyor musunuz?


Ahmet HAKAN- Bunu AKP’ye söyleyin.


Deniz BAYKAL- Ben önüme gelen soruya söylüyorum. Herkes bu numarasız gözlük gibi alır adresine mektubu teslim eder. Yani şunu çok iyi bilelim arkadaşlar. Bizim demokrasi anlayışı içinde bir siyasi mücadelemiz vardır. Hukukun üstünlüğü temel. Hukuk olmadan demokrasi.


Bakın, çok güzel bir sözü hatırlatmak mecburiyetindeyim. Ortadoğu’daki gençler dediler ki, bir pankart astılar.


Enis BERBEROĞLU- Özgürlükçüyüz ama enayi değiliz.


Deniz BAYKAL- Özgürlükçüyüz ama salak değiliz. Bunun ifade ettiği gerçeği herkes düşünsün. Yani Ekonomist diyor ki, artık siz bu laikliği falan bırakın demokrat olun. Peki demokrat olalım. Ne olacak sonra? Sen bir Müslüman toplumun içinde laikliği bıraktıktan sonra nasıl demokratik bir yaşam gerçekleşeceğini tasavvur edebiliyor musun?


Mustafa BALBAY- Irak gibi bir demokrasi olabilir belki.


Deniz BAYKAL- Evet. Yani ne yapacaksın sen.


Ahmet HAKAN- Sedat bir şey soracak.


Sedat ERGİN- Ben Sayın Başbakan dün grup konuşmasında, şimdi bu iddianame süreci başladıktan sonra ilk dönemde, ilk iki hafta içinde Sayın Başbakanın açıklamalarına baktığımızda çok sert bir tepki verdiğini, çok öfkeli bir tepki verdiğini görüyoruz. Tansiyon bayağı yükseldi, yükseldi. Fakat son iki üç gündür, son yapılan durum değerlendirmesinden sonra AKP yetkililerinin açıklamalarında bir ton değişikliği var. Bu açıklamalardan öğreniyoruz ki, yakında Sayın Başbakan gelip muhalefet liderlerinin kapısını çalabilir. Muhtemelen sizinde kapınızı çalacak.


Mustafa BALBAY- Ama kendisi değil galiba.


Sedat ERGİN- Parti adına gelecekler. Şimdi dün grupta Sayın Erdoğan’ın yaptığı bir konuşma. Bu parti kapatma sürecine geliyor ve diyor ki, daha önce çok ifadelerle karşı çıkarken mahkeme süreci kendi doğal mecrasında ilerleyecektir diyor. Gereken çalışmalara başladık diyor. Sonra siyasete geliyor, size getiriyor sözü. Siyasetin sorun çözme kapasitesini muhafaza edebilmesi önemlidir diyor.


Deniz BAYKAL- Sorun yaratmama kapasitesini yönetmekte herhalde o kadar önemlidir Sedatçığım.


Sedat ERGİN- Aktarayım siz sonra değerlendirmenizi yapın. Kamuoyumuzun talebi de bu doğrultudadır diyor. Siyaset kurumu varlık sebebi olan bu sorumluluğu üstlenmekten kaçamaz diyor. Ülkemiz, milletimiz için diyor siyasi ve ekonomik istikrarın bozulması sözkonusudur. Böyle bir sürece siyaset kurumunun kayıtsız kalması düşünülemez. Biz diyor üstümüze düşeni yapmakta kararlıyız AKP olarak. Hukuk sistemimizin de, demokrasimizin de, hukuk ve demokrasi. Bu süreçten güçlenerek çıkması için demokratik siyaset içinde çözüm arayışımız devam edecektir diyor. Ve diyor ki size ülke, millet menfaatleri sözkonusu olduğunda diğer siyasi partilerinde, yani Cumhuriyet Halk Partisinin de çözüm için mutabakat zemininde buluşacağını umuyoruz dedi. Çare kapısı olarak bunu açık tutmamız gerekir. Sizin nedir cevabınız?


Deniz BAYKAL- Ne güzel. Hem krizi yarattılar, hem krizden çıkışı bize dayatıyorlar.


Ahmet HAKAN- Hayırlı olsun diyorsunuz.


Deniz BAYKAL- Evet hayırlı olsun.


Sedat ERGİN- Ama yani size bu şekilde geldiğinde Tayyip bey siz böyle mi cevap vereceksiniz? Yani ülkenin Başbakanı geldi tam böyle bir durum ortaya çıktı, bir çözüm üretelim dedi.


Deniz BAYKAL- Nedir böyle bir durum ya? Yani ne diyorsun bu iddianameye? Ne diyorsun Türkiye’de gelinen noktayla ilgili olarak? Türkiye’de laikliğe yönelik tehlikeler, tehditler konusundaki anlayışınız nedir? Milli Eğitim Bakanlığının uygulamalarıyla ilgili anlayışınız nedir? Kadrolaşma konusundaki uygulamalarla ilgili bir şikayetiniz var mı? Eksik mi yaptınız, daha mı yapacaksınız? Başbakanlık müsteşarınız açıkça ilan etmişti Cumhuriyeti din temelinde yeniden tarif etmemiz lazım. Laikliği ve milliyetçiliği din temelinde yeniden tarif etmek lazım demişti. Ve siz onu Başbakanlık müsteşarı yapmıştınız. Şimdi milletvekili yaptınız. Yani bütün bu tespitler karşısında ne diyorsunuz? Yani kendinizi haklımı sayıyorsunuz? Şimdi bunu bırakalım da ben bunları yaptım, bundan sonrada yapmaya devam edeceğim. Ama şimdi bana yönelik bir dava var ve sorun budur. Demokrasi görevidir sizin içinde. Gelin hep birlikte bunu ortadan kaldıralım mı diyorsun benden. Bunumu anlatıyorsun? Yani senin tespit ettiğin kriz ne? Ne krizi tespit ediyorsun?


Bilal ÇETİN- İnsanların kaygısı var. Sedat’ında sorduğu aslında o. Bu iyi niyetli temennilerinde bir ölçüde oradan kaynaklanıyor. İhtimal. Yani Anayasa Mahkemesi iktidar partisini kapatırsa ertesi gün sabah Türkiye’de ne olacak? İşte 330 küsur milletvekili partisiz kalacak. Hükümet problemi çıkacak Türkiye’ye. Başbakan belki siyasi yasaklı olacak. Yani böyle bir senaryo. Borsa, dolar onları bilemem nerelere geleceğini.


Ahmet HAKAN- O da önemli ama değil mi?


Bilal ÇETİN- Tabi ki o tür kaygılar var.


Deniz BAYKAL- Bunları çok daha önceden satın alıyor biliyorsunuz borsalar.


Bilal ÇETİN- Olabilir. Yani bu çerçevede, yani burada siyasetin çözüm üretsin dediği bu tablodan nasıl bir çözüm?


Deniz BAYKAL- Bizim kapanma senaryosu üzerine bir siyasi mimari inşa etmemiz doğru değil. Benim size söyleyebileceğim şudur; bu kriz Türkiye’de demokrasinin sorunu değildir. Bu iyi bir nokta değildir. Buraya keşke gelinmeseydi. Gelinmiş olmasından ben büyük üzüntü duyuyorum. Gerçekten büyük üzüntü duyuyorum. Ama buraya gelindikten sonrada hukukun elini tutmayı, kestirme bir yol, demokratik.... kesin ve yararlı olacak. Hem laikliği güvence altına alacak, hem demokrasiyi güvence altına alacak müthiş bir sihirli formül. Bunlara gülüyorum, bunları hiç ciddiye almıyorum. Bu değil. Maalesef mecliste de.


Ahmet HAKAN- Kapı kapalı.


Sedat ERGİN- Anayasa değişikliğine kapılısınız. Hiçbir şekilde anayasa değişikliğine onay vermeyiz diyorsunuz mu?


Deniz BAYKAL- Hakkında böyle iddianame olan bir siyasi partinin memleketin anayasasını tek başına değiştirmeye kalkmayı düşünmesi şaka gibi bir olaydır.


Ahmet HAKAN- Sizinle değiştirmek istiyor.


Sedat ERGİN- Geleceğim diyor yani. Siyasilerle görüşeceğim.


Deniz BAYKAL- Geliyor ayrı. Ne yapacak dokunulmazlığımı değiştirelim diyecek? Ne diyecek? Yani buradaki mesele ne? Mecliste anlattım, mecliste dedim ki, yani laikliği boğazlayacaksınız da feryadı duyulmasın diye demokrasi trampetlerini, demokrasi borazanlarını, demokrasini davullarını çalarak bastırmaya mı çalışıyorsunuz. Bu oyuna mı gelmeye çalışıyorsunuz?


Ahmet HAKAN- Kısa bir reklam arası verelim. Sayın Baykal izlinizle.


Deniz BAYKAL- Yani orada laikliğin boğazlanıp boğazlanmadığı ayrı. Demokrasi meselesi ayrı. Şimdimi aklınız başınıza geldi? Yani bugüne kadar hiç böyle bir şey düşünmüyordunuz. Anayasayı hazırlamaya kalkarken bizi niye ziyaret etmediniz. Niye AKP’li bilim adamlarıyla bunu kapalı kapalı hazırladınız. Amerika’ya gittiniz, Amerika’ya bilgi verdiniz. Ben hala ana muhalefet lideri konumundayım bana getirilen hazırladığınız anayasa hakkında tek kelime söylemediniz.


Ahmet HAKAN- AKP Sayın Baykal’a giderse hangi cevapları alacağını burada öğrenmiş olduk. Kısa bir reklam arası ve bu konuyu bırakalım başka konulara birazda girelim isterseniz. Kısa bir reklam arasından sonra.


Evet tekrar birlikteyiz tarafsız bölge devam ediyor. Ankara’dayız. Sayın seyirciler artık son bölüm. Sayın Baykal’dan da rica edelim bu bölümde arkadaşlarımız biraz daha atak olsun, sorular sorsunlar. Sizde lütfen kısa cevaplar verin.


Sedat ERGİN- Performansınızdan memnun değil Ahmet Hakan ona göre.


Ahmet HAKAN- Kapatma davası konusunu bitirelim.


Mustafa BALBAY- Ben kurultaya getirmek istiyorum efendim. Bu ayın sonunda CHP Kurultayı var. Şimdi CHP parti olarak tabi ki, sadece iktidarı gözetleme ve denetleme makamı değil. Yani yeni Türkiye’de önümüzdeki dönem çok ciddi bir sürece giriyor. Solda da Türkiye’de CHP dışındaki pek çok denemeleri doğrusu bizde heyecanlarına tanık olduk. Yani %40 olabiliriz diye yola çıkıp binde 40’ta kalan pek çok hareket oldu. Şimdi onlarında pek çoğu benim gördüğüm efendim CHP kurultayını bekliyorlar. Yani burada acaba yeni bir açılım, yeni tüm sol ve daha geniş bir yelpazeyi kapsayacak bir CHP olacak mı beklentisi var. Ve bu bağlamda da şuanda tabi belki de bazı şeyleri söylemek erken ama bir; açılım sözkonusu olacak mı? İki; toplumda tabi ne söylerseniz söyleyin söylediğiniz karşı taraftakinin toplumun anladığı kadardır ilkesi çerçevesinde CHP’yi bir iktidar seçeneği olarak görme zorluğu var. Yani tamam saptamalar doğru ama nasıl olacak sorusu var. Bu iki temelde acaba CHP kurultayının sonrasında nasıl CHP, nasıl bir seçenek düşünüyorsunuz?


Ahmet HAKAN- Rakipsiz misiniz birde? Belki onu da sormak lazım.


Deniz BAYKAL- Yanıtlamaya çalışıyım. Cumhuriyet Halk Partisi tabi çok ilgi çekici bir parti.


Bilal ÇETİN- Eleştirilmesi en çok sevilen.


Deniz BAYKAL- Tabi. En çok eleştirilen, en çok merak edilen, en çok umut bağlanan, en çok didiklenen, irdelenen, sorgulanan bir siyasi parti. Böyle olması çok doğal. Bizim için mutluluk verici bir olay. Cumhuriyet Halk Partisinin önemini bu ortaya koyuyor. Cumhuriyet Halk Partisine yönelik artık geleneksel hale gelmiş suçlamalar, eleştiriler çok yaygın bir şekilde dile getirilir. Ama şu da bir gerçektir. Cumhuriyet Halk Partisinin ötesinde, Cumhuriyet Halk Partisini aşan bir siyasal oluşumu gerçekleştirme konusundaki deneyimler, girişimler, çabalar maalesef hiçbir başarılı sonuç vermemiştir. Bunun bir anlamı olmak gerekir. Yani bu niye böyle olmuştur? Yani Cumhuriyet Halk Partisini beğenmeyenler, Cumhuriyet Halk Partisi yönetimini, Genel Başkanını eleştirenler, suçlayanlar Türkiye’de demokratik bir yaşam var. Siyasi parti oluşumları serbest. Kimse kimsenin elini, kolunu bağlıyor değil. Cumhuriyet Halk Partisinin böyle bir tapulu siyasi hayatta hak sahibi olduğu bir alanda yok. Cumhuriyet Halk Partisini biz açtığımız zaman 1992 yılında Cumhuriyet Halk Partisi %4.70 oy almıştı ve kimsede o zaman ya bu CHP’den bir şey olmaz. CHP bilmem ne falan diye sorgulama gereğini bile duymamıştı. Hiç önemsememişti. Ya kendi kendilerine oyalanıyorlar demişti. Yani Cumhuriyet Halk Partisinin dışında solda partiler vardı. Merkez sağda partiler vardı. Daha radikal çizgilerde partiler vardı. Ve Cumhuriyet Halk Partisi 4.70’le 1992 yılında yola çıktı. Ve kendi serüvenini Cumhuriyet Halk Partisi sürdürüyor, yürütüyor. Bu serüven içinde %4,70’ten başladı %10’lara sıçradı. Onlar içinde %1 puanlık 1999 yılında bir kriz oldu. O kriz ortaya çıkınca ben Parti Genel Başkanlığını bıraktım, ayrıldım. 1,5 yıl Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi benim dışımda yönetildi, yönlendirildi. Eğer o sırada ortaya çıkan yeni yönetim bekleyişlere, ihtiyaçlara cevap verebilecek bir tablo ortaya koymuş olsa o alır götürürdü. Arkasından 2000 yılında tekrar benim Genel Başkan olarak gelmemi talep etti partililer. Ben 2000 yılında tekrar geldim. Şimdi 8 yıldır burada götürüyoruz. %10’dan %20’ler düzeyine geçtik. Şimdi bu noktalarda önümüzdeki tabloya doğru gidiyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi kendi içinde belli bir trendle yükselişini gerçekleştiren parti. Bu süreç içinde de ben iki kez Parti Genel Başkanlığını kendi irademle bırakmış konumdayım. Bir; 1995 yılında bıraktım Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanlığını. Birleşme benim dışımda gerçekleşsin. O birleşme sırasında eğer yürütülebilmiş olsaydı gene kimse bize ihtiyaç hissetmeden alır götürürdü.


Arkasından 1999 yılında tekrar bıraktım. Yani 4 yıl sonra bir daha bıraktım. Bununla şunu anlatmak istiyorum. Cumhuriyet Halk Partisi kendi içinde lider değişimini yaşamış bir partidir. Bu 15-16 yıllık süreç içinde. Ama Cumhuriyet Halk Partisi büyüdüğü halde Cumhuriyet Halk Partisine yönelik şikayetlerde daha da yaygınlaşmıştır. Büyüdükçe, önem kazandıkça bize yönelik suçlamalar, bize yönelik eleştiriler daha da yükselmektedir. Ama bu eleştirileri yapanların düşünmesi gereken bir nokta şudur; Cumhuriyet Halk Partisi bu kadar yanlış yönetiliyorsa, bu kadar eleştiriyi hak eden sizi böyle bir tepkiye sevk eden bir görüntü veriyorsa o zaman bu kadar insansınız. Cumhuriyet Halk Partisine oy verenler şikayetçiyse bize oy verdiklerinden dolayı alternatif bir şey hemen kurarsınız, alternatif liderler var Ahmet bey Türkiye’de. Yani gerçekten var.


Ahmet HAKAN- Olmuyor.


Deniz BAYKAL- Olmuyorsa o zaman Cumhuriyet Halk Partisine daha bir saygıyla bakmak lazım. Eğer bunu yapamıyorsanız, bunu yaptırtamamışsanız, desteklediğiniz halde, teşvik ettiğiniz halde, yola çıkardığınız halde, iç dış kaynaklarla, fonlarla destekleyip bin bir kuruluşla, medyasıyla arkasından böyle destek vererek aman bu olsun diye çırpındığınız halde bu olamamışsa o zaman şapkayı çıkarın ve Cumhuriyet Halk Partisine biraz daha saygıyla bakın. Cumhuriyet Halk Partisi çok ciddi bir olaydır. Çok temel bir gerçeğidir Türkiye siyasetinin. Bunu anlamak lazım ve bunu ne yazık ki Cumhuriyet Halk Partisi dünyasının bir parçası olarak kendini kabul edip Cumhuriyet Halk Partisine oyunu bile vermeyen insanlar hiçbir zaman kabul etmek istememişlerdir. Sürekli parti tartışmasını sürdürmüşlerdir. Ama bu arada biz kendi çabamızı sürdürmüşüzdür ve Cumhuriyet Halk Partisi giderek bugün ana muhalefet partisi konumundadır. Ve ben hiç kuşku duymuyorum Türkiye’de alternatif iktidar Cumhuriyet Halk Partisidir.


Şunu da tespit edeyim. Bu kadar büyük tartışmaların yaşanıyor olmasına rağmen iktidarın alternatifi vardır. Ama Cumhuriyet Halk Partisinin alternatifi yoktur Türkiye’de.


Enis BERBEROĞLU- 1992’nin biraz daha gerisine gitmeyi önereceğim size. Yani 1977 seçimi. Zatıalinizin ikinci seçimi partide hatırladığım kadarıyla. Benimde katıldığım bir seçim. %41 küsur oy almıştı. Yani o günden bugüne geldiğimizde benim anlamakta hakikaten hiçbir itham veya bir eleştiri yok bu cümlede kuracağım cümlede.


Deniz BAYKAL- Yok çok temel bir nokta o konuşalım. Anladım niye böyle oldu.


Enis BERBEROĞLU- Hayır başka bir şey soracağım. Yani o tarihin Cumhuriyet Halk Partisi özgürlükçüydü. Yani öyle algılanıyordu. Yani muhafazakar bir iktidara karşı özgürlükleri savunan bir partiydi. Çetelerin üzerine giden bir partiydi. Karanlık olayların üzerine giden bir parti.


Deniz BAYKAL- Ve onun sonucu %41 oy aldı.


Enis BERBEROĞLU- Evet. Ve bugün...


Deniz BAYKAL- Bugün öyle değil onun için almıyor.


Enis BERBEROĞLU- Hayır öyle bir şey söylemedim. Öyle bir denklem kurmuyorum. Öyle bir algılama var mı diyorum size.


Deniz BAYKAL- Açalım bunu. Bakın, 77’de o oy zirvesine niye çıkılmıştır. Bunu çok iyi bilelim. O oy zirvesinin arkasında 1974 Kıbrıs harekatı vardır. Eğer siz 74 Kıbrıs harekatının 77 başarısına katkısını görmeden siyasi analiz yaparsanız büyük yanılgı içine girerseniz. Yani 74’te Kıbrıs’ta Türkiye kimliğini kazanmıştır. Gerçekten bu dünya coğrafyası içinde Türkiye’de maruz kaldığı haksızlıkları, kuşatmaları kırabilecek işte afyon yasağı, bilmem ne falan tablosu içinde bir müstakil iradeyle bir haksızlığı, bir zulmü önleyebilecek bir ülke olduğunu göstermiştir. Ve Türkiye’de müthiş bir patlama olmuştur.


Enis BERBEROĞLU- Ama 74’te de bir seçim başarısı vardı biliyorsunuz.


Deniz BAYKAL- 73’te vardır arkasında. 73’te daha mütevazı 20 küsurluk, 20’lerde bir seçim başarısıdır. O tabi 12 Mart müdahalesi sonrasında milliyetçi cepheye doğru giden süreçte yıpranmış, 60’lı yılların yıpranmış merkez sağ partilerinin katıldığı bir seçimde ortaya çıkan, CHP’nin de Ecevit’in ve yanındaki yeni kadronun yeni söylemle ortaya çıkmasıyla sağlanmış olan bir süreçtir. Yani bu paralelleri yapmak çok doğru değil. Türkiye’de siyaset coğrafyası, sosyolojisi çok değişti.


Bakın, 5 yıl önce Türkiye’de var olan siyasi liderleri düşünün, başbakanları düşünün. Merkez sağdaki siyasi partileri düşünün. O siyasi partilerin liderlerini düşünün.


Ahmet HAKAN- Hercümerç oldu.


Deniz BAYKAL- Yani ne oldu şimdi, bunların hepsi kayboldu?


Enis BERBEROĞLU- Ama nasıl AKP CHP’den daha özgürlükçü diye algılanıyor. Ben onu anlamakta zorlanıyorum.


Deniz BAYKAL- Bu özgürlükçülük meselesinin ötesinde bir şey. Yani özgürlükçülük böyle bir Cumhuriyet Halk Partisi bakımından bir kriz konusu değil. Bu Cumhuriyet Halk Partisine bakanların bazılarının perspektifidir. Ama özgürlükçülük bakımından bir problemi yok Cumhuriyet Halk Partisinin. Böyle bir şey olur mu? Biz insanlar gerçekten özgür olsun istiyoruz. Feodalitenin baskısından özgür olsun, kafalarındaki dogmalardan özgür olsun. Devletin kuşatmasından özgür olsun. Gerçekten özgür insan. Bizim çıkardığımız derginin Ecevit’le birlikte adı özgür insandır. Yani o bizim çok temel bir anlayışımızdır.


Enis BERBEROĞLU- Ama sol bölgeden, güneydoğudan oy alamıyorsunuz. Varoşlardan oy alamıyorsunuz.


Deniz BAYKAL- Bunların hepsinin özel şartları var. Yani şimdi CHP’ye yönelik şikayet katalogunu tekrar etmenin fazla bir anlamı yok. Ben sana bir şeyi söylüyorum. Türkiye siyasetine baktığın zaman bakın bir süre önce her söylediği emir olan %20’lerle iktidar olmuş başbakanları falan yaşadık. Yani biz %20-21 oyla iktidarız. %18 küsurla Başbakanlar oldu Türkiye’de. Bizim 180 bilmem kaç tane milletvekilimiz vardı, bilmem kaç tanesiyle Başbakan oldular. Bu şartlar değişiyor. Türkiye’nin seçim coğrafyası da değişti. Bakın din konusunun toplumdaki yeri, konumu, belirleyiciliği, siyaset sosyolojisi değişti Türkiye’de. Bu sosyoloji içinde merkez sağ un ufak oldu. Her birisi perişan oldu gitti. Solda hiçbir ciddi oluşum yaratılamaz oldu. Bizi beğenmeyenler bu çizgiyi ana hatlarıyla kabul edipte bizim uygulamamızı, kimliğimizi, çalışmamızı içine sindirmeyenler hadi gir bakalım denildiği zaman bir şey yapamaz haldeler. Şimdi ne olduğunu görüyorlar. Güç bir tablo var.


Ahmet HAKAN- Sayın Baykal ben bir şey sormak istiyorum. Lütfen yanlış anlamayın ama size yönelik kişisel bir eleştiride var. Şöyle ki, geçenlerde bir gazeteci yazar arkadaşımız bir tablo çıkartmış benim çok dikkatimi çekti. Sanırım onu okuyan herkesin dikkatini çekmiştir.


Deniz BAYKAL- Hafta sonunu nasıl geçiriyorlar.


Ahmet HAKAN- Hayır, hayır. Böyle bir program çıkartmışlar. Bir tarafta Tayyip Erdoğan’ın yaptıkları, bir tarafta sizin yaptıklarınız. Tayyip Erdoğan 3 şehir geziyor, akşam toplantı, ertesi gün bu. Sizin tarafa bakıyoruz hiçbir şey yok. Bu nasıl bir şey. Bu eleştiriye ne diyeceksiniz? Yani lütfen kusura bakmayın ama konuşulan bir konu.


Deniz BAYKAL- Doğru. Gayet tabi bunların konuşulması lazım. Bakın, bir takım insanların kafasında muhalefet partisinde her sabah tıpkı iktidar gibi kalkacaktır açıklamalar, demeçler verecektir, toplantılar yapacaktır. Deklarasyonlar ilan edecektir. Ülkeyi gezecektir, orada bir şey söyleyecektir, burada bir şey söyleyecektir. Doğru çalışma budur gibi bir anlayış var. Bakın bu anlayış bir süre önce Sayın Mehmet Ağar’ı böyle bir çalışma istikametine soktu hatırlarsınız. Ve büyük bir içtenlikle, büyük bir fedakarlıkla Mehmet bey Anadolu coğrafyasını nasıl taradı, nasıl koştu.


Ahmet HAKAN- Çarığını giydi.


Deniz BAYKAL- Şimdi bakın siyaset, hele muhalefette siyaset başka bir şey. Muhalefet güç bir iştir Ahmet bey. Muhalefet yıpratıcıdır. Çünkü muhalefette siz şikayet söyleyeceksiniz, eleştiri söyleyeceksiniz. Olmuyor diyeceksiniz. Bu insanı yıpratır, tüketir. Bunu çok sık söyleyerek başarıya gitmek mümkün değildir. Seçici olacaksınız. Yani bu sadece bizim deneyimimiz bakımından değil dünya deneyimi bakımından. Şimdi Papandreou ne yapıyor zannediyorsunuz? Başbakan değilken ana muhalefetin lideriyken İtalya’da. Fasino ne yapıyor İtalya’da. Fasino şimdi Kamboçya’da BM adına bilmem ne çalışması yapıyor. Yani orada her sabah kalkıp haydi Başbakanla aşık atacağız diye böyle bir şey yoktur. Başbakanı bırakacaksın. Bu yanlış bir bekleyiş. Başbakanı bırakacaksın o çalışmasını yapacak, söyleyeceğini söyleyecek. Dinleyeceksin, doğru bir politikaysa, yönlendirmen gerekirse yönlendireceksin, eleştirmen gerekirse eleştireceksin. Bunun zemini var, zamanı var. Hadi sende bakalım onunla aşık at. Yok böyle bir şey. Olması da gerekmiyor.


Ben Anadolu’yu Türkiye’de en çok gezmiş siyaset adamıyım. 30 yıldır geziyorum. Yani bu gezme meselesi ayrı bir iş. Anadolu’nun bizden beklediği ya Türkiye siyasetini rayına oturtun. Ne olur, bu nereye gideceği belli olsun. Bir karamsarlık var, bir çıkmazdayız. Bunu bir oturtalım. O gezme işi. Televizyonun çıkmadığı, cep telefonunun olmadığı, iletişimin bu kadar yaygın olmadığı dönemlerde anlamlı bir faaliyetti. Şimdi bunu insanlar aştı artık. Yani bununla Anadolu gezilmez, çalışma yapılmaz demiyorum. Bizde yapıyoruz, yapacağız. Bu bekleyişi görüyorum ben. Ama bu meseleyi daha yukarı düzeyde değerlendirenler şunu anlasın diye söylüyorum. Günümüzde siyaset ülkenin şartlarını değerlendirerek, ülkenin önüne çıkış yolları koyarak yapılan yanlışlıkları anlatıp bertaraf etmeye gayret ederek götürülür. Yani İngiltere’de, Avrupa’da muhalefet partileri gece gündüz çıkacak.


Tayyip bey niye çıkıyor? Tayyip beyin sıkıntısı var. Günde üç tane toplantıya gidip o bir şeyi anlatmaya çalışıyor. Milleti ayağa kaldırmaya çalışıyor. Yani maruz kaldığı o iddianame konusunda toplumu tahrik etmeye, ayağa kaldırmaya çalışıyor. Bunun için bir gayret gösterdi. İşte efendim havaalanında karşılamalar yaptırttı, Üsküdar’daki evine gitti. Bütün AKP teşkilatı, halk, vatandaş ayakta izlenimini vermek için gayret gösteriyor. Ben bunu seyrediyorum.


Bu ayrı bir iş. Biz bir yandan Türkiye’de, bakın deminden beri kendi aramızda bir sürü şey konuştuk. Yanlış bekleyişler yaratmayalım. Halkı yanlış bekleyişlere götürmeyelim. Hukuk önemli midir, değil midir, demokrasi, laiklik ilişkisi nedir? Yani bu konularda daha gerçekçi bir tavrı oturtturmaya çalışıyoruz. Ve Cumhuriyet Halk Partisi olarak şunu bilmenizi istiyorum. Bu son dönemde biz fevkalade önemli, yol gösterici, yapıcı, iyi niyetli bir siyaset örneği verdik. Ve vatandaşımızda bunun farkında. Yani biz bu güç görevi, hiçbir parti konuşamıyor. Bakın bizden başka muhalefet partisi yok mu? Onlar ne yapıyorlar? Yani diğer muhalefet partilerine bakın. Hadi ben gidiyorum, geliyorum.


Bu konular yanlış işler. Biz günde 24 saat bu işleri düşünüyoruz. 24 saat bu işlerle meşgulüz. Hepimiz yapmamız gereken çalışmayı yapıyoruz. Bende arkadaşlarımda. Yani yan gelip yatma falan diye söylüyorlar. Bunlar çocuksu laflar. Bunların hiçbir ciddiyeti yok. Gece gündüz biz Türkiye’nin sahibi konumundayız ve görevimizi en iyi şekilde yapıyoruz.


Ahmet HAKAN- Gerçekten süremiz doldu. İzin verir misiniz bir konu var Sayın Baykal’a iki cümleyle cevaplamasını isteyeceğim. Şimdi son günlerde bir gazetede yayınlandı. Genel Kurmay Başkanlığının bir andıç hazırladığına dair haberler var. Yoğun bir şekilde konuşuluyor. İşte bu andıçta TÜSİAD’dan, TOBB’a ülkemizin önemli işadamları, önemli sivil toplum kuruluşları, gazetecileri hakkında bir takım istihbarat çalışmaları yapıldığına dair bir belge. Sizlerde çok iyi bilirsiniz ki Genel Kurmaydan herhangi bir açıklamada gelmedi bu konuda değil mi? Şuana kadar yok. Ne diyeceksiniz ana muhalefet lideri olarak. Bu tür bir andıç çalışmasını doğru buluyor musunuz?


Deniz BAYKAL- Yani bu andıç lafı çok geniş çağrışımları tahrik eden çok özel anlamı olan bir kavram olarak ortaya çıkıyor. ben bir yaftalama, bir etiketleme, kuşku telkin eden toplumsal yöneticileri tasnif etme çabasıyla mı karşı karşıyayız. Yoksa bir bilgilenme, kim nerede ne yapıyor? Bunun özelliği nedir, niteliği nedir, duyarlığı nedir? Bu konuda bir çalışma. Bunları bilmiyorum. O nedenle bir genel değerlendirme yapmak durumunda değilim. Ama şunu hepimiz biliyoruz ki, buna resmi bir nitelik kazandırmak, bu kabul edilemez.


Mustafa BALBAY- Başbakanlığında vardı.


Deniz BAYKAL- Kesin vardı. Bazılarını almıyor götürüyor falan. Buna resmi nitelik kazandırmak, bu kabul edilemez. Yani herkesin kafasında, sizinde kafanızda vardır. Yani niye bu arkadaşları çağırıyorsunuz, niye beni çağırıyorsunuz ya da falan kişiyi çağırmıyorsunuz. Yani bunların hepsinin altında bir tercihler sistemi vardır. Ve bu da çok doğaldır. Özel kaldığı çerçeve içinde. Ama resmi bir uygulama. Mesela bir hükümet kurumunun, bir resmi kurumun ilişkilerinde objektif, genel kabul edilebilir standartlarla yürümesi lazım. Bu Silahlı Kuvvetler içinde aynen geçerlidir, devlet kurumları içinde aynen geçerlidir.


Ahmet HAKAN- Kısa bir ara, veda edeceğiz kısa bir aradan sonra. Çok teşekkür ediyoruz. Belki o teşekkürü de kısa aradan sonra yaparız.


Sayın seyirciler tarafsız bölge burada sona eriyor. CHP lideri Deniz Baykal’a çok teşekkür ediyoruz katıldıkları için, sorularımızı cevaplandırdığı için. Sedat Ergin’e, Mustafa Balbay’a, Enis Berberoğlu’na, Bilal Çetin’e de çok teşekkür ediyoruz katıldıkları için.


Bir alerjiden bahsedildi. O var mı, rahatsızlık devam ediyor mu yoksa?


Deniz BAYKAL- Yok şuanda bir problem yok. Bildiğiniz gibi alerji bazen sürekli kendisini gösterebileceği gibi bazen da belli semptomları ortaya koyuyor. Bende dudak şişmesi oluyor. Bu konuda tereddüdü olanlara Mustafa Balbay’ı tanık diye gösterebilirim herhalde. O Pazar günü...


Ahmet HAKAN- Gördü mü sizi?


Deniz BAYKAL- Yok o şekilde görmedi tamda inmişti yani.


Sedat ERGİN- Sayın Başbakan geçenlerde bir değinmiş galiba sizin alerjiye.


Deniz BAYKAL- Yani şikayet söylemek istemiyorum bu konularda. Sağlık konuları, yani Allah’a şükür benim bir sağlıktan bir şikayetim yok. Benim çalışmalarımı engelleyecek, hayatımı olumsuz etkileyecek bir durum yok. Fakat yılda birkaç kez böyle bir dudak şişmesi ortaya çıkar. O çıktığı zamanda böyle insan içine çıkmak, o görüntüyü vermek uygun olmaz. Ben başka her türlü çalışmayı yapabilecek durumda olduğum halde sırf göz zevkini bozmamak için karşımdakilerin o gün katılacağım bir toplantıya katılmama durumunda oldum. Onun üzerine de pek çok insan geçmiş olsun falan diye olayı büyüttüler. Şanssızlık o gün ilan edilmiş bir toplantı vardı. Eğer öyle bir toplantı olmasaydı ben bunu geçiştirebilirdim.


Ahmet HAKAN- Bu sessiz atlatılabilirdi. Çok teşekkür tekrar bütün konuklarımıza, sağolun. Tarafsız bölge burada sona eriyor. Hepinize iyi geceler diliyoruz.

Wednesday, April 09, 2008

Genel Başkan Baykal Başbakan Erdoğan’a; ''Arkadaşım, Senin Tıynetin de Rüşvet Vermek Varsa Ben Ne Yapayım”


Deniz Baykal “Rüşvet verdim” diyen Başbakana, rüşvet vermekle rüşvet almanın aynı anlayışı yansıttığını hatırlattı. “Rüşvet vermek suç, rüşvet almak suç. Aynı kapıya çıkmıyor mu? Rüşvet vermekle, rüşvet almanın hukuki, ahlaki konumu aynı değil mi?”
-''Rüşvetle bu kadar yakından ilgilenen Başbakan 30 yıl uzağa gitmesin. Kendi enerji bakanlığına bir bakıversin. Enerji bakanlığında, nasıl partisinin üst yöneticileri, müteahhitleri, bakanlık bürokratları bir araya geldiler, nasıl ihaleleri paylaştılar, nasıl tertipler yaptılar. Bunlar nasıl ortaya çıktı? Bütün bunlar devletin arşivinde, dosyalarında...”

-''Demokrasi paketinde laiklik ilkesini boğazlayacaksınız da sesi çok çıkmasın diye demokrasi davulu mu çalıyorsunuz?''

-''Şeriatın kestiği parmak acımaz” derler. ''Parmak acıyacaksa, şeriatı değiştiriver'' denilmez. Bu, ''hukuk işleyecek'' anlamına gelir. ''Parmağın acıdı diye isyan etme, eğer şeriat işlemezse çok daha kötü olur. Çok daha kötü olmaması için bırak, şeriat işlesin, parmağın acısın''

-“Ortada anayasa ihlali varsa, çözüm aramak, siyasetçinin değil, hukukun işidir. Hukuk, kriz, kaos değil, çözümdür”

-''Tarihi virajlar almak üzereyiz. Türkiye, çok önemli karar noktalarına geldi''

-''Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu sorun, AKP ile CHP tartışmasından, Baykal ile Erdoğan polemiğinden kaynaklanan bir sorun değildir. Sorun, başbakan ile Türkiye'nin anayasal düzeni arasındaki uyumsuzluktan, çatışmadan kaynaklanıyor''

-''Bu noktada, herkeste bir telaş...'ne yapacağız, ne olacak?' ne yapacağız değil, ne yapacaktınız onu düşünseydiniz.. Niçin araba devrildi kardeşim? Niye devirdiniz arabayı?''

-''Türkiye'de ipini koparan, birden bire bize akıl vermeye başladı. Herkes gelmiş bize, 'öyle yapmayın, böyle yapın' diye akıl fikir veriyor. Siz bu işe bu kadar meraklıysanız, Refah Partisi (RP) kapatılırken neredeydiniz? Bu parti kapatılırken, 'müstahaktır, elbette kapatılacaktır' diyorlardı. Niye diyorlardı, çünkü RP, -herşey tamam-ama dayatmaya, milli duyarlılıkla, bağımsızlık bilinciyle karşı çıkıyordu, Kıbrıs'ta dayatılan çözüme 'hayır' diyordu. RP iktidarda olsaydı, bu vakıflar yasası çıkar mıydı? 'Aman Tayyip Erdoğan'a dokunmayın' diyorlar”

-“(Aman AKP kapatılmasın) diye olaya müdahale etmek isteyen yabancılar, durumu, ( bir tarafta laiklik var, bir tarafta dincilik var. Dinciler, laikleri etkisiz kılıyorlar') diye anlatıyorlar. Bundan Türkiye'deki pek çok iyi niyetli aydın, gözlemci rahatsızlık duyuyor. AKP'lilere, ( çıkın, tartışma bu değildir diye ilan edin ) diyorlar. Tartışma o olmazsa ilan edecekler ama, tartışma o. Sizin görmediğiniz bu, tartışma o. Elin yabancısı görüyor, sen göremiyorsun. Bu tartışmayı bertaraf etmek lazım, sessiz kalınacak bir tablo değil.''

-''Sokrates idama mahkum edildiğinde, yakınları, arkadaşları, bu hükmün haksız olduğunu, kendisini kaçırıp, hapisten kurtarmaya hazır olduklarını belirterek, izin istediler. Sokrates, 'yanlış, haksız olabilir ama memleketimin kanunlarının uygulanmasına karşı çıkmak, benim kesinlikle yapamayacağım bir şeydir. Ülkenin yasalarının işlemesi için gerekirse canımı bile vermeye hazırım' diyerek, baldıran zehrini içmeye hazır olduğunu söyledi”

-“Bir o manzaraya, bir bu manzaraya bakın. Bizimki gidiyor, Cheney'e, 'başsavcı iddianameyi hazırladı' diye ağlaşıyor. Diğer suçlardan bir şey söylemem de, bu eğer gerçekten olmuşsa, bundan dolayı senin hakkında en ağır cezanın alınması gerektiğine inanıyorum.''

-“Başbakan ''CHP zihniyetinin olduğu yerde bereket yoktur'' diyor. Ben de diyorum ki; CHP'nin olduğu yerde yalan, dolan, yolsuzluk, onursuzluk yoktur. CHP'nin olduğunu yerde teslimiyet yoktur. Onun bunun elini öpmek yoktur. CHP'nin olduğunu yerde şeref, onur, dürüstlük, bağımsızlık vardır. Hukuka saygı vardır.''

-''Dinin, inançların, değerler sisteminin, tarikat anlayışının devletin güvenlik güçleri içinde sistematik bir şekilde örgütlenerek yer tutmasını doğal karşılamak mümkün değildir''

Bu kez çeviremedi


F.Bahçe iyi mücadele ettiği, kora kor oynadığı, 90 dakika ayakta kaldığı maçta erken gol dezavantajına düşmesi ve Chelsea'nin güçlü takım savunmasını arızaya uğratamaması nedeniyle yarı finale çıkma şansını kaybetti.
F.Bahçe bir duran top golüyle maça adeta yenik başladı. Bu hem moral açısından hem de rakibin riski çok erken terk etmesinden önemli bir dezavantaj. Kısa süre bir şok yaşandı ancak 10. dakikadan sonra oyun dengelendi. F.Bahçe yapısına uygun kontrollü anlayışa sadık kalarak devre sonuna kadar rakibiyle başa baş bir mücadele sergiledi. Chelsea'ye oyuna hükmetme ve üretkenlik şansı vermedi. Ancak hücum girişimlerinde etkili olamadı.
Chelsea iyi oynamıyordu ama takım savunması çok güçlüydü. Herkes defansif görevini yaparken, oturmuş, birbirlerini iyi tanıyan, deneyimli geri dörtlü ve ön liberoda onlara sıkışan Makelele ile alan daraltan garantili bir kurgu oluşturuyorlardı. Tabii skor avantajına da sahip olunca riski hiç düşünmüyorlardı. Bu tip bir görüntüde F.Bahçe'nin pozisyon bulma şansı duran toplara kalıyordu. Böyle bir duran topta çok elverişli bir pozisyon doğdu ancak Lugano bomboş pozisyonda kafayı iyi vuramadı.

GÜÇLÜ DEFANSI AŞAMADILAR

İkinci yarıya Chelsea hızlı başlasa da bu hız saman alevi gibi söndü. Ardından F.Bahçe topa sahip olup oyuna hükmetmeye başladı. Ancak bir türlü rakibin fırsat vermemesinden denenen hiçbir varyasyon tutmuyordu. Devre ortasından sonra Chelsea iyice strese girdi. Grant forvetten bir kişi çıkararak orta sahasına bir takviye daha yaptı. Chelsea'de tam bir panik vardı ama takım savunmaları o kadar sağlamdı ki F.Bahçe'ye hiç alan bırakmıyorlardı. Kazanılan duran toplarda da kullanılan atışları rakip kolaylıkla karşılıyordu. Gökhan ve Kazım'ın heyecan yaratan şutları sonuçsuz kaldı. Alınan riskler karşısında Chelsea son dakikalarda kendini rahatlatan golü bulunca maç orada bitti. F.Bahçe, kritik G.Saray kupa rövanşı, Sevilla deplasmanı ve Kadıköy'deki Chelsea maçlarında oyuna kötü başladı, skorda geriye düştü, maçları sonradan çevirmeyi başarmıştı. Ama bu defa savunması Chelsea'den erken gol yiyince skoru değiştiremedi. F.Bahçe Avrupa kulvarında bu sene sergilediği başarılı futbol ve iyi neticelerle görevini fazlasıyla yaptı.

YAZAR : ÖMER ÜRÜNDÜL

Tuesday, April 08, 2008

Katsav backs out of sex crime plea bargain, will go to trial

Lawyers for former president Moshe Katsav announced Tuesday that he is backing out of a plea bargain reached with prosectors over sex crime charges, and will instead face trial.

Katsav said he wants to clear his name. The trial will be the first for an Israeli head of state past or present.

The disgraced former president, flanked by bodyguards and his wife, was in attendance at Jerusalem Magistrate's Court as his attorney, Avigdor Feldman, asked the court to overturn the plea bargain.

"Katsav told me that he couldn't admit to crimes he didn't commit," Feldman said afterward. "The evidence will show that Katsav is innocent."

The accusations against Katsav emerged in the summer of 2006 when the then-president reported to the police that a former employee identified only as "A" allegedly tried to blackmail him, demanding $200,000 in exchange for her silence on alleged sexual relations between him and her.

He had submitted a tape recording of the suspected extortion attempt. But "A" subsequently filed her own complaint, accusing Katsav of having coerced her into a sexual relationship through intimidation and while exploiting his superior position as her employer.

Her complaint prompted as many as nine other women to come forward and submit similar complaints.

Katsav, a married father of five and grandfather, vehemently denied the charges, and insisted he also engaged in no consensual sexual relationships with any of the women.

He resigned in June last year, weeks before his term was due to expire. Under the terms of a plea bargain, he resigned, confessed to sexual harassment, forcible indecent assault and harassing a witness.

In return he was to receive a suspended sentence, and rape charges were struck from the indictment. Prosecutors said Tuesday that they will prepare a fresh indictment against Katsav in the coming days.

"There are many factors that brought him to this decision," said his attorney Zion Amir after the decision was announced.

Outside the court, about 80 protesters from anti-rape and women's groups waved placards decrying sexual violence. "We are all 'A'," read one sign.

The protestors responded with elation to the news, saying that they would at last have their day in court. Amir told them: "You wanted to cancel the plea bargain, you got it."

The Supreme Court, deliberating a petition by women's rights groups to throw out the deal, upheld the plea bargain in February, saying it saw no reason to intervene in a decision by Attorney General Menachem Mazuz to approve the arrangement.

Katsav, a former Likud legislator, has accused the Israeli media of mounting a politically motivated witch-hunt against him.

"Check newspaper archives and television footage over the past two years and see what you did to this man," Amir told reporters Tuesday.

Katsav was succeeded by President Shimon Peres, whom he defeated in the 2000 election for the presidency.

"Protesters were chanting outside, 'We want a trial, We want a trial' - so there will be a trial," said Feldman.

By Ofra Eidelmann, Haaretz Service and Agencies

Intrapulpal Anesthesia

One of the most useful tools of last resort in endodontic therapy is the ability to quickly and effectively provide profound anesthesia through the use of intra-pulpal injection. THIS METHOD SHOULD ONLY BE USED WHEN ALL OTHER ANESTHESIA METHODS HAVE BEEN UNSUCCESSFULLY TRIED. There is NO question that patient's experience a momentary, sharp discomfort. However, in cases of a "hot tooth" (lower molars especially) this is much preferred over prolonged attempts to access canals with sensitive vital tissue. The theory behind the Intra-Pulpal injection is to rapidly raise the pulpal pressure beyond the trigger level. Once this level is reached, the nerves depolarize once and then are rendered unresponsive. Studies have shown that this can be accomplished with any liquid (such as saline). Anesthetic solution is generally used because of the convenience of applying it via needle and syringe.

There are several keys to gain profound anesthesia with this technique:

(1) Always warn the patient that they will feel 2 sharp sensations, lasting only a second or two. You MUST prepare the patient first.

(2) Remove the existing restoration. Try to avoid dentin. o Again, warn the patient when you are about to penetrate dentin or expose the pulp. Choose the highest pulp horn or the area where the dentin is the thinnest. Quickly expose the pulp with a new, sharp 2 round bur (dry) turning at maximum revolution. Use a jabbing motion with the bur. The patient will start for a moment. Reassure them.

(3) Do not enlarge the exposure site. It is important to be able to lock the needle in the exposure. Use a 30 Gauge short needle and apply a right angle bend. If necessary, apply pressure to the area of the bend with your opposite index finger or thumb (forcing the needle tip into the exposure site) ALWAYS warn the patient before you inject.

(4) The patient will feel a momentary sharp sensation as the needle is introduced and the intrapulpal pressure exceeds the limit of depolarization. Anesthesia is now complete.

With proper technique, anesthesia will be profound along the entire length of the canal. In some calcified multiple canal cases it may occasionally be necessary to supplement this technique with an individual intracanal injection. Be careful to inject ONLY in cases where vital tissue (NOT necrotic contents) is present. Only a minute amount is necessary.

By : Robert Kaufmann DMD MS (Endo)

Ultrasonics?

As an Endodontic specialist of almost 15 years practice, I have seen products and techniques come and go. Hydron, the magic hydrophilic filling material of the 80s is no more. Friction driven filling devices (McSpadden Compactor) have fallen out of favor as the endodontic community "warms" to the concept of pushing gutta-percha vertically under the influence of heat. Ultrasonics, the converted Cavitron touted in the mid 80s by Cunningham and Martin as the "Vegematic" of Endodontics (it cleans, shapes, sterilizes, implodes, produces less extrusion of debris etc etc) has been relegated to "electronic swizzle stick" status. Once research is performed by those not financially affiliated with the device or technique, the published results are inevitably less favorable than originally claimed.

The initial positive effects of endosonic/ultrasonic instrumentation were predicated on the free movement of the energized file in the canal. Once it was understood that contact of the file with the canal wall dampened and reduced the sonic vibration, the proposed in vitro effects were less clinically relevant or reproducible. Most studies began to show that in vivo cases were not shaped more quickly than conventional treatment. It was also noted that the tip of the instrument had the most amplitude and the body of the file the least. This is opposite to the desired endodontic result, minimal enlargement of the deepest portions of the canal and more enlargement in the body and cervical portions.

The most recent research suggests that both sonic and ultrasonics are equally effective in activating irrigation solutions once canals have been cleaned and shaped. The recommended time for activation of these canals is three minutes per canal. Therefore in maxillary molars, ultrasonics will increase the canal preparation time for most teeth by 12 minutes. Since the ultrasonically activated files must not contact the canal walls, they must be held in position manually. (Should Dentists choose to delegate this duty to assistant, there will no doubt be legal ramifications since in most states/provinces assistants are not allowed to perform this type of "treatment". Also, if a file breaks in the hands of an assistant, it is doubtful that the dentist's malpractice coverage would cover the consequences of this scenario.) It is also unlikely that clinicians will comply with an extra 12 minutes of instrumentation time per molar, especially when some Endodontic clinicians are claiming to clean and shape an entire tooth in only a few minutes with Ni-Ti engine rotary files.

There is no question that the use of sonics/ultrasonics in conjunction with endodontic irrigation can produce cleaner canals in many cases. Whether this technique is useful in teeth with difficult access or extremely curved canals, whether the increase in time and necessity for maintaining files in free space by hand are justified remains to be proven by unbiased research. Until this is verified, the claims of manufacturers and their paid advocates/lecturers should be viewed with the appropriate skepticism.

By : Robert Kaufmann DMD MS (Endo)

Monday, April 07, 2008

Ben-Eliezer: If Iran attacks, Israel will destroy it


Any Iranian attack on Israel would lead to fierce retaliation resulting in "the destruction of Iran," Infrastructure Minister Benjamin Ben-Eliezer said Monday.

Ben-Eliezer, a former defense minister, was speaking during a visit to the Infrastructure Ministry war room, which is being prepared as part of the civil defense drill .

"The Iranians won't rush to attack Israel, because they understand the significance such action would have and are well aware of our strength," added Ben-Eliezer. "However, Iran continues to aggravate the situation by supplying arms to Syria and Hezbollah, and we must deal with this."

The minister said the civil defense exercise "is not a meaningless spectacle or a fictional scenario. The future reality is likely to be a few times harsher than that which we recognize now. We are confronted with a situation where the home front becomes the front line."

"In a future war, it will be much safer to live in [the northern towns of] Nahariya and Shlomi instead of Jerusalem and Tel Aviv, since I expect that in the opening attack hundreds of missiles will strike Israel. There will be no place in the country which is not within range of Syria and Hezbollah's rocketsm," Ben-Eliezer added.

Israel and the United States are concerned that North Korea has provided Iran with nuclear know-how and they are seeking to pressure Pyongyang to cease its nuclear cooperation with Tehran.

This is one of the motives behind Jerusalem and Washington's agreement to disclose details on the Israel Air Force strike on Syria last September. According to foreign press reports, the strike targeted a nuclear installation built with North Korean assistance.

By Barak Ravid and Haaretz Service

Friday, April 04, 2008

GEOGRAPHIE D'UNE FEMME

GEOGRAPHIE D'UNE FEMME

- Entre 18 et 20 ans, une femme est comme l'Afrique :
à moitié sauvage, naturellement belle et pleine de mystérieux deltas à la fertilité certaine.

- Entre 21 et 30 ans, une femme est comme l'Amérique :
développée et ouverte au commerce, spécialement avec ceux
qui ont du pognon.

- Entre 31 et 35 ans, une femme est comme l'Inde :
sensuelle, relaxée, épanouie, convaincue de sa beauté.

- Entre 36 et 40 ans, une femme est comme la France :
délicieusement mûre, elle reste un agréable territoire à
visiter.

- Entre 41 et 50 ans, une femme est comme la Yougoslavie :
la guerre est aujourd'hui perdue, les erreurs du passé la
hantent. De gros travaux de reconstruction doivent être
lancés.

- Entre 51 et 60 ans, une femme est comme la Russie :
étendue, aux limites incontrôlées. Le climat froid décourage les visiteurs.

- Entre 61 et 70 ans, une femme est comme la Mongolie :
un glorieux passé, de grandes conquêtes, mais hélas, aucun
futur.

- Après 70 ans, une femme est comme l'Afghanistan :
beaucoup savent où ça se trouve, mais plus personne ne veut y aller…

GEOGRAPHIE D'UN HOMME

- Entre 15 et 70 ans, un homme est comme les Etats-Unis : gouverné par un gland....…

Thursday, April 03, 2008

İki kritik değişiklik


Fenerbahçe skor dezavantajına düştüğü, 60 dakika bir varlık gösteremediği maçta son 30 dakikadaki performansıyla zoru başararak çok önemli bir galibiyet elde etti ve rövanş için az da olsa bir avantaja sahip oldu.
İki takımın da yapıları itibariyle kontrollü, eşit tempolu ve az pozisyonlu bir futbol sergileyeceğini tahmin ediyordum. Ancak ilk yarı tahminimden de daha düşük bir tempoda oynandı. Fenerbahçe maça ayağa paslarla öncelikle topa sahip olma prensibi içinde başladı. Ancak Chelsea'nin iyi yerleşen takım savunması karşısında bir türlü ileriye mesafe katedimiyordu. Buna bir de Deivid'in kendi kalesine attığı şanssız gol eklenince moraller iyice bozuldu. Oyun bir türlü çabuklaşmıyor, hücuma çıkılamıyordu.
Alex kontrol altında topla buluşamıyor, Kezman fiziki yetersizlikten iki güçlü savunmacı arasında eriyor, Uğur Boral hiç sahada gözükmüyor, Deivid ise dripling yapacak, adam eksiltecek boşluklar bulamıyordu. İleriye doğru tek çırpınan yalnızlık içinde Aurelio idi. Kaleci Volkan önemli bir kurtarışıyla herşiyi bitirecek ikinci golü önledi.
İkinci yarıda Chelsea, Fenerbahçe'nin üstüne giden bir anlayış içersine girdi. Zico her zamanki gibi kulübeden oyunu seyrediyordu. Bu arada rahatlamış rakip son hareketlerde fazla laubali olup Volkan da iki başarılı kurtarışa daha imza atınca Fenerbahçe'nin ümidi yine devam etti. Kezman ve Uğur Boral'ı çıkarması gereken Zico, biraz geç de kalsa kısa aralıklarla bu hamleleri yaptı. oyuna giren Kazım, Aurelio'nun başarılı asistiyle güzel bir gole imza attı. Bu golle morallenen Fenerbahçe Semih'in de girmesiyle karşı alanda etkili olmaya başladı ve Deivid'in mükemmel golüyle de yenik durumdan maçı kazanmayı başardı.


ZİCO'NUN KEZMAN ISRARI

Eğer Fenerbahçe beraberlik golünden önceki bölümde herşeyin biteceği ikinci golü yemediyse, bunu defans bloğunun fiziksel mücadelesi, kaleci Volkan'ın başarısı ve de Aurelio'nun insan üstü çabası sağlamıştır. Tabi ki rövanş zor olacak. Ama Fenerbahçeli futbolcular da bu kadar önemli maçlar kazandıktan sonra kendilerine güvenerek bu maça çıkacaklar. Tüm bunların yanı sıra merak ediyorum, Zico Kezman gösterdiği tölaransta daha ne kadar ısrar edecek?
Bu arada hakem Claus Bo Larsen son derece başarılı bir maç çıkardı.

YAZAR : ÖMER ÜRÜNDÜL

Wednesday, April 02, 2008

Deniz Seki - TUTMA KENDİNİ



Sokuldun yanıma üşüyorsun
Aklım sende kaldı dün gece
Biliyorum susuyorsun
Tek bir sözün yok yine

Dudaklarında gizli korkuların
Belki de tekrar üzülmeye
Biliyorum kaçıyorsun
İçinde saklı bin hece

Kaç kez canın yansa
Köz olur inan sonra
Olmaz
Buna engel olunmaz
Tutma kendini

Aşk o kadar yakın ki sana
Korkmadan yaklaşman gerek
Aşk o kadar yakın ki bana
Her defa içimde büyüyecek

Söz-müzik: Deniz Seki

Deniz Seki - AŞK



Unutmak ne zor bir kelime
Hele birde sevdanın yükü
Üzerindeyse

Umutlanamazsın
Ya da unutturamazsın
Yüreğin fena halde
Çırpınır durur kendine

Aşk böyle bir büyü ki
Öyle bir büyü ki anlayamazsın
Göze alsan olmaz, aşka gönül
Doymaz
Seven kalbi istesende
Susturamazsın

Söz - Müzik : Deniz SEKİ

Tuesday, April 01, 2008

Digital Convergence - The Need for a Standardized Report Format for Endodontic Treatment

It has been said that endodontics is like making love - no two people do it exactly the same way - each of us has a technique that obtains our desired end result. There may be some generalized concepts that are shared with regards to instrumentation and obturation but the variations are many.

Part of the difficulty with the "science" of endodontics is that for many years the specialty was "personality" or "guru" driven. The N. Americans had one philosophy the Europeans had another. One particular school had one treatment concept because of the Department Head; another University had a different treatment model based upon canal "sterility". The "warm vertical " advocates battled with the "cold lateral" proponents. The patency advocates saw no problem with an apical puff while others half way around the world worried about getting sued for exactly the same "violation of the biologic space". Compounding this further is the obvious disparity in fees for these same procedures. In some of the poorer nations (and even some developed nations where government has taken hold of dental fees) the compensation for endodontic treatment is laughable. No North American endodontist would treat a case for what the UK pays with its national health plan. In places such as India and the Ex-Soviet satellites, the idea that rotary Ni-Ti instruments could be affordable (never mind disposable after one use!) is simply not financially feasible.

There are currently many areas where there is disagreement, such as single appointment vs. multiple appointment endodontics. New polyester based obturating materials are supposed to bind to the canal walls yet allow us to retreat the case if necessary. Fiber posts now are reputed to strengthen roots when bonded in the canal space. Sealing the coronal access with composite is supposed to keep canals from being contaminated and should increase long-term success. Many products continue to be released to Dentistry even though the producers readily acknowledge that the only tests that have been performed on these products are by individuals with a financial interest in the product or those that have been funded by the manufacturer. In the rush to be the "first out of the gate" we have dispensed with unbiased testing because it takes too long to do or to get published. Dentists buy the product, use it and hope that eventually unbiased research shows that it works as specified. Sometimes it doesn't, ergo Hydron of the 1980s. It especially disquieting when paid advocates jump from manufacturer to manufacturer looking for the best endorsement or lecture deal.

As the world moves to a more digital format, the time has come for endodontics to seriously look at a report format that allows rudimentary comparison of the results of treatment. Dr. Shimon Friedman's analysis of 40 years of endodontics (presented at this year's Schilder Symposium Boston March 2004) shows that although we believe that we are doing a better job in Endodontics, the statistics simply are not there. Success rates have surprisingly remained relatively static during that time. When he reviewed the literature, very few studies could qualify for "proper" consideration. The biggest problem with many of the "better" studies is that the sample sizes were simply too small, calling into question the validity of the conclusions.

And therein lies the "Catch-22". Serious researchers will never take clinicians seriously because of the lack of "controls" that by nature cannot occur in private practice. Private practitioners will continue to regard serious research with a jaundiced eye because most of the research is not done "in the trenches, is done by part time academics/clinicians or by students or in many cases is paid for with manufacturer's grant monies". Private practitioners say "Get real, I do it every day. " and researchers respond with "You need evidence based studies. You don't know what is real. Without proper studies your perceptions mean nothing. Your experiences are statistically valueless". Until we can bridge this gap, there will forever be a disparity between the two groups that cannot be resolved. Neither will take the other seriously and a fog will continue over the efficacy of clinical endodontics.

As clincial practice becomes increasingly digitized, perhaps it is time to use the Nexus and develop a "standardized" report format that would address this problem. The form would include a way to include digitized pre, post op and recall images. The basic information would be included such as:

1. Initial Diagnosis_______
2. LEO present Y/N
3. Number of treatment appointments_____
4. Ca OH used inter-appointment? Applied with___________
5. Instrumentation technique - e.g./ Hand files with step back, Rotary Ni-Ti crown down etc.
6. Method of WL confirmation - Film/EAL/Paper points etc.
7. Irrigants used & %s.
8. Obturation Method
9. Obturation material & Sealer type
10. Obturation location - ie/ short/RT/Long
11. Orifice Bonded?
12. Restored at time of treatment or temporized
13. Recalls performed?

I am sure that other areas could be included. The form should be limited in size (to maybe 25 categories to encourage its use) and available on the www at a central database. We could even leave room for notes at the end, should someone wish to explain complications. We need to make it easy as possible for Dentists to enter their cases. (Maybe even have it known as the standard "ROOTS" format!)

The idea would be to provide an easy way for clinicians to tell "how" the case was done, to provide radiography to allow others to examine the case and to create a database of cases that allow rudimentary comparisons. (Yes, I know that many films will be lousy, descriptions may be incomplete, techniques may not be familiar, etc. But at least it is a start. )

I believe that this is exactly what Gary Carr had in mind when he invented TDO- the need create an evidence based, private practice database. Although I have nothing but the highest admiration and respect for Dr. Carr, I think that even he would acknowledge that the $17,500 US price tag of his TDO software (along with the language barriers present when dealing with clinicians of many different countries, the need for the software to handle proprietary insurance submissions, etc.) makes it unlikely that the fully blown TDO program will be in general use the world over.

To those serious researchers who say this is "junk research, not evidence based", I say "maybe so". But until an easy way can be found to recognize the contributions of practicing clinicians in analysis of endodontic results, there will always be a distance that will be present between "pure science" and "practical clinical practice". This distance will continue to act as an impediment to learning, create biases in results and prevent communication between the groups. By providing a standardized report format, we may be able to get decent sample sizes (maybe in the tens of thousands) that allow us to answer some of the more basic questions related to treatment of the root canal system. There still may be subtleties that prevent intimate comparisons and these areas should be studied using evidence-based techniques.

By using the reports of thousands of dentists the world over, we may be able to answer the most basic Endodontic questions such as those of 1 vs. 2 appt. treatment, CaOH use, efficacy of different obturation materials, success rates of cases with pre-op LEOS, influence of WL and location of fill termination, influence of orifice bonding on success etc. In that way, we may need to rely less upon the word of the manufacturers, their paid advocates and sponsored research - and more on the practical experiences of our fellow clinicians.

By : Robert Kaufmann DMD MS (Endo)

Deniz Seki - AFFEDEMEM



Hiç tanımadığım birini
Bana tercih ettin
Bense hiç üzülmedim
Kim neden ayrıldın diye sorarsa
Ayıp ettim dersin sonra da çekip gidersin

Olmaz aşık olan bunu yapmaz
Hani biz olgunduk kocaman olmuştuk
Kalmaz yaptığın yanına kar kalmaz
Sana benim gibi sımsıcak dokunamaz göreceksin

Affedemem üzgünüm affedemem
Sen yoluna benim daha çok yolum var
Affedemem üzgünüm affedemem
Sen yoluna benim daha çok yolum var

Söz-müzik: Deniz Seki
Düzenleme: Sadun Ersönmez