Wednesday, March 28, 2007

Genel Başkan Baykal: "Başbakan, Bana 'Sen Kimsin" Diyor. Ben Allah'ın Fani Bir Kuluyum. Klmlik Problemim Yok, Ama Senin Ne Olduğunu Biliyorum”


-“Sen Öcalan'a sayın dedin mi demedin mi? Bu senin kafandaki karışıklığı yansıtıyor mu, yansıtmıyor mu? Terörle mücadele yasasına, onu affetmeye yönelik maddeyi koydun mu koymadın mı? Onun etrafındaki çevrelerle flört ediyor musun, işbirliği yapıyor musun yapmıyor musun? Bunları cevapla”

-"Cumhurbaşkanlığı konusunda halkın çoğunluğu adına diyoruz ki sakın ha ihtirasının kurbanı olma, Türkiye Cumhuriyetiyle hesaplaşmak üzere oraya gelmeye kalkma"

-"Türkiye, Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı dönemini taşıyamaz"

-“Hala aday yok. Dünya basını bu manzaraya bakarak, “Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimi bir hayalet seçimi” diye yazılar yazıyor”

-"Dini kullandılar, şimdi de demokrasiyi kullanıyorlar. Demokrasiyi, yanlış işlerin kılıfı haline getirmeye çalışıyorlar"

-"Anayasamızın özüne ve demokrasiye en büyük sıkıntıyı verecek olan, Başbakanın Cumhurbaşkanı olarak seçilmesidir"

-"Cumhurbaşkanı, kafasında devletin temelleriyle ilgili hiçbir problem olmayan bir insan olacak. 'Ben, Türk Milletinin bir parçasıyım' demekten gocunmayan bir insan olacak"

-"Herkes bilsin ki Başbakanın Cumhurbaşkanı olmayı istemesi için hiçbir teşvike ihtiyaç yok. O istiyor zaten. Onun tahrike, teşvike ihtiyacı yok"

-"Başbakanlık Müsteşarı, intihal yaptığı için mahkum olmuştu. Şimdi başbakan da geçen yüzyılın Babıali kavgalarından aparmalarla konuşuyor. Çukur, irtifa, seviye diyor. Seviye önemli bir söz. Sadece coğrafi bir deyim olarak anlaşılamaz, kültür, ahlak, dürüstlük seviyeleri var”


İletişim Koordinatörlüğü (Ankara)- CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, "Cumhurbaşkanlığı, bir kapkaç seçimi olmamalıdır", kimin seçileceği açıkça tartışılabilmelidir" dedi.

Genel Başkan Baykal, CHP TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada şunları söyledi; "Anayasamızın özüne ve demokrasiye en büyük sıkıntıyı verecek olan, başbakanın cumhurbaşkanı olarak seçilmesidir. Erdoğan Anayasanın özünü içine sindirememiştir.

Biz 2002 seçimleri sonrası tehlikeyi gördük, Türkiye'yi, anayasal rejimin rotasından çıkarmaya yönelik bir arayışın içine girilmemesi, anayasal vazonun kırılmaması, laik, demokratik cumhuriyetin ilkeleriyle oynanmaması" uyarısında bulunduk. Bugünde uyarıyoruz. Bazıları CHP'nin, Başbakan Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olmasını istediğini, bu nedenle tahrik etmeye, kızdırmaya yönelik bir politika izlediğini öne sürüyorlar. Herkes bilsin ki Başbakanın cumhurbaşkanı olmayı istemesi için hiçbir teşvike ihtiyaç yok. O istiyor zaten. Onun tahrike, teşvike ihtiyacı yok. Ama biz olmamalı diyoruz. Türkiye'de vatandaşların ezici çoğunluğu, Başbakan Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olma ihtimalinden rahatsız. Biz samimiyetle Başbakanın cumhurbaşkanı olmasının Türkiye'de gerilimi, sıkıntıyı artıracağına inanıyor ve Türkiye'yi sakınmak, korumak için bu ihtimale karşı herkesin duyarlılığını artırmaya çalışıyoruz. Bu çağrımızın nedeni sadece milletimizi ve iktidarı uyarmaktır. Biz bu sözlerimizi milletimize, iktidara yönelik olarak söylüyoruz.

Demokratik görevimizi yapıyoruz. Bu görevin yapılması lazım. Türkiye böyle sessizce teslim alınabilir mi? Türkiye Cumhuriyeti'ne yönelik tuzağın bu kadar aciz, bu kadar duyarsız, dikkatsiz bir kamuoyu ortamı içinden yürütülmesine göz yumulabilir mi? Böyle bir şey olmaz, olmamalıdır, olmayacaktır. Bunu anlatmak CHP'nin görevidir. Bunu, bütün gücümüzle yapıyoruz. Cumhurbaşkanı, kafasında devletin temelleriyle ilgili hiçbir problem olmayan bir insan olacak. 'Ben, Türk milletinin bir parçasıyım' demekten gocunmayan bir insan olacak. Biz, milyonlarca vatandaşımız, halkın çoğunluğu adına Başbakan’a diyoruz ki sakın ha ihtirasının kurbanı olma, sakın ha Türkiye Cumhuriyeti ile hesaplaşmak üzere oraya gelmeye kalkma. Bu, bizim samimi anlayışımızdır, görevimizdir. Bu görevi yerine getiriyoruz."

CHP'nin, aylar önce Erdoğan'ın niçin cumhurbaşkanı olmaması gerektiği konusunda 35 gerekçe ortaya koyduğunu belirten Baykal, bunların hiçbirisine yanıt verilemediğini söyledi. Baykal, "(Ne biçim manzara o Hikmetyar'ın dizinin dibinde) demişiz. O fotoğrafa dikkatle bakın, normal bir yanına oturma değil. Bacağına sarılmış, vücut diliyle sadakatini, bağlılığını ortaya koyuyor. Şimdi o insanı biz laik demokratik cumhuriyetin cumhurbaşkanı yapacağız. Vallahi benim içime sinmiyor" dedi.

Başbakan Erdoğan'ın, BM kararıyla terörü finanse ettiği tespit edilmiş Yasin El Kadı'ya 'kefil olduğunu" da hatırlatan Deniz Baykal, şunları söyledi; "Uluslararası basında çıkan haberlere göre, Başbakanın meşhur danışmanı, Yasin El Kadı'ya ait bir vakfın hesabına 60 bin ABD Doları transfer etmiş. Daha sonra bu meşhur danışmanın annesi, 250 bin dolar transfer etmiştir. Başbakan, bu transferi yapan kişiyi yanında danışman olarak tutuyor; o transferin yapıldığı vakfın başkanı El Kadı'ya kefil oluyor, sonra Türkiye Cumhuriyeti'nde cumhurbaşkanı olmak istiyor... Olmaz, olmamalıdır."

CHP genel Başkanı Baykal, Başbakan Erdoğan'ın, bir konuşmasında terör örgütü elebaşı Öcalan'a iki kez "sayın" dediğini, şehitler için ise "kelle" ifadesini kullandığını belirterek, "Bu işin hukuk boyutu var, ama bence asıl önemli olan siyaset boyutudur. Başlatılan inceleme sonucunda ne karar alınacak, hep beraber görürüz. Biz onlarla meşgul değiliz. Ama Türkiye'de bir önemli siyaset adamının, cumhurbaşkanı adayının böyle bir sözü telaffuz edip etmediği önemlidir" dedi.

Başbakan "o sözleri kazayla söylediyse bunu açıklayarak özür dilemesi gerektiğini" ancak bunun yapılmadığını hatırlatan Deniz Baykal, Erdoğan'ın, kendisine "Sen kimsin?" dediğine dikkat çekerek şunları söyledi; "Ben Allah'ın fani bir kuluyum. Yetmiyor mu? Kimlik problemim, kompleksim yok. Erdoğan'a kimliğini sormuyorum, çünkü kimliğini biliyorum, kim olduğunu biliyorum”

Erdoğan'ın, eleştirilere cevap verme yerine, saldırıda ve hakarette bulunduğuna dikkat çeken Baykal, “Erdoğan'ın Müsteşarı, intihal yaptığı için mahkum olmuştu. Şimdi Başbakan da geçen yüzyılın Babıali kavgalarından aparmalarla, 'Seviye konuşmuyoruz, o da bir irtifa ifade eder' diyerek, çukur ima etmeye çalışıyor. Çukur, irtifa, seviye, bunlar coğrafi kavramlar. Başbakan'ın seviye telakkisi coğrafi çerçevenin dışına çıkmış değil. Başbakan, kadastro, arsa terminolojisi içinde olaya bakıyor. Seviye önemli bir söz. Sadece coğrafi bir deyim olarak anlaşılamaz, kültür, ahlak, dürüstlük seviyeleri var. Seviye deyince bunları beraber düşünmek lazım. Başbakan kızgın. Saldırarak bunlara cevap vereceğini zannediyor. Sen Öcalan'a sayın dedin mi demedin mi, bu senin kafandaki karışıklığı yansıtıyor mu yansıtmıyor mu, Terörle Mücadele Yasasına, onu affetmeye yönelik maddeyi koydun mu koymadın mı, onun etrafındaki çevrelerle flört ediyor musun, işbirliği yapıyor musun yapmıyor musun? Bunları cevapla. Bunların cevapları yok. Benimle ilgili iddian varsa ortaya koyarsın, cevabını da alırsın."

Görüşlerini açıklarken yanlış işleri yapanların, bunları bazı kutsal kavramların arkasına saklamaya çalıştıklarını belirten ve bunlardan birinin din olduğuna dikkat çeken Baykal, yanlış işleri, dinle meşrulaştırmak istediklerini söyledi. Baykal, "Kurtuluş Savaşımızı, İngiliz işgalini, dini fetvalarla engellemek istemişlerdir. Dini kullandılar, şimdi de demokrasiyi kullanıyorlar. Demokrasiyi, yanlış işlerin kılıfı haline getirmeye çalışıyorlar" diyen Genel Başkan Baykal’ın grup konuşması şöyle;

“Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, sevgili misafirlerimiz, konuklarımız, Türkiye’nin her yerinden Cumhuriyet Halk Partisi Grup toplantısını izlemek üzere aramıza gelmiş olan çok değerli vatandaşlarım, sevgili partililerim, sevgili milletim; hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

Bugün, yine çok yoğun bir katılım görüyorum, büyük bir ilgi ve coşku görüyorum. İçinden geçmekte olduğumuz günlerin harareti vatandaşlarımıza da yansıyor, sizlere de yansıyor. Sizler de, Türkiye’ye yönelik sevginizi, sahiplenme duygunuzu, ülkemizin geleceğine yönelik ilginizi, kaygınızı bu buluşmalarda ortaya koyuyorsunuz. Aramızda yurdumuzun değişik yerlerinden gelmiş insanları görüyorum, muhtarlarımızı, görüyorum bu toplantımıza katılan sevgili muhtarlarımızı. (Alkışlar)

Ayrıca ve özel olarak selamlıyorum, hepiniz hoş geldiniz, hepiniz şeref verdiniz, hepinize teşekkür ederim. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bugün 27 Mart. Türkiye tarihi bir cumhurbaşkanlığı seçimi süreci içinden geçiyor. Birkaç hafta sonra, Türkiye’de cumhurbaşkanlığıyla ilgili gelişmelerin ne olacağını hep birlikte göreceğiz. Bütün Türkiye, Türkiye’nin dışında pek çok dünya ülkesi, Türkiye ile ilgili olan her çevre, acaba, Türkiye bu konuda ne yapacak, nasıl bir doğrultu içine girecek, nasıl bir karar alacak bunu büyük bir ilgiyle izliyor. Bu konuyu değerlendirirken dikkatimizi çeken bir temel nokta şu: Seçime bu kadar yakın bir noktaya gelmiş olmamıza rağmen ve bu seçim Türkiye’de büyük bir ilgi ve heyecan yaratmış olmasına rağmen, hâlâ ortada hiçbir cumhurbaşkanı adayı resmen yok. Bu, gerçekten dünyanın hiçbir ülkesinde karşılaşılmayacak olan bir tabloyu ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi her ülkede olağanüstü önemli bir seçimdir. Bu seçimi sadece o seçimi yapacak olan parlamentonun üyeleri değil, bütün millet yakından ve haklı olarak izler, herkesin bu konuda bir söyleyeceği söz vardır, ama kimsenin söz söylemesine fırsat vermemek için, sanki hiç böyle bir seçim yapılmayacakmış gibi günler geçiriliyor, adaylar ortaya çıkmaya cesaret edemiyor, seçime mi gidiyoruz, bir dayatmayla mı karşı karşıya kalacağız belli değil, garip bir tablo. Dünya basını bu manzaraya bakarak, “Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimi bir hayalet seçimi” diye yazılar yazıyorlar.

Değerli arkadaşlarım, bu hiçbir şekilde kabul edilebilir bir tablo değildir. Bu, demokrasiye uygun değildir; bu, vatandaşlarımıza saygı anlayışıyla bağdaştırılabilir değildir; Anayasamızın özüne uygun değildir. Bunun altında ancak bazı olumsuzluklar yatıyor olabilir, kaygılar, endişeler, mahcubiyetler, kaçışlar yatıyor olabilir. Bir cumhurbaşkanlığı seçimi kaçılarak yapılmaz, iddiayla yapılır, hukukunu sergileyerek, iddianı ortaya koyarak, talebini ortaya koyarak yapılır. Kimse iddia sergilemiyor, kimse talep yapmıyor, meydan, gün geçsin diye sessizce günün geçirilmesini isteyenlerin yönlendirdiği biçimde işliyor. Böyle bir tuhaf iş olabilir mi? Türkiye cumhurbaşkanı seçimi yapıyor, kimin cumhurbaşkanı olacağı belli değil.

Değerli arkadaşlarım, bu garip bir tablodur. Bunun altında, tekrar ifade ediyorum, eziklik yatmaktadır, eziklik. İddia, başı dik, kendine güvenen bir anlayış, cumhurbaşkanlığı seçimi karşısında çok net, çok açık bir şekilde talebini ortaya koyar. Talep konulamıyor. Son anda bu işi alıp götürür müyüz diye konuya yaklaşılıyor.

Tabii dikkati çeken bir başka nokta şu: Bu konu, iktidarın “aman konuşmayalım, aman gün geçirelim, son gün gelsin o zaman yapacağımızı yaparız” anlayışıyla gidiyor, ama Türkiye de bu konuyla derinden ilgili, herkes meraklı, herkes, acaba şöyle mi olur, böyle mi olur, öyle olursa ne olur diye derin bir kaygı, endişe içinde, bu da var. Bir yandan büyük bir tartışma yaşanıyor, bir yandan kimse ortaya çıkıp ben adayım deyip adaylığını sahiplenemiyor, savunamıyor, ortaya koyamıyor. Bu bir paradoks, bu bir çelişki ve içinde bulunduğumuz tablo buraya yansıyor.

Değerli arkadaşlarım, bakınız biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu konuda uzun bir süreden beri ciddi bir çaba içindeyiz. Önce, Türkiye’yi böyle bir tabloya doğru sürüklenmekten alıkoyabilmek için, bu politikayı birilerinin bilinçli olarak götürdüğüne dikkati çekebilmek için büyük gayret gösterdik ve herkese dedik ki, aman ha, bu fevkalade önemlidir. Cumhurbaşkanlığı bir kapkaç seçim olmamalıdır. Ne olacağı, kimin seçileceği açıkça konuşulabilmeli, tartışılabilmelidir ve bu çerçevede biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, cumhurbaşkanlığı konusunu Türkiye’nin gündeminde tutuyoruz, sürekli bu konuda değerlendirmelerimizi aktarıyoruz. Bunu niçin yapıyoruz? Niçin bu çaba içindeyiz?

Değerli arkadaşlarım, bunun doğru anlaşılması gerekiyor. Cumhuriyet Halk Partisi, cumhurbaşkanlığı seçimi konusuna nasıl ve niçin bakıyor? Biz, Başbakanın, eğer Türkiye’yi bu konuda ilgisini, dikkatini dağıtarak, bir olupbittiye getirebilirse, cumhurbaşkanı olma niyetinde olduğunu görüyoruz ve bu niyetimizi de açıkça ortaya, Sayın Başbakanın bu niyetini de açıkça ortaya koymuş bulunuyoruz. Şimdi, niyet artık aleniyet kazanmıştır. Sayın Başbakanın cumhurbaşkanı olmayı arzu ettiği, bunun fırsatını aradığı çok açıktır. Bu, kamuoyumuzun bilgisine, bilincine yansıtılmıştır. Şimdi, biz buna niye karşı çıkıyoruz? Niye bu konuda bir tepki içindeyiz? Bunun doğru anlaşılması lazım. Bazıları tabii, bu olayı sıradan bir siyasi çekişme, bir kişisel sürtüşme gibi anlama ve yansıtma eğilimi içine giriyorlar. Sanki Başbakanla ana muhalefet partisinin lideri arasında bir kişisel çekişme var, bir kavga var, hazımsızlık var, bu ihtimal karşısında biz kişisel duygularımızın etkisi altında, bireysel bir kavga anlayışı içinde buna karşı çıkıyoruz zannediyorlar ya da konuyu böyle takdim etmeye bazıları çalışıyorlar.

Değerli arkadaşlarım, şunu herkesin çok iyi bilmesini istiyorum: Bizim kişilerle hiçbir ilgimiz yoktur. Kişilerle hiçbir özel tartışma, çekişme, kavga anlayışı içinde olamayız, olmamız söz konusu değildir. Biz burada bir görev yapıyoruz. Bir büyük tarihi görev yapıyoruz, o görevin gereğini yerine getiriyoruz. Falan kişiyle, filan kişiyle Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanının bir kavga içinde olması, bir özel, kişisel çekişme içinde olması söz konusu değildir.

Değerli arkadaşlarım, hatırlayacaksınız, seçimlerden sonra biz, AKP Genel Merkezini ziyaret ettik. O zaman AKP yöneticilerini kutladık, kendilerine başarılar diledik ve seçimlerin gereğinin yerine getirilmesi için, kişisel hiçbir duygunun etkisi altında kalmadan, Türkiye’de demokratik rejimin, milli iradenin, halk iradesinin, seçmen iradesinin işlemesini sağlayabilmek için elimizden gelen her türlü demokratik katkıyı inançla verdik. O zaman bu tartışıldı. Onu tartışanlar olayı bir kişisel sorun gibi algılayarak tartışıyorlardı. Biz, olaya, bir rejim konusu diye bakıyoruz. Bizim için önemli olan halkın iradesidir, milletin iradesidir. Millet seçime girmiş, tercihini yapmış, onun gereğinin yerine getirilmesi lazım. Bunun önündeki engellerin kaldırılması lazım. Bu anlayış içinde hiç tereddüt etmeden 2002 seçimlerinden sonra demokratik hak kısıtlamalarını ortadan kaldırmak için ciddi bir gayret gösterdik. Ne o zaman birisine özel bir destek veriyorduk, ne şimdi karşı çıkarken özel bir duyguyla, düşmanlık duygusuyla hareket ediyoruz, bunlar söz konusu değildir. Ortada bir siyasi, milli sorumluluğun gereği yerine getirilmektedir. Bunun çok iyi anlaşılmasına ihtiyaç var. Bizim sorunumuz, konumuz, hiçbir şekilde kişisel değildir. Başbakanla böyle bir duygusal gerginlik içinde olmamız hiçbir şekilde söz konusu olamaz, bunun çok iyi anlaşılması lazım. Aynı şekilde bu bir parti kavgası da değil. Cumhuriyet Halk Partisi – AKP kavgası değil, dikkatinizi çekerim, biz AKP ile kavga etmiyoruz. Bir cumhurbaşkanlığı planının Türkiye için yanlış olacağına ilişkin kanaatimizi anlatmaya çalışıyoruz. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bizim verdiğimiz mücadelenin aslında bir demokrasi ve anayasa mücadelesi olduğunu herkesin çok iyi anlamasını istiyorum. Bizim verdiğimiz mücadele bir demokrasi ve anayasa mücadelesidir. Anayasamızın özünün, hukukumuzun temellerinin, devletimizin özünün demokratik kurallar içinde sahiplenilmesini gerçekleştirmeye yönelik bir mücadelededir. Yani, hiç kuşku yok, bizim mücadelemiz, cumhurbaşkanlığı seçiminin Anayasaya uygun olarak, demokratik kuralları uygun olarak yapılması anlayışına dayanmaktadır. Bu konuda herhangi bir tereddüt olamaz. Elbette Anayasanın öngördüğü şekilde, elbette Türkiye Büyük Millet Meclisinin oyuyla, seçimiyle bir cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacaktır. Bu konuda bir tereddüt yoktur. Bu seçimin doğru bir seçim olması, Anayasaya uygun bir seçim olması, Anayasanın biçimine değil, sadece özüne de uygun bir seçim olması, Anayasamızın ilkelerini de yansıtan bir seçim olması bizim temel amacımızdır. Demokrasiyi sıkıntıya sokmayacak, demokrasiyi gerginliklere sürüklemeyecek bir seçim olması bizim temel kaygımızdır.

Değerli arkadaşlarım, Anayasaya uygun olarak yapılabilecek bir seçimle cumhurbaşkanı olması söz konusu olabilecek belki yüz tane insan vardır. Yüz tane insan, Anayasaya uygun olarak, demokrasiye uygun olarak, yetkili organ tarafından seçilebilir. Bunların içinde Anayasamıza ve demokrasiye en büyük sıkıntıyı, Anayasamızın özüne ve demokrasiye en büyük sıkıntıyı verecek olan seçim, Başbakanın cumhurbaşkanı olarak seçilmelidir. Bu en büyük sıkıntıyı yaratır. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bunu niçin söylüyoruz? Niçin böyle bir iddiamız var? Nedir bu iddianın dayanakları? Çok açık, Sayın Başbakan, Anayasamızın özünü içine sindirememiş, eline fırsat geçtiği zaman, yetki bulduğu zaman, ortamı uygun hale dönüştürdüğü zaman bu konuda Anayasamızın özüne aykırı açılımlar yapmaya kararlı bir siyasi şahsiyet olarak ortaya çıkmıştır. Bu konuda bizim tereddüdümüz yok. Bakınız 2002’de o bahsettiğim ziyarette, biz o zaman Başbakana dedik ki: Parlamentoda üçte ikiye yakın bir çoğunluğunuz var. Hükümeti kuracaksınız ve Türkiye’yi siz yöneteceksiniz. Millet böyle karar verdi, biz bunu saygıyla karşılıyoruz. Yalnız size şunu söylemek istiyoruz: Bakın, Türkiye’nin bu kadar sorunu var; borçları var, yolsuzluk var, işsizlik var, o zaman Annan Planı çıkmamış, önümüzde Kıbrıs sorunu var, Avrupa Birliği konusu var pek çok konu var. Bu konularda biz, size ulusal yararlar doğrultusunda katkı da veririz, yanlış uygulamalarınız karşısında demokratik hakkımızı kullanır, tartışmamızı yaparız, bu konularda hiçbir tereddüt yoktur, hayırlı olsun dedik. Ama, şuna dikkat edin dedik: Bakın geçmiş deneyler bize bunu gösterdi. Biz, bunu bir ciddi tehlike olarak görüyoruz. Sakın ha, Türkiye’nin Anayasal rejimini rotasından çıkarmaya yönelik bir arayışın içine girmeyiniz dedik. Sakın ha, Türkiye’nin Anayasa vazosunu kırmayın, rejim vazosunu kırmayın, laik, demokratik cumhuriyetin ilkeleriyle, kazanımlarıyla sakın ha uğraşmayın, sakın ha onunla oynamayın dedik. Bunu o zaman söyledik. Bunu niye söylüyoruz? Canım, var böyle bir süreç, böyle bir potansiyel var. Türkiye bu işi daha noktalayamadı, biliyoruz, farkındayız ve sizin şu ana kadarki yaklaşımınız, söyleminiz, içinden geldiğiniz siyasi kültür, haklı olarak bunu gündeme getiriyor. Size bunu daha şimdiden ortada hiçbir şey yokken, herkesin sevinç ve mutluluk içinde olduğu bu noktada size bunu hatırlatmayı görev biliyoruz dedik. Bize merak etmeyin “olur” dediler. Biz de dedik ki, bu aşamada “merak etmeyin, hiçbir şey olmaz” demek kolaydır, yarın başınız derde girer, şikâyetler artar, vatandaş tepki göstermeye başlar, yolsuzluklar çıkar, bunalırsınız, sıkılırsınız ve ondan sonra böyle bir ideolojik özünüze dönerek bir açılım yapma arayışı içine girersiniz. Sıkıntı genellikle o üç yıldan sonra ortaya çıkar dedik. Bunu da aynen böyle 2002 yılındaki o görüşmemizde kendilerine ifade ettik. Şimdi, geldiğimiz noktada bunu gördük değerli arkadaşlarım. Gerçi şu sırada cumhurbaşkanlığı seçimi dolayısıyla “aman, kimseyi tedirgin etmeyin, kimseyi rahatsız etmeyin, böyle bir kaygının hiçbir temeli yokmuş gibi özenle, dikkatle davranın” denilmektedir, bunu görüyoruz. Ama, bunun ötesindeki niyetleri, bunun ötesindeki hazırlıkları, geçmişte eline fırsat geçtiği zaman neleri yaptıklarını da çok iyi biliyoruz ve o dikkat içinde cumhurbaşkanlığı gibi Türkiye’de rejimin temel direği konumundaki bir makamın, Anayasayı içine sindirmiş, laik cumhuriyetle problemi olmayan, güven veren bir anlayışın elinde bulunmasını Türkiye’nin istikrarı, rejimimizin geleceği ve halkımızın mutluluğu açısından bir büyük sorumluluk olarak görüyoruz ve bunu anlatmaya çalışıyoruz. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, şimdi, bir sürü gerekçe söyledik. Sayın Başbakan, Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilmeyecek maddelerle ilgili tartışma talebini resmen ortaya koymuştur. Anayasamızın özüyle ilgili bir arayış içinde olduğu ortadadır. Uyguladığı kadrolaşma anlayışı ortadadır. Başbakanlık Müsteşarının anlayışı, zihniyeti ortadadır. Milli Eğitim Bakanının uygulamaları ortadadır. Bütün bunları hepimiz görüyoruz. Eline fırsat geçtiği zaman ne yapacağıyla ilgili anlayışını biliyoruz. Şimdi, Anayasa Mahkemesinin oluşumu, Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunun oluşumu, üniversite rektörlerini atayacak, üniversiteleri yönlendirecek kuruluşun oluşumu cumhurbaşkanının yetkisiyle işleyecektir. Böyle bir yetki Anayasaya güven veren, Anayasayı kavramış, Türkiye’nin cumhuriyet birikimine sahip çıkma kararı tartışma götürmez, Türkiye’nin tarihine, cumhuriyetine, ulusal bütünlüğüne inanmış, Mustafa Kemal Atatürk’e inanmış bir anlayışın elinde olmalıdır. (Alkışlar) Olmazsa Türkiye rahatsız olur, hepimiz rahatsız oluruz, millet rahatsız olur. Biz, bu tartışmayı kendi adımıza yapmıyoruz. Türkiye’de böyle bir ihtimalden tedirgin olan milyonlarca vatandaşımız adına bunu yapıyoruz. (Alkışlar) Yani, niçin Türkiye’de şimdi vatandaşlarımızın ezici çoğunluğu,”Aman sakın ha, Başbakan oraya çıkmasın” diyor, niye diyor? İşte, biz onların sözcülüğünü yapıyoruz, onlarına adına konuşuyoruz, onların duyarlılıklarına dile getiriyoruz. O çok önemli bir olaydır. AKP’ye oy vermiş vatandaşların bile önemli bir kısmı “Sakın ha, Başbakan oraya çıkmasın” diyor. Bakanlar tabii “gözünün içine bakıyorum, o ne söylerse onu yaparım” diyor. Milletvekilleri “o ne söylerse onu yaparım” diyor, ama, AKP’ye oy vermiş vatandaşlarımız “olmasa iyi olur” diyor. Bu boş mu? Onların hepsi Türkiye’nin barışını, huzurunu, istikrarını düşündükleri içini bunu söylüyorlar.

Değerli arkadaşlarım, bunun bir defa, bu temel dayanaklarını herkesin çok iyi kavramasını istiyorum. Biz, samimiyetle Başbakanın cumhurbaşkanı olmasının Türkiye’de gerilimi artıracağına, Türkiye’yi sıkıntıya sokacağına inanıyoruz ve Türkiye’yi sakınmak için, korumak için bu ihtimale karşı herkesin duyarlılığını harekete geçirmeye çalışıyoruz. Bizim bu konuşmalarımızın, çabalarımızın hedefi sadece milletimizi ve iktidarı uyarmaktır. Biz, bu sözlerimizi milletimize yönelik olarak söylüyoruz, iktidara yönelik olarak söylüyoruz. “Başbakan ne söylerse yaparım” diyenlerin olayın bu tarafını da dikkate almasını sağlamak için bunları söylüyoruz. Demokratik görevimizi yapıyoruz. Bu görevin yapılması lazım. Böyle sessizce Türkiye teslim alınabilir mi? Türkiye, cumhuriyete yönelik tuzağın bu kadar aciz, bu kadar duyarsız, bu kadar dikkatsiz bir kamuoyu ortamı içinden yürütülmesine göz yumabilir mi? Böyle bir şey olmaz, olmayacaktır, olmamalıdır. Bunu anlatmak, Cumhuriyet Halk Partisinin görevidir, biz de bunu bütün gücümüzle yapıyoruz.

Değerli arkadaşlarım, geldiğimiz noktada artık bu oturmuştur. Yani, aklı başında herkes, vatanını seven herkes, açık bir zihniyetle Türkiye’yi düşünerek olaya bakan herkes, “evet, bu olmamalıdır” diyor. Bu aşamaya gelinmiş olması önemlidir. Yani kimse bir sıkıntı istemiyor. Siz Başbakanken yargıyla kavga edeceksiniz, üniversiteyle kavga edeceksiniz, Danıştay’la kavga edeceksiniz ve ondan sonra cumhurbaşkanı olup ben, seninle hesaplaşırım anlayışı içinde oraya geleceksiniz. Böyle bir şey olmaz, bu doğru değil. Bunda Türkiye’ye yarar yok. Cumhurbaşkanı, ülkenin bütünlüğüne sahip çıkacak, ülkenin tümlüğüne sahip çıkacak, cumhurbaşkanı kafasında devletin temelleriyle ilgili hiçbir problem olmayan bir insan olacak, ben, Türk milletinin bir parçasıyım demekten gocunmayan bir insan olacak. (Alkışlar) Efendim, olmasa da olur, bir de bunu deneyelim, olmaz, olmamalıdır, olmayacaktır. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, bazıları da diyorlar ki “CHP, aslında onun oraya geçmesini istiyor. Onu tahrik etmek için, kızdırmak için, onu engelliyor gibi gözükmeye çalışıyor, sert konuşuyor, o da kızsın geçiversin.” Önce, şunu herkes bilsin ki: Sayın Başbakanın cumhurbaşkanı olmayı istemesi için hiçbir teşvike ihtiyacı yoktur. O, o konuda zaten en yüksek istem düzeyindedir. O bakımdan hiçbir tereddüt yoktur, o istiyor zaten, onun teşvike ihtiyacı yok, tahrike ihtiyacı yok. Böyle konular psikolojik tahlillerle cevaplandırılacak konular değildir, yani kızdırdı da cumhurbaşkanı oldu. Böyle bir şey olmaz. Bunlar tarihin objektif dengeleri ve kuralları içinde şekillenir ve şimdi cumhurbaşkanlığı noktasında biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, milyonlarca vatandaşımız adına ve Türkiye’deki halkın çoğunluğu adına diyoruz ki, sakın ha, ihtirasının kurbanı olma, sakın ha Türkiye Cumhuriyeti ile hesaplaşmak üzere oraya gelmeye kalkma. (Alkışlar) Bu, bizim samimi anlayışımızdır, bu bizim görevimizdir, tarihi görevimizdir, Cumhuriyet Halk Partisinin görevidir, bu görevin gereğini yapıyoruz. Türkiye’nin biz, önündeki tehlikelere, tehditlere karşı en duyarlı hareket etmesi beklenen siyasi partisiyiz, bu görevimizi yapıyoruz ve milletimiz de bu görevi yaptığımızı görüyor, bunun önemini çok iyi anlıyor ve Cumhuriyet Halk Partisinin koyduğu doğrultuda Türkiye’nin cumhurbaşkanlığı seçimi dolayısıyla bir krize sürüklenmemesini temenni ediyor.

Değerli arkadaşlarım, bu konuda gerekçelerimizi biz taa bütçe görüşmesinden beri aylar öncesinden bütün Türkiye’ye söyledik. 34 tane madde saydım ben, 34 tane madde. Bu maddelerin bir tanesiyle ilgili cevap alamadık. Yani bir kişi çıkıp da, bu doğru değil, sen gerçek dışı şeyler söylüyorsun demedi. Söylediğimiz her söz belgeli. Bu konuda niçin olmaması gerektiğine ilişkin her tespitimiz sağlam dayanaklara dayanıyor ve kimse de, canım, buradan bu çıkmaz demiyor. Koyduğumuz gerekçelerin her birisi, cumhurbaşkanlığı bakımından önemli, etkili, bunları söylemişiz, tekrar tekrar söylemeye gerek yok.

Anayasanın özüne inanmıyorsun, Anayasanın özünü tartışmaya açmak istiyorsun. Cumhuriyete karşı bir kadrolaşmayı fırsat bulduğun her yerde denemişsin. Şimdi, cumhurbaşkanlığı gibi olağanüstü yüksek yetkiler senin eline verilirse, Türkiye büyük sıkıntıya girer. Olmamalısın, senin uygulamaların bunlar demişiz. Sen, Türkiye’nin şerefini temsil edeceksin demişiz. Ne biçim manzara o, Hikmetyar’ın dizinin dibinde oturmuşsun, böyle görüntü olur mu demişiz. (Alkışlar) Yani o resme bir dikkatli bakın, normal bir yanda oturma, yer bulamadığından oturma değil, başka bir şey o. Bacağına sarılmış, vücut diliyle sadakatini ortaya koyuyor, bağlığını ortaya koyuyor. Şimdi, o insanı biz alacağız, laik, demokratik Türkiye Cumhuriyetinin cumhurbaşkanı yapacağız, benim içime sinmiyor. (Alkışlar)

Yasin El Kadı’ya garanti vermiş kefil olmuş. Kim Yasin El Kadı? Terörü finanse ettiği Birleşmiş Milletler kararıyla, bırakın Birleşmiş Milletler kararını Başbakan Tayyip Erdoğan’ın başında bulunduğu Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu kararıyla terörü finanse ettiği tespit edilmiş, mal varlığı dondurulmuş, terörü destekleyen birisi. Şimdi, buna Başbakan garanti veriyor.


Değerli arkadaşlarım, bakınız Arnavutluk’ta kısa bir süre önce, yılbaşında El Kadı’nın bütün mallarına, varlıklarına el konuldu. Amerikan Hazinesi, El Kadı’nın ismini 38 kişiyle birlikte teröristler listesinde yayınladı. Uluslararası basında çıkan haberlere göre, Başbakanın meşhur danışmanı, Yasin El Kadı’ya ait bir vakfın hesabına 60 bin Amerikan Doları transfer etmiş. Daha sonra bu meşhur danışmanın annesi, 250 bin dolar transfer etmiştir. Başbakan, bu transferi yapan kişiyi yanında danışman olarak tutuyor, bu transfer yapılan vakfın başkanı, Yasin El Kadı’ya kefil oluyor ve sonra Türkiye Cumhuriyetine cumhurbaşkanı olmak istiyor. Olmaz… Olmaz… Olmaz, olmaz… (Alkışlar) Olmamalı.

Değerli arkadaşlarım, bakın son zamanlarda bu konuda ilginç bir tartışma gelişti, bu “sayın” tartışması. Görüldü ki, Başbakan, 30 bin vatandaşımızın kanının izleri ellerinde olan bir kişiye, bir konuşmasında iki kez “sayın” demiştir. Yani, iki kezi vurguluyoruz şunun için: Ağzından kaçıvermiş bir söz değil, bilinçli olarak söylemiş, sonra bir daha söylemiş. Zihnî işleyişinde böyle bir söylemi tedirginlikle karşılamasına yol açacak bir kurgulama yok “sayın” diyebiliyor. Ona “sayın” demiş, bu memleketin bağımsızlığı, ulusal bütünlüğü, şerefi, haysiyeti için canını vermiş olan insanlara da “kelle” demiş. (Alkışlar) Şimdi, bu ortada. Türkiye’de bazı DTP’liler “sayın” deyince ona mahkemeye veriliyor, yargılanıyor ve mahkûm oluyor. Şimdi, Başbakanın iki kez “sayın” dediği ortada. Bu işin hukuk boyutu var, ama bence asıl önemli olan hukuk dışındaki siyaset boyutudur. Hukuk boyutu yargı -bugün, dün öğrendik- bir soruşturma başlatmış, konuyu inceleyecek. O incelemenin sonucunda ne karar alınacak, onu hep beraber göreceğiz. Ama bence, o, o kadar önemli değil, şu nedenle önemli değil: Belki diyebilirler ki, efendim beş yılı geçti. İşte, eski ceza konulu, beş yıl zamanaşımı vesaire… Biz onlarla meşgul değiliz. Türkiye’de bir önemli siyaset adamının, cumhurbaşkanı adayının böyle bir sözü telaffuz edip etmediği, bu önemlidir. Amerika’da bir cumhurbaşkanı adayı söz konusu olsa idi, böyle bir telaffuzun kanıtlanması halinde, hiçbir şekilde bu adaylığını ortaya koyması mümkün olmazdı. (Alkışlar) Siz düşünebiliyor musunuz, kazara Amerikan Başkanı Bush, El Kadı hakkında “sayın” diyecek, bilmem Saddam hakkında “sayın” diyecek, Taliban hakkında “sayın” diyecek, Usame Bin Ladin hakkında “sayın” diyecek, böyle bir şey olabilir mi? Bu söylenmiş. Canım, kazayla söylenmiş. Kazayla söylenmişse, çıksın desin ki, kazayla söyledim, özür diliyorum. (Alkışlar) Çok mu zor? Bunu kazayla söyleyen bir insan, gülerek der ki, ya, bu yani başıma gelecek bir şey, çok özür dilerim, kusura bakmayın der, biter. Samimiyetini de görürüz, biter. Söyleyemiyor, lafını geriye alamıyor. Söyledi, söylediği ortada. Özür dile, özür dilemek de yok. Canım, önemi yok bunun, böyle şeyler olur.

Değerli arkadaşlarım, o sözün elbette önemi var. Nasıl olmasın, 30 bin şehit vermiş aileye, sen, “kelle verdin” diyorsun, böyle bir şey olabilir mi? (Alkışlar) Bu milletin temel duygularına, değerlerine bir açık saldırı değil mi? Bu saldırıyı Türkiye’nin hazmetmesi mümkün mü? Sessiz kalıp bunu içine sindirmesi mümkün mü? Başbakanın keyfi bozulmasın diye bunu yok sayması mümkün mü? (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bu söylendi. Ayıp, yanlış. Ama, asıl önemli olanı şu: Bu sözler, Başbakanın bu konulardaki zihin karışıklığını yansıttığı için ayrıca bir özel önem taşıyor. Sıradan gelip geçmiş bir anlık bir yanlışlık olmanın ötesinde Başbakanın zihnî halini, bu konudaki anlayışını, zihniyetini yansıttığını millet gördüğü için, 70 milyon birdenbire zaten var olan tereddütlerinin somutlaştığını bu ifadede fark ettiği için işte o zaman bu olağanüstü bir önem taşıyor. Bu mahkeme kararıyla falan değiştirilebilecek bir şey değil. Şimdi, bu zihnî kargaşa nereden geliyor? Değerli arkadaşlarım, bakınız şöyle bir hatırlayınız: Daha en son örneği söyleyeyim size: Terörle Mücadele Yasasını geçirmeye çalıştılar geçen yıl, içinde bir 6’ncı madde vardı. 6’ncı maddeyi bir inceledik, orada diyor ki: “Terörist başı, terör örgütünün kurucusu…” “terörist başı” demiyor, ben diyorum “terör örgütünün kurucusu da” diyor, “Pişmanlık Yasasının imkânından yararlanabilir.” Bu, kanuna konulmuş olan bir madde. Terörle Mücadele Yasası’nın 6’ncı maddesi “terör örgütünün kurucusu da Pişmanlık Yasası’ndan yararlanabilir” diye madde var. Sorduk kim bu terör örgütünün kurucusu, Türkiye’de kaç tane terör örgütünün kurucusu var? Daha ince, daha münasip bir hukuki tarif olabilir miydi? İşte koymuşlar “terör örgütünün kurucusu…” Bize, ık mık, işte olurdu, olmazdı falan… Olmaz diyorsanız, hiç karışmıyoruz, çıkarın da görelim dedim. Hiçbir şey yapmayacağız biz dedim. Madem “burada böyle bir sakınca yok” diyorsunuz, çıkarın bunu hep beraber görelim. Korktular, çıkaramadılar. Tabii, şimdi, o maddeyi oraya kim koydu? O maddeyi Türkiye Büyük Millet Meclisine kim gönderdi? Altında kimin imzası var? Terör örgütünün kurucusunun da tahliyesinin kapısını açabilecek olan, belli bir zaman süreci içinde bir hukuk mücadelesiyle, o maddeyi oraya kim koydu? Başbakanın imzasıyla geldi. Şimdi, vatandaşlar bunu kafasında tutuyor, ben de tutuyorum, ben de. Ben, Başbakana haksızlık yapma, saygısızlık yapma arayışı içinde değilim, ama bunu unutmam mümkün mü? Senin imzanla bunun geldiğini ben unutur muyum? (Alkışlar) İmzalamışsın göndermişsin, aklımda o duruyor. Aklımda, senin gidip “28 tane kimlik var, Türkler de o alt kimliklerden birisidir” dediğini biliyorum. Diyarbakır’a gitmeden önce ne gibi hazırlıklar yaptığını, orada ne söylediğini biliyorum. Barzani’nin seni “Aman Türkiye’de iktidara Tayyip Erdoğan gelsin” diye desteklediğini biliyorum. Talabani’nin seni desteklediğini biliyorum. (Alkışlar) Şimdi, sen bu ortamda çıkıp bir de “Sayın Öcalan” diyerek bir konuşma yaptığını görünce insanlar, “haa bunun kafası karışık” demeye başlıyorlar. Olay bir kelime olmanın ötesine geçiyor, bir zihniyeti yansıtan bir ifade oluyor. Şimdi, biz bunları ortaya koyduk. Bunun cevabı var, ya söylemedim dersin veyahut da bunun söz konusu olmadığını inandırıcı biçimde ortaya koyarsın. Hiç böyle bir şey yok. “Millet beni bilir. Ben, terörist başıyla beraber mi olurum” falan falan, afaki yuvarlak laflar. Bak o yasayı sen göndermedin mi arkadaş, göndermedin mi? Bu vaka değil mi? Şimdi, bu manzara karşısında Başbakan çok rahatsız oldu, çok canı sıkıldı, sinirlendi, kızdı ve bize saldırmaya yöneldi. Bize ne söylüyor? “Sen, bu teröristler daha tam ortaya çıkmadan önce Mecliste onların dostları, arkadaşları olan milletvekilleriyle aynı çatı altında bulundun” diyor. “İşte Meclis albümü” diyor, “belge” diyor.

Değerli arkadaşlarım, hiç kuşku yok, elbette, yani bunun tartışılır bir tarafı yok, ama gerçek şudur ki: Biz, terör konusunda tavrı netleşmemiş hiç kimsenin Parlamentoda yer almasına destek vermeyi bilinçli olarak bütün siyasi hayatımız boyunca reddetmişiz. Bu konuda çok tutarlı bir çizginin içinden geçiyoruz. Kimsenin bize, terörle ilişkisi olan herhangi bir çevreye himaye verdiğimizi söyleyemez, bu çok açık, çok net. Başbakanın bu ithamı beni kızdırmıyor, çünkü doğru değil. Başbakan bu iddiayı ilk kez söylemiyor, daha önce de söylemişti, ama o defa “işte, sen bu olurken Grup Başkan Vekili idin partide. Sen onları aldın” demişti. Ben çıktım dedim ki, Başbakan yalan söylüyor. Tabii Başbakana yalan söylüyor demek ağır bir iddia, bir itham. Hemen mahkemeye verdi, mahkeme incelemesini yaptı, “Baykal haklıdır” dedi. Elimde yargı kararı var, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinin kararı var. Başbakanın, bu konudaki ithamının haksız olduğu bu şekilde ortaya çıkmıştır. Şimdi, Başbakan, bu lafa “Genel Sekreterdin” diye söylüyor. Yani, bu iş olduğu zaman, 91 seçimlerinde Parlamentoya onlar girerken benim genel sekreter olduğumu söylüyor. Türkiye’nin siyasi hayatını da bilmiyor, onu da izlemiyor, ne konuştuğunun da tam farkında değil. Eline yazmışlar vermişler, o da söylüyor. Genel Sekreter de değildim, grup başkan vekili de değildim, böyle bir işbirliğine ta başından beri kararlı olarak hep karşı çıktım, bütün siyasi hayatım boyunca da karşı çıktım. (Alkışlar) Şimdi, biz, buna karşı çıkıyoruz, Başbakanın iddiasının bizi etkileyen hiçbir tarafı yok, hiç onunla meşgul değiliz, çünkü doğru değil, gerçek dışı bir beyan. Başbakan, bizim bu suçlamalarımız karşısında rahatsız oluyor ve savunmayı cevap verme yerine mukabil hakaret ve saldırı yapma yolunda arıyor. İşte, bizim hakkımızda bir seviye, irtifa tartışması açmaya çalışıyor. İşte, “çukur, irtifa, seviye…” Baktım, ne söylüyor bu diye, söylediği geçen yüzyılın Babıâli kavgalarında kullanıla kullanıla çürümüş bir eski söylemi, yani orijinal değil, intihal. Yani, söylediği laf aparma, daha Türkçesi ile ifade edeyim intihal, yani Başbakanlık Müsteşarı intikal yaptığı için apartma yaptığı için mahkûm olmuştu, şimdi Başbakan da böyle 20’nci Yüzyıl, geçen yüzyılın Babıâli kavgalarından apartmalarla işte “seviye konuşmuyorum, çünkü o da bir irtifa ifade eder” falan diye “çukur” ima etmeye çalışıyor.

Değerli arkadaşlarım, bu “çukur, irtifa, seviye” bunlar coğrafî kavramlar, yani Başbakanın seviye telakkisi coğrafî çerçevenin dışına çıkmış değil. Başbakan, kadastro, arsa terminolojisi içinde olaya bakıyor. Tabii seviye önemli bir söz, sadece coğrafî bir deyim olarak anlaşılamaz, bir kültür seviyesi var, bir ahlak seviyesi var, bir dürüstlük seviyesi var, seviye deyince bütün bunları beraber düşünmek lazım. (Alkışlar) Başbakan, velhasıl çok kızgın, saldırarak bunlara cevap vereceğini zannediyor. Bunların cevabı değil Sayın Başbakan. Sen, Öcalan’a “sayın” dedin mi, demedin mi? Bu senin kafandaki karışıklığı yansıtıyor mu, yansıtmıyor mu? Sen, daha önce Terörle Mücadele Yasası’na, onu affetmeye yönelik maddeyi koydun mu, koymadın mı? Sen, onun etrafındaki çevrelerle flört ediyor musunuz, etmiyor musun? Onlarla işbirliği yapıyor musun, yapmıyor musun? Sorular bunlardır, bunların cevabını ver. Bunların cevabı yok. Bunların cevabı, vay, sen işte “seviye” bilmem “irtifa” falan değildir. Bunların cevabını sen verirsin, benimle ilgili varsa bir iddian söylersin, o iddianın cevabını da alırsın. Benimle ilgili bir iddia koyamıyor, koyduğu iddialar mahkemeden geriye dönmüş olan iftiralardır.

Değerli arkadaşlarım, Başbakan, işte bu tartışmaları falan konuşurken, bunları tabii konuşacağız, milletimiz de bu konunun aslını merak ediyor, o nedenle bu konuları ben de tartışmak istiyorum. Başbakanın ruh hâline yansıtan bir açıklama da, yine bu geride bıraktığımız günlerde ortaya çıktı. Bana, “sen kimsin?” diyor. Yani, Allah’ın fani bir kuluyum, yetmiyor mu? (Alkışlar) Yani “sen kimsin?” Bu, hangi ruh halidir? Bunu duyunca aklıma şu geldi: Hani böyle suçüstü yakalanan bazı insanlar vardır kontrollerde falan, polis hemen “belgeni çıkar” falan diye üstüne gider falan. Ona “ben kimim, sen biliyor musun? Sen kimsin”? derler ya, bu ruh hali içinde Başbakan. Yani, orada yakalanmış “sen kimsin?” diyor. Sen bırak benim kim olduğumu, sen, sana sorulanlara cevap ver. Benim bir kimlik problemim yok. Benim kimlikle ilgili bir sıkıntım yok, bir kompleksim yok. Herkese saygım var, sana da saygım var, herkese saygı duyduğum gibi sana da saygı duyarım. Senin kimliğini sormuyorum, çünkü senin kimliğini ben biliyorum zaten, biliyorum. (Alkışlar) Bunların hepsi Başbakanın sıkıntısını yansıtan değerlendirmeler, ama gerçek açıktır ki, Başbakan cumhurbaşkanı olmak istiyor, cumhurbaşkanı olamayacağını görmeye başladı. Cumhurbaşkanı olmaya kalkmasının yaratacağı sorunları, sıkıntıları sezmeye başladı. O nedenle diyorum ki, ben, bu itirazımı yapıyorum, şikâyetlerim olmaması gerektiğini anlatıyorum, niçin olmayacağını söylüyorum, bunları en iyi anlayacak kişi bizzat Başbakanın kendisidir. En iyi Başbakan, niçin olmaması gerektiğini biliyor ve benim bu konudaki söylemimin haklılığını o da kavrıyor. O nedenle ben diyorum ki, cumhurbaşkanı olamaz, olmayacaktır. (Alkışlar) Türkiye, Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığı dönemini taşıyamaz. Bütün bu özelliklerini bildiğimiz bir insanın, Türkiye Cumhuriyeti sancağı önünde eğilemez, eğilemez. (Alkışlar)

Cumhurbaşkanının önünde sancağımız eğilir, çünkü o cumhurbaşkanı tarihi, geleceği, 70 milyonu, bütün güzelliklerimizi, değerlerimizi temsil eder, ama Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı oldu diye, o sancak onun önünde eğilemez, o nedenle olmayacak. Olmaması gerekiyor, hep beraber oldurmayacağız, hep beraber bunu başaracağız. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bu demokrasinin zaferi olacak. Bunun başarılması bilmelisiniz, demokrasinin zaferi olacak, Anayasamızın zaferi olacak, cumhuriyetimizin zaferi olacak, tarihimizin zaferi olacak, Mustafa Kemal Atatürk’ün zaferi olacak. (Alkışlar) Hep beraber bu dönemi yaşıyoruz. Görevimizi yapıyoruz, gerçekleri anlatıyoruz, Türkiyemize sahip çıkıyoruz, Anayasamıza sahip çıkıyoruz. Elbette Meclis seçecek, elbette Anayasamıza göre seçecek. Anayasamıza göre seçimle ilgili bir problem olursa, Anayasa Mahkememiz o konuda karar verecek. Her şey hukuka uygun, her şey Anayasamıza uygun, her şey demokrasiye uygun, cumhuriyete uygun olarak gidecek.

Değerli arkadaşlarım, bakınız böyle yanlış işleri yapmaya çalışanlar, genellikle bu yanlış işleri kutsal bazı kavramların arkasına saklamaya çalışırlar. Yani, yaptığı yanlış işi gözden kaçırabilmek için onu bir başka büyük kutsal kavramın bir parçası hâline dönüştürmeye çalışır. Mesela, nedir böyle kullanılan, çok sık kullanılan bir kavram? Dindir. Yanlış işleri dinle meşrulaştırmak isterler. Nedir bunun bir örneği? Mesela bizim milli mücadelemizi dinî fetvalarla engellemek istemişlerdir. Ulusal Kurtuluş Savaşımızı, İngiliz işgalini dinî fetvalarla kamufle etmek istemişlerdir. Bu bir gerçektir. Ne ilişkisi var Türkiye’nin bağımsız yaşamak isteyen, milli mücadeleyi vermek isteyen, İngiliz hegomanyasını, Yunan işgalini sona erdirmek isteyen insanların bu mücadelesinin önüne din adına senin çıkmaya ne hakkın var? (Alkışlar) Çıktılar ama, çıktılar… Çıkarlar… Elin İngilizi gelir, İslamiyeti, “bu Müslüman topraklar bağımsız olsun” diyenlere karşı kullanır, kullanmışlardır. Dini kullandılar, şimdi demokrasiyi kullanıyorlar değerli arkadaşlarım. Demokrasiyi yanlış işlerin bir kılıfı hâline getirmeye çalışıyorlar. Çok dikkatli olmak lazımdır. Demokrasi, evet demokrasi, ama yanlışı meşrulaştırması demokrasinin söz konusu olamaz. Doğruyu arayacağız, demokratik çerçeve içinde demokratik usullere, Anayasanın kurallarına, hukukuna saygı göstererek doğruyu elde edeceğiz, ama doğruyu elde edeceğiz. Yani, usul, her türlü yanlışı meşru hale getirmez. Usul, esas sorumluluğunu kesinlikle ortadan kaldırmaz. O nedenle, hepimizin bu konuda duyarlı ve dikkatli olmamız gerekiyor.

Değerli arkadaşlarım, cumhurbaşkanlığı konusu önümüzdeki haftaların da temel konusu olacak. Giderek olay yaklaşıyor, önümüzde en çok üç hafta var. Bu üç hafta içinde biz dikkatimizi, duyarlılığımızı ayakta tutacağız.

Geride bıraktığımız günlerde önemli bazı gelişmeler oldu. Birisi bugün ortaya çıktı. Biliyorsunuz, yargı konusunda bir büyük oyun oynanıyor idi ve bunu hep birlikte bu kürsüde ben, arkadaşlarımız ve bu konuda kamuoyumuzun duyarlı çevreleri harekete geçtiler ve bu yanlışa karşı bir büyük mücadele verdik. Olay nedir? Yargıtay’da 24 tane üye boş, 9 üye Danıştay’da boş, bunların seçiminin yapılması lazım. Seçimi yapacak olan organ Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu, ama onun yapabilmesi için Adalet Bakanının, onlara “gündeminiz budur” demesi lazım. Adalet Bakanı bunu demiyor, yetkili kurul seçim yapamıyor. Seçim olmayınca Yargıtay’da 24 tane Yargıtay üyesi boşluğu devam ediyor. Ne zaman devam ediyor? Yargıtay, dünyanın en ağır iş yükünün, dosya yükünün altında ezilirken. Yargıçlarımız evlerinde gece gündüz, tatil bayram dinlemeden dosyaları çözmeye çalışırken ve kadro yetersizliğinden dolayı işler iyice artmışken, bütün bunlara rağmen geçen yıl binin üzerinde dosya zamanaşımına uğrayarak adalet yerine getirilmeden kapatılmışken, 24 tane Yargıtay üyesi bekleniyor, seçim engelleniyor. Kıyameti kopardık, biliyorsunuz ve en son olarak da bugün Genel Sekreterimiz Sayın Sav, Grup Başkan Vekilimiz Sayın Kemal Anadol ve Partimizin Anayasa ve Adalet Komisyonu üyeleri, hukukçu arkadaşlarımız Adalet Bakanından randevu istediler, üç dört gün önce randevu istediler. Bugün saat 12.30’da o randevuya gidecekler idi. Giderken sevindirici bir haber aldık. Sayın Adalet Bakanı, Hâkimler Savcılar Yüksek Kuruluyla temas etmiş ve seçimin 15 Nisanda yapılmasını karar altına almışlar. Ha şöyle, haa. Olması gereken bu, doğruyu yapalım. (Alkışlar) Kaçmanın, kaytarmanın imkânı yok, bunu taşımaz Türkiye. O güvenle bunu söyledik, o güvenle bu konuda çabalarımızı sergiledik. Hukuk fakültelerimizin dekanları, Danıştayımızın başkanı, Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulumuz, hepimiz hep beraber buna sahip çıktık ve bugün bu konuda bir taahhüt ilan edildi. 15 Nisan, yani çok geçtir, gönül ister ki derhal yapılsın. İşi epeyce uzatıyorlar, ama Adalet Bakanının sözüne güveniyorum ve 15 Nisanda bu seçimin yapılacağını umut ediyorum ve bunu olumlu bir gelişme olarak dikkatinize sunuyorum.

Aynı şekilde, bakın olumlu olmayan bir başka gelişme: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Türkiye’nin üye önerisi. Orada görevini yapan çok değerli bir yargıcımız var, Rıza Türmen. Çok sevilen, çok başarılı, saygın bir yargıç. Hükümet, işte dönem, süre bitmiş, yeni dönem için bir hâkim seçimi söz konusu, hükümetin aday önermesi lazım. Hükümetimiz aday önermiş, adaylardan birisi Rıza Türmen, iki isim daha var. O arada bir gazete, Danıştay cinayetinin azmettiricileri arasında yer aldığı iddiasına konu olan bir gazete “Sakın ha, bunu veremezsin” diye yayın yapmış ve hükümetimiz de, o gazetenin talimatı doğrultusunda Rıza Türmen gibi bu işi en başarılı şekilde yapan bir yargıcımızı listenin dışına çekmiş, başka üç kişiyi önermiş, şimdi onların arasından birisi seçilecek. Önerilenlere bakıyorsunuz, bunların her birisi, bu cumhuriyetle, Anayasamızla, yazılarıyla kanıtlanmış şekilde, tıpkı Başbakanlık Müsteşarı gibi problemi olan bir insan, onlardan birisi mesela orada. Bütün bunlar neyi gösteriyor arkadaşlar? İşte, bütün bunlar Tayyip Erdoğan’ın niçin cumhurbaşkanı olmaması gerektiğini gösteriyor. Aslında odur olay, aynı olay. (Alkışlar) Burada bu, bu şekilde kendisini göstermiş.

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız günlerde bir yandan yolsuzluklar, bir yandan iktidar mensuplarının çoluk çocuklarının birdenbire bir ekonomik atılım gerçekleştirme durumunda olduklarına ilişkin haberler hepimizin gündemini yakından meşgul etti. Türkiye, tabii bunları dikkatle izleyecek. Yani, basınımızda da çıktı. Gerçekten rahmetli Adnan Menderes’in Başbakanlığı sırasında yurt dışında eğitimini tamamlamış oğlu gelip bir arkadaşıyla bir iş kurmak üzere izin istediğinde Adnan Menderes’in söyledikleri, elli yıl önce söyledikleri, aslında bütün siyasetçilerin kulağına küpe olması gereken sözlerdir. Yani, elli yıl önceki Adnan Menderes’e bakınız, şimdi geldiğimiz noktadaki tabloya bakınız. Sadece bu dürüstlük, yolsuzluk, eş dost, aile kollama, devlet olanaklarını yakınlarına peşkeş çekme falan uygulaması bakımından değil, laiklik, cumhuriyet sevgisi, Atatürk sevgisi bakımından da, yani Menderes dönemini bunlarla mukayese ettiğimiz zaman arıyoruz, arıyoruz, bunu bilmenizi istiyorum. Gerçekten onu çok daha özletir bir noktaya koyacak bir anlayışın içine doğru bunların girdiklerine tanık oluyoruz.

Avrupa Birliği ile ilgili Roma Anlaşmasının imzalanışının 50’inci yıl dönümünü kutlandı. Tabii bu tören, aslında çok ibret verici bir tören oldu. Türkiye Başbakanı, Dışişleri Bakanı bu törenlere çağırılmadı. İki yıl önce çağrılmıştı, 2004’teki törenlere çağrılmıştı, ama şimdi çağırılmadı ve yayınlanan bildiride ne Türkiye’den söz ediliyor, ne genişlemeden söz ediliyor böyle bir manzara. Almanya Başbakanı elli yıl sonra bile Türkiye’nin tam üye olmasının söz konusu olmayacağını açık bir şekilde ortaya koydu, böyle bir tablonun içindeyiz. Yani, bu iktidar iş başına geldiği zaman Türkiye’nin önünde bir Avrupa Birliği geleceği duruyor idi, o perişan olmuştur. Yanlış yönetilmiştir ve Avrupa Birliği konusu bir fiyaskoya döndürülmüştür. Çok açık, çok net bir biçimde bu bir kez daha ortaya çıktı ve bugün, şimdi Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerine bu gerçekler karşısında nasıl yaklaşmak lazım, ne olacak durum, Gümrük Birliği ile tablo nedir bakanlar bunu tartışır hale geldiler.
Değerli arkadaşlarım, bu, Cumhuriyet Halk Partisinin bu konuda izlediği politikanın, zamanında yaptığı uyarıların ne kadar yerinde olduğunu gösterdi. Avrupa Birliği ile çok muhabbet tez ayrılık getirdi. Gereksiz, hak edilmemiş, temeli olmayan, oldu bitti havası, ciddiyetsiz, sorumsuz, gerçeklerden uzak bir yaygara Avrupa Birliği işini bugün çıkmaza soktu, sorumlusu da bunlardır. Avrupa Birliği yüzlerine gözlerine bulaştı, Türkiye’deki yolsuzluk işleri çığırından çıktı, ekonomi, işsizlik, tarımın, çiftçinin hali en büyük sorun olmaya devam ediyor, böyle bir tablonun içinde şimdi cumhurbaşkanlığı seçimini bir an önce arkamıza alalım ve yeni bir iktidar kurmak için Türkiye’de hepimiz bütün gücümüzle çalışalım diye bekliyoruz.

Hepinize sevgiler, saygılar sunuyorum, başarılar diliyorum. (Alkışlar)

Beraber ve Solo Şarkılar



Candan Erçetin'in hazırlayıp sunduğu Beraber ve Solo Şarkılar konser atmosferini ekranlarımıza taşıyor. Her hafta Türk müziğinin değerli seslerinden birini ağırlayacak olan Erçetin, sizin seçtiğiniz sarkıları da seslendirecek. Her çarşamba akşamı TRT 1'de buluşmak üzere.



BU HAFTA

Kısa dalga radyolardan, çıtırtılı 45'lik plaklardan, ışıl ışıl gazino sahnelerinden süzülerek kulaklarımıza yer eden nağmeler; aradan yıllar geçse de hiç eskimemiş, ezberimizden hiç silinmemiş o unutulmaz şarkılar… Ve o yıllar boyu o şarkılara sesiyle hayat vermiş bir büyük yıldız; Seçil Heper.

Türk müziğinin eşsiz sesi Seçil Heper, usta yorumculuğu ve üslubu kadar zerafeti, güzelliği ve sahne hakimiyetiyle de bir döneme imzasını atmış isimlerden biriydi. Tek kanallı siyah beyaz televizyonumuzun haftada bir yayınlanan eğlence programlarında ekrana çıktığında nefesler tutulurdu. Her yeni çıkan plağı, Türk müziği dinlenilen her eve mutlaka girer, defalarca dinlenirdi. İsmi hangi gazinonun neonlarında en tepeye yazılsa, o gazino günlerce dolup dolup boşalırdı.

Uzun süredir sahne ve albüm çalışması yapmayan Seçil Heper yıllar sonra geri dönüyor!

"Su Katılmamış" Türk Sanat Müziği ve Seçil Heper !

2006 yılında çıkardığı "En İyileriyle Seçil Heper" albümünde Seçil Heper, 1973-1976 yılları arasında seslendirdiği alaturka müziğin en güzel örnekleriyle bizi gazinoların ihtişamlı günlerine geri götürüyor, hafızalarımızı tazeliyor.

Gazinoların çok revaçta olduğu günlerde Ankara Radyosu'ndan sahnelere geçen Seçil Heper, gazino sahnesinde sadece sesi ve güzelliği ile değil, bir radyo sanatçısı olmasının verdiği bilgi ve terbiye ile de gönülleri fethetti. Uzun süredir müzik dünyasından ayrı olmasına rağmen hafızalardan hiç silinmeyen Seçil Heper'in bu albümünde popüler alaturka müziğimizin, "Yeşil Gözlerinden Muhabbet Kaptım", "Dargın Ayrılmayalım", "Gözlerin Bir İçim Su", "Bak Yeşil Yeşil" ve "Muhabbet Bağına Girdim" gibi, birbirinden eşsiz 19 şarkısı var. Üstelik şarkıların tamamı ilk kaydedildikleri haliyle, yani orijinal versiyonlarıyla yıllar sonra ilk kez CD formatında yayınlanıyor.

Letter to The Honorable Fabian Núñez



The Honorable Fabian Núñez
Speaker
California State Assembly
Sacramento, CA

Dear Mr. Speaker,

As an Iranian, it was with pride and admiration that I witnessed the courage my countrymen spontaneously demonstrated upon learning of the terrorist attacks of September 11, 2001 on America. On that day, thousands of Iranians took to the streets of Tehran, marching and holding candle light vigils through the night in sympathy and solidarity with the American people. While many around the world also showed their support on that terrible day, doing so in Iran was in direct defiance of the clerical oppressors of the Iranian people who continue to deny freedom, human rights and basic dignity in my homeland.

It is, of course, no secret that Iran’s clerical regime has long been one of the major state sponsors of global terror. While its fanaticism and support for global militancy makes this regime a threat to all, it is my compatriots who are the first real victims of the regime’s violence and terror as evident in the regime’s consistent top ranking among the most flagrant violators of human rights.

Just a few weeks ago, the regime brutally crushed a peaceful demonstration by striking teachers seeking back pay and better wages. Their thugs used clubs to break up the protest and attack the demonstrators, most of whom were women. Earlier this month, the regime violently dispersed another peaceful demonstration in Tehran, slashing the bodies and breaking the skulls of Iranian woman, young and old, who were simply marking the international day for women’s rights. Sadly, such ruthless brutality is not isolated in Iran today. Several months earlier, the world watched in horror as the regime used an iron fist to bust, arrest, torture and slash the tongue of union leaders as Tehran bus drivers went on strike for better wages.

These cycles of bloody repression are all too common in Iran, and indeed have been since the advent of the clerical regime in 1979. While the United Nations is now ready to stand together against the regime’s pursuit of nuclear weapons, I continue to call upon the good-hearted and freedom loving people of the world to pay a higher measure of attention to the viciousness of this regime against its own people. For if it were not for domestic oppression, Iranians would rise up against this theocracy and the world would no longer have to worry about terrorism or weapons of mass destructions from Iran.

Mr. Speaker, I am writing you in support of the Iran divestment legislation (AB 221) calling for the divesting of your state’s public retirement funds from businesses benefiting the suppressive militant clerical regime of Iran. This act will hearten Iranians by demonstrating Californian’s solidarity with their plight and national struggle against tyranny, injustice and suppression. Just as men and women of conscience around the world employed similar tactics and stood arm-in-arm against South Africa’s evil apartheid in the 1980s, I am asking the good people of your great state to set a moral example and fuel the hopes of my compatriots about the good that can come from such acts of conscience.

As an advocate of a campaign of non-violent defiance against the clerical regime, I have repeatedly rejected the option of violence and war against my homeland. Instead, I have called on the international community to side with the Iranian people as they strive to bring about a democratic alternative to the current autocracy ruling them. The Iran Divestment Legislation will be a shining example and a great way to demonstrate solidarity with 70 million Iranians seeking freedom, democracy and a better life. Through the democratic institutions with which your great state is blessed, please send a powerful message to my compatriots about freedom and justice.

Respectfully,

Reza Pahlavi

Saturday, March 24, 2007

Notes on Jewish passion

1.
A beautiful spring day might not be the perfect time to contemplate theoretical questions, but attending the Jewish Funders Network conference in Atlanta, one is forced to think about this elusive subject: Is passion the new obligation?

The organizers of this gathering framed the question in a clearer yet not less headache-inducing manner: Where does one's commitment to "funding Jewish" come from? Is personal passion redefining Jewish obligation?

And so, for three days, the conference was supposedly debating this issue, but frankly, there was no real debate. What drives most of the people here, especially the young funders of Jewish activities, is more passion than obligation. As Leon Botstein amusingly described it in the closing session: This is no longer an era in which people take pride in hating the synagogue they attend and to which they belong. If you don't make them love your institution they will not attend.

2.
Are passion-driven activities good or bad for the Jewish people? Many here honestly think that it is not a question of importance. A Jewish philanthropist, I've learned, has to deal with realities, solve problems, built on all things that can be done. And as Mark Charendoff, JFN's president, said in his annual message (quoting his late father): If money can solve it, it's not a problem.

Bottom line: If passion is the new obligation, one is obligated to create passion. That is, if he wants to be of value to the Jewish people, a desire all funders who came to this conference share.

3.
There is, of course, some cause for worry regarding these new trends (and one can't declare himself to be a Jewish funder without sometimes worrying). In the JFN last year, it was Plug and Play Judaism. This year's theme was a continuation of the same direction. In many cases there trends can be negatively described as Jewish individualism trumping Jewish community. Being Jewish became cool and fashionable, but it also became very different. Or maybe it's fashionable because it's different?

4.
The list of topics discussed here is the one tackled at every Jewish convention: Jewish identity, intermarriage, Israel-Diaspora relations, Tikkun Olam. Are you bored already? It was actually quite interesting. Maybe the practical ending is what made it so. Last year, blogging from the JFN conference in Denver, I concluded my remarks in a way that can be repeated here unchanged: "I'd like to think that these people really care about the issues they contribute to so generously, and the conference convinces me that they do. They immerse themselves in substance, admirably and somewhat naively. It's like a Boy Scout camp, with lots of money waiting to be distributed at the end, but only after we solve some intriguing questions."

5.
Now for some quick remarks on the issues discussed in the conference, with the first being the most profound - identity: People still find it hard to explain why it is that they want to support Jewish continuity in all shapes and forms. Unpredictably, it was Yossi Beilin, the Israeli politician, who had the answer I liked the most, because it leaves no room for further debate. He is for Jewish continuity because he is Jewish - because it is his "tribe". As he describes it, it sounds more like an instinct than anything else.

6.
Israel: There's clearly a problem in the relationship, but apart from repeating the birth-right-is-a-wonderful-program mantra, no one seems to have a solution (Beilin is pushing for the establishment of a Jewish-American-Israeli committee, but I'm not sure we really need more committees).

Analyzing the reason for the growing gap between the communities is easier than offering a solution: Israelis are pre-occupied with their own problems and aren't interested in American Jews; American Jews want to define their identity independently and without the need to refer to the self proclaimed "senior partner" in this enterprise.

7.
Tikkun Olam: In a Jewish American gathering one can't get enough of it. This is the role with which American Jews identify most easily. It can sometimes make them seem ridiculous and overly naive to the cynic eye, but it can also be moving and powerful. And strangely enough, it does not only make them redefine their Jewish identity and values, but also redefine Zionism and send it back to the days of Achad Ha'am and to the image of the desired Israel as a country that would be a shining example to the world - and not just the place securing the future of the Jewish people.

Anne Heyman, receiving a prize for the most impressive project she is currently building in Africa - a youth-village for the orphans of Rwanda manned by Israeli Ethiopians - stated as much, and more than once: "To me," she said, "this is the fulfillment of Zionism."

A note to the suspicious reader: I was invited to this conference as a speaker. The organizers covered the cost of my flight and hotel (well, I certainly hope they did).

By Shmuel Rosner Chief U.S. Correspondent of Haaretz

Genel Başkan Baykal; “Sayın Öcalan’ Demiş Bir İnsan, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Olur mu? Sancak Onun Önünde Eğilir mi?”


-“Kelle demiş şehitlere. En büyük iftiharımız bizim. 70 milyon adına en büyük fedakarlığı yapmışlar, canlarını vermişler, derin bir şükran duygusu, saygı duygusu içinde olmamız lazım. Tüylerimizin diken diken olması lazım. Şehit sözünün hepimizi ciddi şekilde etkilemesi lazım. Kelle diyor, kelle aldı diyor”

-Başbakan Cumhurbaşkanı Olmaz, olmayacak, olmayacağını kendi görecektir. Başkomutan olacak, Türk bayrağı onun önünde eğilecek. Yargıyı bunun eline vereceğiz Anayasa Mahkemesini tayin etme yetkisini, üniversitelere rektör atayacak organı belirleme yetkisini, üniversite yönetimlerini, gençliğimizi emanet edeceğiz. Yargıyı, hak, adalet duygumuzu emanet edeceğiz bunun oluşturacağı kadrolara. Böyle bir şey olmaz, mümkün değil.”

-“Sen kelle diyeceksin şehide, öbürüne sayın diyeceksin, Hikmet Yar’ın önünde diz çökeceksin. Yasin El Kadı’ya Ben kefiliyim diyeceksin. Böyle bir Cumhurbaşkanı olur mu Türkiye’de? Olmaz, olmayacağını görür herkes.”

-“Aday olursa seçilme riski vardır. Aday olursa seçilir. O nedenle aday olmaz. Aday olmayacaktır”

-Aday yok demek, aday benim demektir. Aday söylenmediği zaman aday Başbakandır. Çünkü söylenmesine gerek yok, artık belli. Ama aday ismi çıkmaya başladığı anda, artık Başbakanın dışında bir arayış başladı demektir”

“Başbakan ‘Dağıtırım ben burayı’ diyen bir külhanbey gibi. Milletten özür dileyeceğine hakaret ediyor”

-“Barzani karşısında dut yemiş bülbül gibi. Talabani karşısında sesi soluğu çıkmıyor. Apo’ya sayın diyor, ‘50 yıl sonra bile üye olamazsınız’ diyen Merkel’e ağzını açıp cevap veremiyor, bize hakaret ediyor”

-“İstanbul Kartal’da işi 12 trilyona alıyor 6 trilyona devrediyor. Kim bu? MVM. MVM ne? Bu vakfın bir üyesi. O vakıf ne? Başbakanın, İçişleri Bakanının, diğer bakanların, diğer kişilerin o kadronun içinde bulunduğu bir vakıf.”

-“Yargı ağırbaşlı bir kurumdur. Yargı çok konuşmak istemez, siyasete girmek istemez, kendi hakkını talep ederken de mahcuptur bunu anlayışla karşılamak lazım. Benim içimden de bir tepki gösterilsin demek geçer ama, anlamaya çalışıyorum yargıyı da”

-Başbakan sen iktidar olamadın diyor. Doğru. Peki, Sen iktidar oldun da ne oldu? Türkiye’nin borçlarını 150 milyar dolar arttırdın.Türkiye’nin sokaklarında yaşanamaz hale gelindi. İstanbul’da son 2,5 ay içinde 11 otobüs yakıldı. Türkiye sıfır terörle size teslim edildi, terör Türkiye’nin en ciddi sorunu haline geldi. Havuzlar kuruldu, göz göre göre yolsuzluklar yapılıyor”



Genel Başkan Baykal’ın CNN TÜRK’e açıklamalarının tamamına www.chp.org.tr’den ulaşılabilir. Ayrıca gazetecilere e-posta olarak gönderildi.


Yavuz OĞHAN- Ankara’dan karşınızdayız. Yerimiz Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi. Herhalde yerimizi söyledikten sonra konuşacağımız konuyu tahmin etmek zor olmayacak. Ankara çünkü son dönemde artık Cumhurbaşkanlığı seçiminden başka bir şeyi konuşmuyor, tartışmıyor diyebiliriz. Çünkü muhalefetle iktidar arasındaki diyalogda bu konuda netleşiyor, sertleşiyor, eleştiriler, karşılıklı suçlamalar var. Cumhuriyet Halk Partisinde de CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal’a biz konuk olduk aslında. Sizde bizim yayınımıza konuk oldunuz.


Deniz BAYKAL- Hoşgeldiniz.

Yavuz OĞHAN- Çok teşekkür ederiz. Üslup sertleşiyor 25 gün kaldı Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin başlamasına. Ana muhalefet partisiyle iktidar partisi arasında çok sert suçlamalar hatta var. Ne diyorsunuz bu tansiyon nereye kadar yükselir?


Deniz BAYKAL- Siyasi hayatın içinde doğal olarak tartışmalar var, gergin tartışmalar var. Bunları doğal karşılamak lazım. Tabi üslup bozulması işi ayrı. Biz önemli şeyler söylediğimizi düşünüyoruz. Söylediklerimizi belgeyle ortaya koyuyoruz. Böyle bir değerlendirmeye muhatap olmak tabi çok acıdır bunu anlıyorum. Ama bizim görevimiz muhalefet partisi olarak belgelere dayanan, önemli yanlışlıkları ortaya koymaktır. Bu yanlışlıklar karşısında Sayın Başbakan cevap vereceğine hakaret etmeyi tercih ediyor.


Yavuz OĞHAN- En önemli tartışmada Sayın Abdullah Öcalan’a Sayın ifadesinin kullanılıp kullanılmadığı meselesiyle ilgili. Siz bu iddiayı dile getirdiniz. Dünde Sayın Başbakan konuşmasında dedi ki, bizim teröristle, terörle mesafemiz bellidir, herkes bunu bilir dedi.


Deniz BAYKAL- Bunlar tabi bunun cevabı değil. Ortada somut bir iddia var. Başbakanın Türkiye’yi 15 yıl çok acı bir iç mücadeleye sürüklemiş olan ve 30 bin kişinin kanları elinde bir leke olarak duran kişiye Sayın dediği ortaya çıktı. Bizde sorduk dedin mi, demedin mi diye. Dedim, ya da demedim demiyor Sayın Başbakan hakaret ediyor. Buna verdiği cevapların hiçbir geçerliliği yoktur. Ne kendisinin, ne yardımcılarının. Hele Dışişleri Bakanına böyle bir şey yok demiş olmasını hiç yakıştıramadım. Çünkü diplomatlık gerçekleri ifade etmeme mesleği olarak anlaşılmamalıdır. Hele millete karşı hiçbirimiz yalan söyleyemeyiz. Ortada böyle bir iddia var. Canım önemli değil ne olmuş falan demek mümkün değil. Bu milleti çok yakından ilgilendiren bir olay.


Yavuz OĞHAN- Siz dinlediniz mi bu sesi?


Deniz BAYKAL- Evet. İsteyen varsa size de dinletebiliriz. Yani burada bu sesler.


Yavuz OĞHAN- Geneli kaç dakikalık bir kayıt. Geneline baktığınız zaman böyle bir ifade çok rahatsız bir noktada.


Deniz BAYKAL- Gayet tabi canım çok açık. Yani buradaki mesele şu; siz bir kere de değil, iki kere söylemişsiniz. Yani bir dil sürçmesi değil. Olabilir çok kibar bir insandır, ağzından bal akıyordur, herkese sayın sayın diyordur rahmetli Ecevit gibi. Bunun en güzel örneği bildiğiniz gibi Sayın Bülent Ecevit’ti, rahmetli Bülent Ecevit’ti. Yani öyle birisi olursunda, yanlışlıkla bir dil alışkanlığıyla demiş olursun. Bir kere dersin düzeltirsin. Böyle bir şey yok. Arada zaman farkıyla iki kere tekrar aynı ifadeyi kullanıyor. Bu tabi hiçbir şekilde geçiştirilecek bir olay değildir. Başbakana sorduğunuz zaman canım eski defterleri karıştırıyorlar diyorlar. Bunun 2000 yılında olmasıyla 2007 yılında olması arasında bir fark yoktur. 2000 yılında da Öcalan aynı Öcalan’dı.

Yavuz OĞHAN- Terörist, terörist başı gibi başka ifadeler var mı konuşmada? Dinlediğiniz için soruyorum.


Deniz BAYKAL- Hayır, hayır. Öyle bir şey duymadık. Sadece iki defa sayın diye bahsediliyor.


Şimdi bu tabi insanı çok rencide ediyor, milleti çok rahatsız ediyor. Hepimizi rahatsız ediyor, haklı olarak rahatsız ediyor. Niye rahatsız ediyor? Canım kim olduğu belli, kimliği belli. Ona sayın demek onunla kendini tarif etmek anlamına gelir aslında. Yani bize saldırıyor. Ama sen sayın dediğin zaman onunla kendini aynı tarifin içine yerleştiriyorsun demektir. İnsanlar birbirlerine niye Sayın der? Çünkü herkes benim kadar saygıdeğerdir diye. Şimdi ona bu şekilde yaklaşırsan böyle bir şey olabilir mi? Bu 7 yıl önce oluyor. 7 yıl önce olmuş, 5 yıl önce olmuş. Olduğu zamanda aynı vaziyetti, şimdi aynı vaziyet. Niye şimdi çıkıyor? Cumhurbaşkanlığı seçimi. Valla hiç bilmem. Şimdi çıktı biz yeni gördük. Biz yeni gördük bunu, gördük ve tepkimizi gösterdik.


Yavuz OĞHAN- Nasıl ulaştı size?


Deniz BAYKAL- Ortada, bütün basında var canım. Basında var, sizlerden geldi. Sizin arkadaşlardan geldi. Bu tabi böyle geçiştirilecek, yok sayılacak bir olay değil. İnsan şunu sorma gereğini duyuyor. Hangi anlayışla, hangi zihniyetle bunu demeye içini yatırabilir bir insan. Yani nasıl içi acımaz sayın derken oraya. Çünkü o 30 bin kişinin kanı üzerinde o insanın. Ona sayın demek, hangi duygudan yoksunluktur, hangi anlayıştır ve bunun yol açacağı tepki nedir? Bunun hesabını insanın yüreğinde hissetmesi lazım. Ortaya çıktıktan sonra açıkça çıkıp cesur bir insan olarak, söyledim yanlış yapmışım, özür dilerim, bir dil sürçmesi, bilinçsizde oldu falan özür dilerim demesi lazım. Özür dilemek zorunda. Bir şey söylemiyor. Bunu yok kabul edeceğiz, efendim geçmiş olaylarmış. Geçmişinde hesabını soracağız. Sen üç yıl önce bir cinayet işlemiş olsan şimdi ortaya çıksa işlediğin cinayet bunun hesabını senden sormayacak mıyız? Bu değerlendirilmeyecek mi? Bu çok doğal bir şey. Şimdi gördü millet. 70 milyon şimdi fark etti ve şimdi rencide oldu, şimdi kırıldı, bu tepkiyi gösteriyor. Buna karşı sergilenen tavır maalesef cevap vermek değil, özür dilemek değil, izah etmek değil tam tersine bunu savsaklayıp karşı tarafa hakaret etmek, saldırmak şeklinde ortaya çıkıyor.


Yavuz OĞHAN- Seçim istismarı gibi bir değerlendirme vardı Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül.


Deniz BAYKAL- Bu söylenmiş bir laf Yavuzcum. Yani söylenen bir laf ortada. Bunu söyleyenin kim olduğu ortada. Onun için söylüyor, bunun için söylüyor. Canım herkes her şeyi söyler. Sen söyledin mi, söylemedin mi ona cevap ver. Çok açık. Söyledim ama şöyle söyledim. Bunu söylemiyor, kaçıyor, hakaret ediyor, işi sislendirmeye çalışıyor, ortalığı birbirine katıyor. Dağıtırım ben burayı diyen bir külhanbey gibi. Öyle bir şey olur mu? Sen cevabını ver bunun. Bunun cevabını vermekten kaçamaz Sayın Başbakan. Bunun cevabını vermek zorundadır. Söyledin mi, söylemedin mi? Bak kaset burada. Bu kasette burada. Bunu Dışişleri Bakanı inkar ediyor, başkaları inkar ediyor.


Yavuz OĞHAN- Gönderdiniz mi kaseti?


Deniz BAYKAL- Grup Başkanvekilide kasetler delil sayılmaz diyor. Biz mahkemeye seni vermedik. Verenler var, mahkeme onu takdir eder. Ama ben delil sayılsa da, sayılmasa da sen söyledin mi, söylemedin mi kardeşim? Bu onun Türk milletinden özür dilemesini gerektiren bir durumdur. Tabi burada sıkıntı birde şuradan geliyor. Başbakanın bu konularda gevşek bir tutumu olduğunu biliyoruz. Yani çok açık, çok net bir olay. Maalesef birbiri ardından milleti çok rahatsız eden bu istikamette benzer yanlışlıklar yaptı. Ne yaptı mesela? Bir süre önce terörle mücadele yasasının 6. maddesine Apo’nun tahliyesini gizlice sağlayacak bir maddeyi koydu. Bunu biz yakaladık, Cumhuriyet Halk Partisi olarak. Üzerine yürüdük, hık mık dediler çıkarıverdiler maddeyi. Çünkü o orada kaldığı zaman bu böyle işleyecekti. Şimdi bu görülüyor. Apo karşısında bir milletin tavrını paylaşamadığını görüyoruz Başbakanın. Milletin tavrından farklı bir tavrı var. Yani söylemi buna çok elverişli bir söylem. Alt kimlik, üst kimlik dedi. Orada toplantılar yaptı, bunlara olumlu sıcak mesajlar gönderdi. Onların sırtını sıvazlamaya çalıştı, ilişkiler kurdu. Yani böyle bir ilişki düzeninin içinden geçiyor. Ve şuanda Türkiye’ye en ağır haksızlıkları bunlar yaptığı zaman ağzını açmıyor, cevap vermiyor ama biz özür dile dediğimiz zaman bize hakaret ediyor. Barzani karşısında dut yemiş Bülbül gibi. Talabani karşısında sesi soluğu çıkmıyor. Apo’ya sayın diyor, bize hakaret ediyor. Böyle bir şey olur mu? Merkel’e ağzını açıp cevap veremiyor. Almanya’nın Dışişleri Bakanı,50 yıl sonra bile tam üyelik yok diyor, ona cevap veremiyor. Bize dışişleri bakanı bu doğru değildir diyor. Böyle siyaset olur mu? Siyaset doğruluk temelinde olacaktır.


Bakın bunu söyledik bize çok kızdı, söylemedik laf bırakmadı. Ne diyor benim hakkımda? Eski defterleri karıştırıyor diyor ya, eski defter falan değil bu söylenmiş bir laf. Efendim sen de diyor aynı parlamento HEP’lilerle aynı parlamentonun içinde bulundun işte belge diyor. Belge dediği ne? Meclis albümü. Meclis albümünde işte 550 kişiden birisi olarak bende bulunmuşum, başkaları da bulunmuş. Yani bunun bizimle ne alakası var. Biz bu konuda çok açık, çok net, çok tutarlı bir çizgiyi götürüyoruz. Ben ta bütün siyasi hayatım boyunca fevkalade duyarlı olmuşumdur bu konularda ve bu HEP’le SHP’nin işbirliğini daima karşı çıktım, eleştirdim, benimsemedim. O işbirliğini yaptıktan hemen sonra partiden ayrıldım. SHP’den ayrıldım Cumhuriyet Halk Partisini kurdum. 1992 yılında Cumhuriyet Halk Partisi kuruldu. 1991’de seçim yapıldı onlar geldi biz Cumhuriyet Halk Partisini kurduk ve ayrıldık. O zamandan buyana Cumhuriyet Halk Partisiyiz. Cumhuriyet Halk Partisinin bu konudaki çizgisi ortadadır. Daha önceki siyasi dönemde benim çizgim ortadadır. Hiçbir zaman Türkiye’yi bölmeye yönelik hareketlerin kesinlikle bu süreçte daima karşısında yer almışımdır.


Yavuz OĞHAN- Bu süreçte eski biraz daha çok tartışılacak gibi görünüyor. Sizde herhalde Sayın Öcalan ifadesinin izah edilmesi için uğraşacaksınız.


Deniz BAYKAL- Tabi, tabi.


Yavuz OĞHAN- Dün yine Başbakanın açıklaması sırasında bir ifade dikkat çekiciydi, bir belge gösterdi Erol Çakır’ın hazırladığı belge, örtülü ödeneğin başındaki isimle ilgili olarak. Bu belgeyi nereden buldu CHP. Gizli belge bu nasıl buldu diye sordular. Nereden buldunuz?

Deniz BAYKAL- Herkesin elinde. Başbakan soracak soru arıyorsa sorması gereken soru.


Yavuz OĞHAN- Savcıları da göreve davet etti çünkü.


Deniz BAYKAL- Evet. Etsin, incelesinler, araştırsınlar. Yani bu ortada dolaşıyor bu belgeler. Ortada hazırlanmış olan raporlar var. O raporların içinde. O raporlar ortalıkta. Yani bu artık belgenin aslını inkar edemiyor bu niye ortaya çıktı diye şikayet ediyor başbakan. Başbakana bu yakışır mı?


Yavuz OĞHAN- Dedikodu dedi zaten.


Deniz BAYKAL- Dedikodu olur mu işte belge burada. İstanbul Valiliğinin zamanın İstanbul Belediye Başkanı hakkında havuz kurduğuna ilişkin tespiti, iddiası. Bu iddia ne oluyor sonra? Mülkiye müfettişleri tarafından inceleniyor. Hesap uzmanları tarafından inceleniyor. Hesap uzmanları evet burada vergi yolsuzluğu yapılmıştır diyor. Mülkiye müfettişleri bu ciddi iddiadır diyor. Dava açılmalıdır diyor. Belediye başkanlarının koruması var biliyorsunuz. Hemen dava açılamıyor. Dava açılabilmesi için süreç başlıyor. İş Danıştay’a kadar gidiyor. Danıştay’ın kararı var. Danıştay evet dava açılmalıdır diyor. Dava açılıyor, ondan sonra DGM’ye mi gidecek, ağır cezaya mı gidecek o çalkantı içinde DSP’nin af yasası çıkıyor DSP affı ve o af yasasının imkanı ve o arada da iktidar değişikliği oluyor. Bunlar iktidara geliyor. İktidarın olanakları kullanılıyor. Gerekli perdeleme, kaydırma, dağıtma operasyonları maalesef yargımız iktidarlara bu bakımdan karşı bir takibatı götürecek noktaya gelebilmiş değildir. Üzüntüyle bunu tespit ediyorum. Çünkü elinde çok ciddi yetkiler vardır bakanlığın. Bu yetkiler acımasızca kullanılıyor. Hala kapanmamıştır Başbakanın dosyası ama yanındakileri kurtarmaya yönelik süreç işletilmiştir. Ortada raporlar var, ortada ciddi iddialar var ve ilk kez bir resmi belgeye İstanbul belediyesinin havuz kurduğu kayda geçiyor. Bu havuzda paralar toplanıyor. Bu havuz siyasi amaçla kullanılacak herkes biliyor ifadeler var. Çeşitli kişilerin ifadeleri var.


Şimdi bakınız bu havuz nasıl işliyor? Şimdi şuanda da var.


Yavuz OĞHAN- Şuanda nerede? Ankara’da, İstanbul’da.


Deniz BAYKAL- İstanbul’da. Bakın çok açık size söylüyorum. Kartal’dan bir boru döşeme işi ihale edildi bir süre önce. O meşhur MVM diye bir vakıf var.


Yavuz OĞHAN- Rogar skandalı.


Deniz BAYKAL- Evet rogar skandalına adı karışan. Yani bunlar Başbakanında içinde bulunduğu, diğer bakanlarında, İçişleri Bakanının da içinde bulunduğu bir kadronun kurduğu bir vakıf. O vakfın içinden birisi gidiyor İstanbul belediyesinden her türlü ihaleyi rahatlıkla alıyor. En büyük ihaleleri alıyor. Şimdi bir tanesini söylüyorum size. Bu Kartal’daki o boru, çekme boru döşenmesiyle ilgili ihaleyi alıyor 12 trilyona. Ama bunu yapacak makine parkı yok, uzmanlığı yok, buna göre kadrosu yok. Ama almış ihaleyi.


Yavuz OĞHAN- MVM şirketi, aynı şirket.


Deniz BAYKAL- Evet alıyor, başka bir şirkete Türkiye’nin bu konuda en iddialı şirketine, uluslararası boru döşemeciliğinde kendisini kabul ettirmiş bir önemli şirkete 6 trilyona devrediyor. 12 trilyona alıyor 6 trilyona devrediyor. Kim bu? MVM. MVM ne? Bu vakfın bir üyesi. O vakıf ne? Başbakanın, İçişleri Bakanının, diğer bakanların, diğer kişilerin o kadronun içinde bulunduğu bir vakıf. O vakfın içinden bir kişi hiç uzmanı olmadığı bir alanda 12 trilyonluk işi alıyor, uzman şirkete 6 trilyona emanet ediyor.


Şimdi başka neler yapılıyor? Türkiye’nin önemli ihaleleri var, çok büyük, ciddi ihaleler. Bu ihaleye birisi giriyor bir şirket. O işi yapacak olan şirket. O konuda uzmanlaşmış, yaptığı işler var. İşi alma noktasına geldiği zaman ona diyorlar ki, sen bir konsorsiyum kur, sen yalnız başına bu işi götüremezsin senin yanına şu şirketi de verelim, şu kişileri de verelim onlarla beraber çalış. Peki diyor mecburen ve o bütün işin diyelim %20’sini, 25’ini talep ediyor. Bu karşılıklı kabul ediliyor. Yaptığı hiçbir şey yok. İşi yapan öbür firmadır ama o %20 – 25 havuza gidecek olan kaynağı akıtıyor.


Yavuz OĞHAN- Kartal’la ilgili mesela suç duyurusunda bulunmayı düşünüyor musunuz?


Deniz BAYKAL- Ortada, yani bunu bir gerçek olarak söylüyorum kamuoyuna. Bu hiçbir ne cevabı verilebiliyor ne bir şey oluyor. Bizim ne söylüyorsak belgeli, ne söylüyorsak ciddi. Şimdi bunu takip etmesi gereken duyuyor işte, savcılar duyuyor, başkaları duyuyor, hükümet duyuyor, kim soruşturacak, kime karşı soruşturacak, neyle soruşturacak? Görmüyor musun daha Yargıtay belki birazdan konuşma imkanını buluruz. Yargıtay’a üye seçemiyor, Danıştay’a üye seçemiyor. Yargı sistemi mefluç, tıkanmış.


Yavuz OĞHAN- Şimdi yeri gelmişken konuşalım. Hakimler Savcılar Yüksek Kurulunun bir seçim sıkıntısı var. Bu biraz siyasi yönünün ağırlık kazandığını gösteriyor mu sistemin?


Deniz BAYKAL- Çok açık, hiç tereddüt götürmez. Bakınız Türkiye’de yargı o kadar yüklü ki çalışamaz halde. Dünyanın en çok dosyasıyla uğraşmak durumunda kalan Yargıtay’ı bizim Yargıtay. Hakimlerimizin gecesi gündüzü yok. Pazarı tatili yok ve her birisi muazzam, insan üstü bir çabayla dosyaları görmeye, adalete hizmet etmeye çalışıyorlar. Bütün bunlara rağmen daha yeni ilan edildi 2006 yılı sonunda binin üzerinde dosya zaman aşımından dolayı değerlendirilemeden kapandı. Yani adalet verilemedi. Şimdi Yargıtay’da 24 tane, 23 tane boşluk var. 23 tane hakime ihtiyaç var ve yasaya göre 20 gün içinde bir boşluk olduğu zaman seçim zorunlu. Ne 20 günü Ağustos dan buyana bu kadar zaman geçti hala hiçbir şey yapılmadı. Niye yapılmıyor? Çünkü bunu seçecek olan bir organ var Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu. Bu kurul siyasi talimatla seçim yapmayı reddediyor. Eline liste veriliyor. Deniliyor ki, şunları şunları yap, kontenjan ver. Sen istediğin birkaç kişiyi seç, benimde bak talimat var bizim şu şunu istiyor, bu bunu istiyor bunu koyacaksın. Bunlar diyor ki, ne münasebet ortada bakarız dosyalara kim hak ediyorsa onları seçeriz. Hayır seçemezsin. Şimdi seçtirilmiyor. Siyasi taahkum altına alma çabası içinde maalesef seçim yaptırılmadı, hala yaptırılmadı, bakan dışarıda. Türkiye’de dayanamadı Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu toplandı, iki haftadır toplanıyor ve tutanak tutuyor seçim yapamıyoruz diye. Bu suç, anayasa suçu. Anayasa seçimi öngörüyor ve o yapılmıyor. Bu Yargıtay’da böyle, Danıştay’da böyle, Sayıştay üyeleri seçilmiyor. Niye? Çünkü Sayıştay üyelerini beğenmiyor AKP’liler.


Yavuz OĞHAN- Yargıtay gerekli tepkinin geldiğini düşünüyor musunuz? Mesela Yargıtay, Sayıştay, Danıştay bu konuyla.


Deniz BAYKAL- Tabi yargı ağırbaşlı bir kurumdur. Yani yargı çok konuşmak istemez, siyasete girmek istemez, kendi hakkını talep ederken de mahcuptur bunu anlayışla karşılamak lazım. Tabi benim içimden de bir tepki gösterilsin diye söylemek geçer ama anlamaya çalışıyorum yargıyı da. Yani onlar konuşmazlar. Kendileriyle ilgili konularda da konuşmazlar. Ama bilmenizi isterim ki, kiminle konuşsanız içi kan ağlıyor. Çok üzüntü içindedir. Şimdi düşünün bunu organize eden kişi yarın Cumhurbaşkanı olacak. Cumhurbaşkanı olduğu zaman Anayasa ona doğrudan yetkiler veriyor. Şimdi o Hakimler Savcılar Yüksek Kurulunun yetkisini kullanmasını engelliyor. Yarın onu kendisi yeniden tanzim edecek. Tanzim ettikten sonra seçtirecek. Bu iyi bir gidiş değil. Bu yanlış. Buna karşı toplumun tepki göstermesi lazım. Bu bir rejim krizidir. Bir demokrasi krizidir. En çok kullanılan sözlerden birisi demokrasi ama demokrasinin en ciddi darbe yediği olaylardan birisi bu yargı bağımsızlığının göz göre göre siyasi taahküm altına alınmak istenmesidir.


Şimdi bütün bunlar oluyor, biz bunları söylüyoruz. Başbakan müthiş tepki gösteriyor, kızıyor, hakaret ediyor. Yani bize hakaret ediyor. Bana diyor ki, iktidara gelmedin zaten sen. Doğru. Yani ben demokrasilerde muhalefetinde şerefli bir görev olduğu, bir milli görev olduğu anlayışı içindeyim.


Yavuz OĞHAN- Türkiye’de iktidar değil, muhalefet sorunu var dedi dün Sayın Başbakan.


Deniz BAYKAL- Anladım. Yani muhalefet toplumun saygıdeğer bir görevidir, demokrasinin saygıdeğer bir kurumudur ve biz onu yapıyoruz. Bizi de buraya millet getirdi. Milletin kararıyla geldik. Sen iktidar oldun da ne oldu? Türkiye’nin borçlarını 150 milyar dolar arttırdın. Yakın bir zaman içinde 2002’de devraldığı Türkiye’nin iç ve dış borçları iki katına çıkacak, çıkmak üzere, yaklaştı. Aldığı borçları bu 4,5 – 5 yıl falan tamamlandığı zaman büyük bir olasılıkla iki katına çıkarmış olacak. Borçlarını arttırdın Türkiye’nin. Türkiye’nin sokaklarında yaşanamaz hale geldi. Şu İstanbul’un haline bakın. İstanbul’da son 2,5 ay içinde 11 tane otobüs yakıldı. İstanbul’da kadınlar, yaşlılar, çocuklar ve erkekler güven içinde sokakta dolaşamaz haldeler. Yani Esenler’e otobüs işletilmesi yapılamıyor, Esenler’in yanına kadar geliyor otoyoldan, oradan güvenlik şeridine geçiyor otobüs, güvenlik şeridini de boşaltıyor ve insanlar otoyola dökülüyor. Diğer insanlar, binmek isteyenlerde otoyolda bekliyor, otoyolda otobüse biniyor. Otobüs Esenler’in içine giremiyor. Sizin elinizde oluyor bu. Türkiye sıfır terörle size teslim edildi, terör Türkiye’nin en ciddi sorunu haline geldi. İstanbul yaşanmaz kent haline geldi. Buralarda havuzlar kuruldu, göz göre göre yolsuzluklar. İstanbul’da kaç tane imar değişikliği yapıldı ve yeşil sahalar, okul alanları, cami alanları ben üç tanesini biliyorum. Cami alanları inşaata, ticarete, ranta dönüştürüldü. Hepsi bunlar orada oluyor.


Yavuz OĞHAN- Seçim yaklaşıyor, zaten bu meseleleri çok konuşacağız. Bizimde program içinde bir küçük ara vermemiz gerekiyor. Bu aradan sonra Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili tahmininizi ve tespitlerinizi konuşmak istiyoruz. Kısa bir aradan sonra birlikte olacağız.


Yeniden birlikteyiz, Cumhuriyet Halk Partisindeyiz CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal’la Cumhurbaşkanlığı sürecindeki tartışmaları konuşuyoruz. Efendim Başbakanın dün yönelttiği suçlamalar ve eleştiriler vardı. Sizin AKP’ye ilişkin eleştirilerinizde, suçlamalarınızda vardı. Bir süredir Cumhurbaşkanlığı konuşuluyor. Elbette Türkiye’de çok önemli bir seçim, 25 gün sonra bir süreç başlayacak. Belki de 1,5 ay sonrada bitecek. Bu seçim sürecine ilişkin sizin bir takım açılamalarınız var. Önce bir kitapçık hazırladınız, Başbakan Tayyip Erdoğan neden köşke çıkmaması gerektiğini kendi pencerenizden anlattınız. Daha sonra son yaptığınız grup toplantısında çıkmayacak, en iyi beni başbakan anlar dediniz. Ne demek istediniz, nereden bildiniz çıkmayacağını Başbakan Tayyip Erdoğan’ın köşke?


Deniz BAYKAL- Evet sizinde işaret ettiğiniz gibi uzun bir süreden beri Sayın Başbakanın Cumhurbaşkanı adaylığı konusu konuşuluyor. Biz bu konuda bir öncü görev yaptık. Önce toplumu uyardık Cumhurbaşkanı olma niyetindedir bunu görüyoruz dedik. O zaman pek buna itibar eden olmadı. Başbakanın politikası da zaman kazanmak, toplumu bu konuda bir duyarlı noktaya getirmeden sessizce seçim anına kadar gelmeyi başarmak ve sonra birden bire ani bir kararla bir dağınıklık manzarası içinde aday olup seçilmek. Bunun için işte Şubat’a kadar konuşmayacağız, Nisan’a kadar konuşmayacağız falan bir açıklamalar yaptı. Ama belli oraya gidiyor. Bu teşhisimizi biz kamuoyuyla paylaştık. Önce herkes kuşkuyla karşıladı sonra baktılar öyle. AKP içinde sondajlar yapıldı, çevresine bakıldı falan. Kimse açık bir şey söyleyemiyor ama oraya gittiği belli. Hiçbir aday isminin telaffuz edilmemesi, Cumhurbaşkanlığı konusunda ne olabileceği, ne olması gerektiği konusunda AKP yönetiminin Başbakanın hiçbir değerlendirme yapmaması onun kendi adaylığı için hazırlandığını gösteriyor idi. Bunu biz Türkiye’ye anlattık. Herkes gördü ve tamam dedi Başbakan Cumhurbaşkanı olacak ve bu gerçek görüldü. Görünce bunun yaratacağı sorunlar düşünülmeye başlandı. Çünkü bu işin bir parçasıydı. Onun bu işe niyetli olduğunu görmek ve sonrada olur mu diye tartışmak gerekirdi. Ve o tartışmaya biz çok ciddi katkılar yaptık. Hatırlarsınız bütçe konuşmasında ben 34 tane madde saydım.


Yavuz OĞHAN- Neden olmamalı?


Deniz BAYKAL- Olmamalıdır, olmaz, sakın ha diye bunları anlattım. Bu söylediklerimiz tabi toplumda çok ciddi bir sahiplenmeyle karşılaştı. Toplumun her kesimi, evet ya olmaz bu demeye başladı. O kadar ki AKP’li seçmen dahi olmasın deme eğilimi içine girdi ve toplumda bir büyük mutabakatı hep beraber görmeye başladık olmaması için ama o gene zaman kazanmaya çalışıyor, bastırıyor, konuşturmuyor ve bir takım kuruluşlar, sivil toplum kuruluşları yavaş yavaş, ya bu olacak galiba en iyisi kavga etmeyelim, olacaksa oluversin bize ne, demokrasinin de gereğidir falan gibi havalara girdiler ve böyle teslimiyet çizgisi içinde istemeseler dahi içlerinden olabilir canım falan diye açıklamalar yaptılar ve toplumda olabileceğine dair bir anlayış şekillendi. Bu çok sağlıksız bir şey, çok tehlikeli bir şey. Olmaz. Yani olmaması için o kadar haklı gerekçeler var ki Yavuz bey. Düşünün Cumhurbaşkanı hem Anayasayı temsil edecek, Türkiye’nin ulusal bütünlüğünü temsil edecek, hem de Anayasamıza göre bütün kurumları uyum içinde çalıştıracak. Başbakanın Türkiye’nin Anayasal sistemine özünde inanmadığı ortada. Kendi ifadesiyle ortada. Anayasamızın özünün tartışılması gerektiğini söyleyen kendisi. Eyalet sistemini öngörmüş olan kendisi. Alt kimlik, üst kimlik tartışmalarını açmış olan kendisi ve yani Anayasanın özüyle kavgası olduğu açık. Türkiye Anayasasının özünü iptal etmeye niyetli birisini Anayasanın zirvesine getirir mi, gelir mi, olur mu böyle? Gelirse ne olur? Canım demokrasinin gereğidir oluversin. Böyle bir şey olur mu? Bak Haider diye Avusturya’da son seçimlerde bir aşırı milliyetçi birisi seçimden oyunu aldı hükümeti kuracaktı, ‘aman ha’ dediler bu olmaz. Siz AB’nin içinde misiniz, değil misiniz taşımaz bunu dediler ve adamı dışladılar.


Yavuz OĞHAN- Siz benzerlik görüyor musunuz?


Deniz BAYKAL- Anayasanın özünü sahiplenmek zorundasınız. Sahiplendiğinizi ikna ederek göstermek zorundasınız. Canım ben çaktırmam, uyuturum, milleti uyuturum, herkesi uyuturum, gelir oradan alttan değiştiririm. Böyle bir şey olmaz.


Yavuz OĞHAN- Bu süreci anlattınız geldiğiniz dediniz ki olmayacak.


Deniz BAYKAL- Evet. Bunu ortaya koyduk. Çok ciddi bir şekilde tekrar o teslimiyet noktasından sonra, biz yeni bir açılım yaptık, toplumu bir kez daha bu noktalarda uyardık. Bir sürü yeni gerçeklerde çıktı. Şimdi işte demin konuştuğumuz konu Sayın Öcalan demiş bir insan Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olur mu? Sancak onun önünde eğilir mi geçerken. Cumhurbaşkanının önünden geçerken o Türk bayrağı, sancak eğilir mi onun yanında. Olur mu böyle bir şey? Kelle demiş şehitlere. En büyük iftiharımız bizim. 70 milyon adına en büyük fedakarlığı yapmışlar, canlarını vermişler, derin bir şükran duygusu, saygı duygusu içinde olmamız lazım. O insanların kaybını müthiş bir olay gibi algılamamız lazım. Tüylerimizin diken diken olması lazım. Şehit sözünün hepimizi ciddi şekilde etkilemesi lazım. Kelle diyor, aldı diyor falan.

Yavuz OĞHAN- Bu son olaylar mı engeller diyorsunuz?


Deniz BAYKAL- Şimdi bütün bunlar parçası, hep yansıması bunlar. Bütün bunlar ortada. Şimdi bu gelinen olamaz. Olması mümkün değil. Canım o orada emrinde çoğunluk yaparız diyor. Olmaz. Bunu en iyi kendisi anlar dedim.


Yavuz OĞHAN- Olmayacak dediniz.


Deniz BAYKAL- Evet olmayacak. Olmaz, kaldırmaz Türkiye canım. Akıl var, mantık var.


Yavuz OĞHAN- Yani bu bilgiye dayanarak.


Deniz BAYKAL- Hiçbir özel istihbaratım yok. Hiçbir kimseyle temasım yok.


Yavuz OĞHAN- Çünkü dün Başbakan kulağa fısıldamadan da bahsetti. Bizim kulağımıza fısıldanma.


Deniz BAYKAL- Herkes her şeyi söyler. Ben size net bir şekilde söylüyorum. Olmaz, olmayacağını kendi görecektir. Orası Başkomutan olacak, Türk bayrağı onun önünde eğilecek. Yargıda yaşadığımız olayları söylüyorum. Bunun eline vereceğiz Anayasa Mahkemesini tayin etme yetkisini, üniversitelere rektör atayacak organı belirleme yetkisini, üniversite yönetimlerini, gençliğimizi emanet edeceğiz. Yargıyı, hak, adalet duygumuzu emanet edeceğiz bunun oluşturacağı kadrolara. Böyle bir şey olmaz, mümkün değil.


Yavuz OĞHAN- Israr ederse Sayın Başbakan?


Deniz BAYKAL- Ben böyle bir şey yapacağını hiç zannetmiyorum. Hiç böyle bir şey yapması sözkonusu değildir. Aday olmaz. Çünkü aday olursa seçilme riski vardır. Aday olursa seçilir. O nedenle aday olmaz. Aday olmayacaktır. Ben bir siyasetçi olarak anlayışımı söylüyorum. Aday olmayacaktır. Benim kanaatim bu. Yaşayacağız, göreceğiz. Bu benim Türkiye siyasetini izleyen, bilen, değerlendiren bir insan olarak tespitim. Aynı zamanda temennim. Bunun için mücadele ediyorum. Bunun çok ciddi bir tehlike doğuracağını görüyorum. Bir ülke, bir cumhuriyet bu kadar bilinçsiz, bu kadar duyarsız olamaz. Böyle bir şey olamaz. Bunun telafisi yoktur, bunun getireceği zararın telafisi yoktur. Yani Türkiye’de çok aymaz var, çok insanın kafası karıştırılmıştır. Bu meseleleri görmeyen ya da görmeye cesaret etmeyen ya da görmek işine gelmeyen ya da görmemeye teslim olmuş çok insan vardır biliyorum. Ama Türkiye bunu taşımaz.


Yavuz OĞHAN- CHP’nin başta atacağı adımlar olabilir mi? Başbakan Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda geri adım atmaz ya da bu süreçte bu belirsizlik devam ederse. Yani mitingler düzenlenebilir mi? Çünkü herkes onlardan bahsediyor.


Deniz BAYKAL- Tabi hepsi olabilir. Biz görevimizi içinde bulunduğumuz dönemin koşullarına göre yaparız, en iyi şekilde yaparız. Aday olması, aday olma kararını alması halinde hep görürüz ne olur, ne biter.


Yavuz OĞHAN- Sine-i millet olabilir mi mesela?


Deniz BAYKAL- Yani önümüzdeki dönemde bütün bunları değerlendiririz. Ben şimdi yaptığımız çalışmanın yeterince etkili olduğu kanısındayım. Bakın Başbakan ne diyordu? 16 Nisan’a kadar aday telaffuz edilmeyecek diyordu. Ne oldu telaffuz ettiler 4 tane adayı? Niye telaffuz ettiler?


Yavuz OĞHAN- Başta 4 tane telaffuz edildi.


Deniz BAYKAL- O ayrı. Şimdi bak aday ismi çıkmaya başladı. Aday telaffuz edildi. Aday yok diyordu. Aday söylemeyeceğiz. O ne demek biliyor musunuz? Aday yok demek aday benim demektir.Aday söylenmediği zaman aday Başbakandır. Çünkü söylenmesine gerek yok, artık belli. Ama aday ismi çıkmaya başladığı anda artık Başbakanın dışında bir arayış başladı demektir.4 tane isim çıktı, isimlerle ilgili değerlendirmeler yapıldı. Niçin bunlar çıktı, nedir bunların özelliği falan diye. Bunu kim çıkardı, nasıl çıktı. Yani anket manket, anket falanda sözkonusu değil. Önemli olan adaylık çıkarmanın yöntemi diye söylendi. Sorumluluğunu üstlenip söyleyemiyor tabi Başbakan benim adayım falandır demiyor ama sondaj yapma ihtiyacı içinde, arayış başladı arayış Yavuz bey. Yani bunu ben görüyorum. Bu Başbakanın gerilemeye başladığının ifadesidir. Bu gelişecektir bu süreç ve göreceksiniz bu sürecin sonucunda daha makul, daha kabul edilebilir bir aday bulmaya çalışacaklardır.


Yavuz OĞHAN- Hep bu süreçte başbakanı, meclis başkanını ve Abdul Gül’ü dışında tutarak soruyor anketi. Bu size bir şey ifade ediyor mu?


Deniz BAYKAL- Ediyor tabi. Başbakan diyor ki, ben olmazsam onlarda olmaz. Niye onları sorayım diyor. Ben benim olmam bir Türkiye’de gerilim yaratacaksa, bir sıkıntı doğuracaksa ve bu nedenle ben bunun gereğini yerine getiriyorsam, icabımı yerine getiriyorsam sizde durun kardeşim diyor ve ona göre bir arayışa giriyor. Benim değerlendirmem budur. olmaz diyor.


Yavuz OĞHAN- Peki ortaya çıkan isimlerle ilgili bir değerlendirmeniz var mı? İşte birçok isim konuşuluyor.


Deniz BAYKAL- O konularda herhangi bir şey söylemem mümkün değil. Ama şu oturmuştur artık. Başbakanın Cumhurbaşkanı olması sözkonusu değildir. Bu Başbakanın içine de yerleşmeye başlamıştır ve bu arayışa girmeye başladığının işaretlerini de ben alıyorum. Olmaz. Yani sen kelle diyeceksin şehide, öbürüne sayın diyeceksin, Hikmet Yar’ın önünde diz çökeceksin. Yasin El Kadı’ya kefalet vereceksin. Ben kefiliyim diyeceksin. BM terörü finanse ediyor diye arıyor. Yani böyle cumhuriyet başkanı olur mu? Böyle bir Cumhurbaşkanı olur mu Türkiye’de? Olmaz, olmayacağını görür herkes. Yani heves, heves vardır. Ben Sayın Başbakana zamanında yolu gösterdim. Dedim ki, olmak istiyorsan yapmam gereken şey seçime git. Git seçime, seçimde bunu tartışalım, biz düşüncemizi söyleyelim, sen düşünceni söyle. Millet sana Cumhurbaşkanı seçilecek çoğunluğu verirse seçilsin. Ben sesimi çıkarmayacağım dedim.


Yavuz OĞHAN- Olmaz diyorsunuz. Peki bir Cumhurbaşkanı profiliniz var mı? Bir öngörünüz var mı? Olmaz derken bir öngörü anlamında soruyorum.


Deniz BAYKAL- O bizi aşan bir iştir. Ben bir Cumhurbaşkanı empoze etme peşinde değilim. Ben Türkiye’nin ve Anayasamızın tarifine uygun bir cumhurbaşkanı gelsin istiyorum.


Yavuz OĞHAN- Ama daha önce Abdüllatif Şener aday olursa destekleriz demiştiniz.


Deniz BAYKAL- Hayır destekleriz dememiştim çarpıtma onlar. Bana falana falana karşı çıktınız dediler. Başbakanla, Arınç’ın adaylığına karşı çıkıyorsunuz derken Başbakanın, Arınç’ın veya Abdüllatif Şener’in adaylığına karşı çıktınız dediler. Ben ikisininkine çıkmıştım buna çıkmamıştım. Dedim Sayın Şener’in adaylığına karşı çıkmadım dedim. A işte Deniz destekleyeceğe getirildi. Böyle bir şey yok. Ben sadece bir düzeltme yaptım.


Yavuz OĞHAN- Çok önemli bir düzeltme yapmışsınız ama yani şimdi.


Deniz BAYKAL- Bir gramer düzeltmesi yaptım o zaman.


Yavuz OĞHAN- Hala o isme karşı çıkmıyorsunuz.


Deniz BAYKAL- Oraya karşı çıktığımı söylemedim dedim. O desteklediğim anlamına hiçbir şekilde gelmez. O bambaşka gelişmelere bağlı. Şimdi görelim. AKP kendi içinde çalkalanıyor. Şimdi Başbakan yavaş yavaş olamayacağını görüyor, onu içine sindiriyor, sindirecek ve o doğrultuda bir arayışa umarım katkı verecektir, yardımcı olacaktır ve bu sürecin sonucunda oraya kabul edilebilir, Türkiye’yi sıkıntıya sokmayacak, anayasamızı içine sindirmiş, onun gereğini yapacak, Anayasaya tuzak kurmayacak bir Cumhurbaşkanı seçilir.


Yavuz OĞHAN- Bunun aksi olursa siz oylamaya katılmayacaksınız.


Deniz BAYKAL- Tabi, tabi hiç şüphe yok.


Yavuz OĞHAN- Muhalefetin tutumunu nasıl buluyorsunuz bu konuda? Diğer muhalefetin.


Deniz BAYKAL- Şekillenmiş bir şey yok. Yani bir başka muhalefetin bu konularda ortaya çıktığını göremiyorum.


Yavuz OĞHAN- Çünkü siz girmeyeceğinizi net olarak açıkladınız. Karşı taraftan Anavatandan ve DYP’den böyle bir.


Deniz BAYKAL- Bir temasımızda olmadı. Yaklaşınca herhalde bir kararlar alırlar. Hepsini değerlendiririz.


Yavuz OĞHAN- Siz görüşür müsünüz, görüşecek misiniz Sayın Ağar’la ya da Mumcu’yla?


Deniz BAYKAL
- Tabi görüşürüz, tabi herkesle görüşürüz. Tabi bu milli bir görev. Yani o noktaya geldiği zaman anlayışımızı söyleriz. Eğer o anlayış doğrultusunda bir işbirliği zemini varsa bunu değerlendiririz, görüşürüz, birlikte çalışırız. Birlikte Türkiye’ye sahip çıkmak zorundayız. Biz CHP olarak bir ciddi görev yapıyoruz. Türkiye adına görev yapıyoruz. Bu göreve herkesin katkısını vermek görevi vardır, sorumluluğu vardır. Bunu bekleriz, bunun yapılması lazım ve inanıyorum yapacaklardır. Seyirci kalamayız. Yani bu bir çeşit böyle bizim toplumumuzun ve kamuoyumuzun duyarsızlığa itilmesi, sessizleştirilmesi, etkisizleştirilmesi, bir teslimiyet duygusu içine çekilmesi suretiyle bir önemli ve telafisi mümkün olmayan denge değişikliğinin gerçekleştirilmesi, dayatılması demektir, doğru değildir. Türkiye’nin çok büyük bir tarihi kimliği var. Bunu yeniden tarif etmeye ihtiyacımız yok. Bu kimliğimizle biz dünyada fevkalade etkin bir konumda olduğumuzu düşünüyoruz. Yani hem Müslüman bir toplumuz ama laik bir cumhuriyetiz. Bunu korumak lazım. E canım biz koruyoruz. Tabi siz kritik dönemlerde koruyoruz söylemeni geliştiriyorsunuz ama elinize fırsat geçtiği zaman ne yaptığınızı biliyoruz. Ne uğraşıyorsun yargıyla şimdi? Ne uğraşıyorsun Yargıtay’la kardeşim. Bırak Yargıtay’ı. Yani Yargıtay’a canım benim tanıdığım falan kişi gelse biçiminde bir talebi olsa onu dahi mazur göreceğim. O değil, ideolojik bir dayatma, ideolojik bir kuşatma var. Bu kuşatmayı hem dışardan yavaş yavaş getireceksiniz Türkiye’nin temel anayasal kurumlarını çökerteceksiniz, sonra Cumhurbaşkanlığına kalbine gireceksiniz, orayı kontrol altına alacaksınız. Böyle bir şey olmaz.


Yavuz OĞHAN- O zaman bu ismin sizinle konuşulmasını bekliyorsunuz.


Deniz BAYKAL- Yani konuşulması şart değil. Hayır ben öyle bir bekleyiş içinde değilim. Uygun bir isim ortaya çıktığı zaman hiç benimle konuşulmamış olsa da uygun derim. Olmayacak isimler karşısında düşüncemi halka anlatıyorum, millete anlatıyorum. Ve halka anlattığımız, millete anlattığımız düşünceler etkili oluyor. Siyasette bizim yöntemimiz sözdür, biz sözle yapıyoruz mücadelemizi. Başka bir şeyimiz yok. Doğruyu söyleriz. Bir kişi dahi olsa doğruyu söyledi mi o etkili olur. Efendim git mitingler yap, bilmem ayağa kaldır. Canım gerekirse o da olur. Allah göstermesin öyle noktalara gelirsek onu da yaparız. Ama şimdi başka bir şey. Şimdi biz sözle, düşünceyle meramızı ifade ediyoruz. Derdimizi anlatıyoruz ve ben bunun yerine ulaştığını görüyorum. Ben hem Başbakanı uyarıyorum, hem toplumu uyarıyorum. Ve bunlar boş sözler olarak kimse tarafından görülemez. Yaşanır, görülür. Ben siyasi hayatımızın temel süreçlerini, dinamiklerini yansıtmaya çalışıyorum. Herkesi uyarıyorum. Ne adına bunu yapıyorum? Türkiye’de demokratik cumhuriyetin, demokratik laik bir cumhuriyetin işlemesini güvence altına almak için yapıyorum. Demokrasiyi güvence altına almaya çalışıyorum. Cumhuriyeti güvence altına almaya çalışıyorum. Cumhuriyeti ve demokrasiyi birbirini destekleyen, birbirine güç katan süreçler olarak görüyorum. Demokratik olanakları kullanıp, sayısal çoğunlukları kullanıp cumhuriyetin özünü tahrip etme göz yumulacak bir olay değil. Bu her yerde denenebilir ve her yerde tepkiyle karşılaşır. Fransa’da da tepkiyle karşılaşır. Fransa’da nasıl geldi Degol iktidara? Yani toplum o gerginliklere girer. Bunlar yanlış.


Yavuz OĞHAN- Bu gerginlik herhalde 16 Nisan’a kadar devam edecek. Hatta 26 Nisan’a kadar devam edecek gibi görünüyor.


Deniz BAYKAL- Umarım daha önceden kabul edilebilir bir cumhurbaşkanı adayını ilan eder Sayın Başbakan. Önce aday olmayacağını netleştirir. Benim kafamda net. Ama topluma da bunu ifade eder. Arkasından uygun bir aday çıkar ve herkes rahatlar.


Yavuz OĞHAN- Türkiye geleneğinde hep gece 12’lerde son adaylar belirli olduğu için herhalde biz 26 Nisan’a kadar devam edeceğiz. Evet politikanın ana damarlarından birisi CHP Genel Merkezindeydik. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’la bu süreci Cumhurbaşkanlığı sürecini ve seçimleri konuştuk. AKP iktidarının getireceği Cumhurbaşkanı adayına ilişkinde beklentilerini aktardı bize CHP Genel Başkanı Deniz Baykal. Yeniden buluşmak üzere hoşçakalın.

Thursday, March 22, 2007

Genel Başkan Baykal Uyardı; “Susuz Hayat Olmayacağına Göre, Var Olan Suyu Yakalamak Ve Değerlendirmek Durumundayız”


-“Türkiye desteklemeden tarımını kalkındıramaz. Dünyada tarımı kalkınmış olan ülkelerin tümü tarımını desteklemiştir ve desteklemeye devam etmektedir”
-“Türkiye tarımını kalkındırmadan hiçbir ekonomik ve sosyal sorununu çözemez”

-“Son 2,5 ayın içinde İstanbul’da 11 otobüs yakıldı, belli semtlere otobüs seferleri yapılamıyor. Ne yatıyor bunun altında? Sen tarımı ihmal edersen, tarıma destek olmazsan, tarımda yaşayan milyonlarca insanın karnını doyurmasına, çoluğuna, çocuğuna bakmasına ve kentteki insanlara destek vermesine, onlar için bir dayanak oluşturmasına fırsat bırakmazsan Türkiye çözülür,dağılır ve çözüldüğü zamanda böyle acı tablolar ortaya çıkar”

-“Kalkınma çiftçiden, tarımdan, köylüden, toprağa, suya sahip çıkmaktan başlayacaktır, başlamalıdır”

-“Bugün dünyanın kuraklık tehdidiyle karşı karşıya kalmasının asıl sorumlusu sanayileşmiş, kalkınmış ülkelerdir. Onların sorumsuzca doğayı tahrip eden uygulamaları bugün bu karbondioksit salınımlarının artmasına, ozon tabakasının delinmesine ve bir küresel iklim değişikliği tehdidinin, kuraklık tehdidinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.”

-“İnsanların dünyayı tüketim temposu, tüketim biçimi, yaşayış biçimi maalesef bizi kuraklık tehlikesiyle ve iklim değişiklikleri tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştır”

-Türkiye Sulama Kooperatifleri Merkez Birliği Başkanı Uysal Genel Başkan Baykal’a konuşmasının sonunda bir plaket verdi.



İletişim Koordinatörlüğü (Ankara)– CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “Susuz hayat olmayacağına göre, var olan suyu yakalamak ve değerlendirmek durumundayız” diye uyardı

Dünya su günü dolayısıyla Türkiye Sulama Birlikleri Merkez Birliği, Ziraat Mühendisleri Odası ve Türkiye Odalar Borsalar Birliği’nin düzenlediği toplantıya katılan Genel Başkan Baykal bir konuşma yaptı. Konuşmasının sonunda Türkiye Sulama Birlikleri Merkez Birliği Başkanı Halis Uysal’ın verdiği plaketi alan Genel Başkan Baykal görüşlerini şöyle açıkladı;

“Saygıdeğer konuklar hepinizi içten sevgilerle, saygılarla selamlıyorum. Dünya su günü dolayısıyla Sulama Birlikleri Merkez Yönetimin Ziraat Mühendisleri Odamızın ve Türkiye Odalar Borsalar Birliğimizin işbirliği içinde gerçekleştirdikleri bu programa katılmaktan, sizlerle beraber olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Konuşmasının sonunda plaket alan Genel Başkan Deniz Baykal görüşlerini şöyle açıkladı;

Bu programda dünya çapındaki iklim değişikliklerinin, kuraklık tehlikesinin ve dolayısıyla su yönetimi konusunun ön plana çıkarılması ana tema olarak ortaya konulması çok yerinde bir tercih olmuştur. Gerçekten içinde bulunduğumuz ortamda dünya çapında bir su duyarlığının, su dikkatinin, kuraklık tehlikesinin yaygın bir biçimde algılanmaya başlandığını ve bu konulara giderek yükselen bir ilginin ortaya çıktığını görüyoruz. Bu tabi aslında olumlu bir gelişme olarak belki değerlendirebilir. Ama bence bu şuana kadar, bugünlere kadar sürdürülen duyarsız, olumsuz politikaların, uygulamaların dünyayı acımasızca tüketmeyi içine sindiren, toprağı suya karşı gerekli dikkati sergilemeyen, doğal kaynakları kişisel konfor için teknoloji adına çığırından çıkararak tüketmeyi bir ilerleme olarak kabul eden anlayışın bizi getirdiği bir noktadır. Yani şimdi kuraklık sorununu konuşuyoruz. Kuraklık sorunu doğanın kendi dinamikleriyle ortaya çıkan bir sorun olarak anlaşılmamalıdır. Yani niçin kuraklık sorunuyla karşı karşıyayız. Takdiri ilahi, Allah’ın değerlendirmesi ya da doğanın kendi doğal dinamiği bizi bu aşamada kuraklık tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Hayır bu doğru bir değerlendirme değildir. İnsanların dünyayı tüketim temposu, tüketim biçimi, yaşayış biçimi maalesef bizi kuraklık tehlikesiyle ve iklim değişiklikleri tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştır.

Yani buna yol açan ozon tabakasının delinmesi ve karbondioksit salınımlarının giderek yaygınlaşması ve bunun yol açtığı küresel ısınma, sera gazı etkisi ve bu ısınmaya bağlı olarak buzulların erimeye başlaması, buzulların erimesinin dünyadaki su akımlarına, sıcak, soğuk su akımlarına yansıması ve bunun sonucunda da dünya ikliminin değişmeye başlamasının temelinde insanlığın, medeniyetin, sanayileşmenin sonucunda ortaya çıkan olumsuzluklar yatıyor. Yani insanların kendi eliyle yarattıkları bir iklim değişikliği tehdidiyle, bir kuraklık tehdidiyle karşı karşıyayız.

Öte yandan hepimiz suyun yaşamla özdeş olduğunu çok iyi biliyoruz. Su yaşamın en temel gereksinmesi. Bugün dünya dışındaki gezegenlerde hayat var mı arayışı sürdürülürken en çok dikkat edilen konu su nerede var, su var mı? Suyun olduğu bir yeri yakaladıkları zaman hayatın başka gereklerini arama noktasına gelecekler. Ama su yoksa hiçbir şey aramaya gerek yok. O nedenle su hayatın en temel maddesidir ve suyun dünyamızda da bugünkü tüketim tempomuzla Türkiye’mizde de artan nüfus ve artan tüketim biçimleri dikkate alındığı zaman yeterli olmadığını, gelecekte daha da çok olmayacağını görmek durumundayız. Yani insaniyetin bu temposu, bu gidişi, bu nüfus artışı, bu tüketim temposu dikkate alınacak olursa Türkiye’de de, dünyada da gelecekte çok ciddi bir su sorunuyla karşı karşıya olacağımız açıktır. Bütün bunlar nereye getiriyor? Su kaynaklarının doğru değerlendirilmesine ve onların doğru yönetilmesi noktasına bizi getiriyor. Susuz hayat olmayacağına göre var olan suyu yakalamak ve değerlendirmek durumundayız.

Tabi bu çerçevede bir büyük umut denizlerin tatlı su değilse bile, bir su kaynağı olarak kullanılabilme niteliğine sahip olmasıdır. Ama burada tabi gene çok uzun dönemli ve stratejik bir değerlendirmeyle söylüyorum. Denizleri tüketmeyi de zaman içinde bir yöntem haline getirmemeye özen göstermek zorundayız. O da çünkü bir insanlık kaynağıdır. O da hepimiz için, gelecek kuşaklar için, insanlığın daha yüzyıllarca sonrası için bir güvencedir, bir sigortadır, bir dayanaktır. O nedenle sorumlu olmak durumundayız, dikkatli olmak durumundayız. Kaynakları en doğru şekilde kullanmak durumundayız. Bu bizim artık canım Allah’ın nimeti, kullan kullanabildiğin kadar, bir sorun yok, bir sıkıntı yok noktasını geride bıraktığımızı bize gösteriyor. Eskiden o noktadaydık. Şimdi artık yönetmek zorundayız. Yönetme mecburiyetinin ortaya çıkması bu sıkıntının kendisini göstermesi demektir. Artık yönetmeden isteyen istediğini yapsın diyerek bir yere varamayız. Kural koyacağız, hedef koyacağız. O hedefi gerçekleştirecek teşkilat kuracağız, yetki belirleyeceğiz, sorumluluk belirleyeceğiz ve bir düzen tutacağız. Düzen tutmadan bu işin götürülmesi mümkün değildir.

Bu çerçeveden baktığımız zaman gördüğümüz şudur; dünyada da doğru dürüst bir düzen yok. Hiç kuşku yok onlarda çok acımasızca bu kaynakları tüketiyorlar. Bugün dünyanın kuraklık tehdidiyle karşı karşıya kalmasının asıl sorumlusu Sayın Gökhan Günaydın’ın da sunuş konuşmasında işaret ettiği gibi bu sanayileşmiş, kalkınmış ülkelerdir. Onların sorumsuzca doğayı tahrip eden uygulamaları bugün bu karbondioksit salınımlarının artmasına, ozon tabakasının delinmesine ve bir küresel iklim değişikliği tehdidinin, kuraklık tehdidinin ortaya çıkmasına doğrudan neden olmuştur. Ama bu bizi bu sorunun kendi açımızdan olumsuz yönlerini yaşamaktan kurtulmamıza yetmiyor. Bu bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

Değerli arkadaşlarım, bu yönetim konusuna dikkati çekiyorum. Artık yönetmek durumundayız. Su konumuz var ve buraya baktığımız zamanda ne görüyoruz? Türkiye’de tam bir boşluk var, tam bir başı boşluk var. Türkiye’nin daha bir su kanunu yoktur. Toprak kanunu da yoktur, su kanunu da yoktur. Yani suyu nasıl yöneteceğiz. Su nedir? Bunun cevabını resmi çerçeve içinde verebilmiş değiliz. Bu cevabı belki bu aşamada vermemiş olmamızın kendine göre yararı da vardır. Çünkü yanlış cevaplar verebilirsek, yanlış düzenlemeler yaparsak yanlış sonuçlara da gideriz. Böyle bir düzenleme yapılırken bu konuya bir yeni anlayışla girerken cevaplandırılması gereken ilk soru şudur; su kimindir? Su kime aittir, su nedir, su bir meta mıdır, bir mal mıdır? Birilerinin parayı bastırıp el koyabileceği ve istediği gibi kendi keyfine göre bir ticari mantık içinde, kıtlık şartlarında fiyat yükselterek istediği gibi satabileceği bir emtiamıdır su? Bunun cevabını önce vermemiz lazım. Bunun cevabı bizim açımızdan çok nettir. Su bir mal değildir. Su bir emtia değildir. Su bir toplumsal varlıktır. Bütün toplumun bir varlığıdır. Bu anlayışla olaya bakmamız lazım. Su kimindir sorusuna su hepimizindir, bu hayat hepimizindir, hepimizin su hakkımız vardır. Onun en sorumlu, en uygun şekilde kullanılmasının güvence altına alınmasına ihtiyaç vardır. Suyu nerede kullanacağız? Arkadaşlarım çok güzel anlattılar. Suyu esas itibariyle tarımda kullanacağız. Çünkü tarım hayatın bir başka dayanağı. Su bir çeşit insanlığın, beşeriyetin varlığını sürdürebilmesi için dönüşecek. Su ve toprak gıdaya dönüşecek, tarıma dönüşecek. Onu laboratuarda imal etmeye imkan yok. Onunla tatmin olmaya imkan yok. Vitaminlerle hayatı sürdürmeye imkan yok. Sayın Halil Uysal’ın daha önceki bir konuşmamda da işaret ettiğim gibi doğa kendisini su olarak, toprak olarak ortaya koyuyor. Bunun fotosentez yoluyla dönüşümlerini ikame etme imkanımız yoktur. Hayat doğanın bu özüne saygı göstererek sürdürülebilir. Ve bu yaklaşım içinde baktığımız zaman gördüğümüz nedir? Suyun esas itibariyle hayatın temadiyetini, sürekliliğini, devamını sağlayacak olan gıdaya dönüşmesini güvence altına almak ve bunu da çok sağlıklı, çok dengeli bir düzenleme içinde gerçekleştirebilmek. Elbette su aynı şekilde tüketim açısından, kent yaşamı açısından, kullanım suyu olarak, içme suyu olarak hayati bir önem taşıyor. Elbette sanayiinin gelişmesi açısından gene suyun büyük bir önemi var. Burada projeksiyonda gene Sayın Günaydın çok güzel anlattı. Önümüzdeki dönemde suyun hem tarımsal kullanımının, hem de sanayi kullanımının çok daha yukarı düzeye çıkması kaçınılmaz hale gelecek.

Bu çerçevede baktığımız zaman Türkiye’nin su kaynakları aynı ölçüyle artmıyor. Türkiye’nin işte 110 milyar metreküp olarak bir su varlığı tespit ediliyordu. Devlet Su İşlerinin son çalışmalarıyla o 112 milyar metreküpe çıkarıldı. İşte 112 metreküplük bir su varlığımız var. Nedir su varlığı? Yenilenebilir su varlığı. Yani her yıl ortaya çıkan su varlığı. Yüzey sularıyla ya da yer altı sularıyla esas itibariyle oluşan ve her yıl yenilenen, her yıl aynı miktarda ortaya çıkan bir su varlığı. Bu su varlığı 112 milyar metreküp. Tarım daha çok su kullanacak. Bunun şuanda çok küçük bir kısmını kullanıyoruz. Tamamına yakınını kullansak dahi yetersiz olacağımız bir noktaya geleceğiz Türkiye olarak. Bütün bunların dikkatini şimdiden göstermek ve suyu çok özenli bir şekilde kullanma tekniğini, alışkanlıklarını, ekonomisini, yerleştirmek durumundayız.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de bu çerçevede konuya bakınca çok büyük bir boşluğun, başı boşluğun hatta bulunduğunu görüyoruz. Maalesef tarıma yönelik geride bıraktığımız 10-15 yıllık süre içinde giderek ağırlaşan politikalar, yani tarımı gözden çıkarma sonucunu ortaya koyan, tarımı ihmal eden, tarımı bir ayak bağı gibi, bir yük gibi algılayan, kardeşim bunlarla mı uğraşacağız, bastırırız dövizi dışarıdan ucuza getiriyoruz. Ne bunlarla böyle uğraşmak durumundayız diyen anlayışın bugün bizi getirdiği noktada bu sorunlar giderek dağınık bir yönetim anlayışına teslim edilmiştir. Tarımda bir sürü kurumlar kapatıldı. Kapatılan kurumlar çok ciddi boşluklar ortaya koydu. Varolan kurumların işlevleri değişti. Devlet Su İşleri artık bugün işlevini çok büyük ölçüde kaybetmeye yönelmiş bir kuruluş haline gelmiştir. Toprak su kapatılmıştır. Daha sonra onun işlevini üstlenmeye yönelen Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü kapatılmıştır ve bu alanlar su konusunu sahipsiz, başı boş bir noktaya getirmiştir. Bu çerçeve içinde elbette bizim önce bir su otoritesini tarif etmemize ihtiyaç vardır. Ve su otoritesinin işlevlerini birbirinden ayrı otoritelerin işlevlerini çok ayrıntılı, çok kapsamlı bir şekilde ortaya koymaya ihtiyaç vardır. Bunu ciddi bir şekilde bir düzenlemeye oturtturmak durumundayız ve Türkiye’deki suya yönelik bakış açımızı bütün unsurlarıyla köklü bir biçimde değiştirmek durumundayız. Tarıma dönük bakış açımızı köklü bir biçimde değiştirmek zorundayız.

Türkiye maalesef tarım ve sulama konusunda çok ağır ihmalin içinden geçiyor. GAP projesi kendi kaderine teslim edilmiştir. Hem su boyutuyla ihmal edilmiştir, hem de tarım boyutuyla ihmal edilmiştir. 1,5 milyon hektarlık bir sulama potansiyeli orada kendi başına unutulmuş, terkedilmiştir ve çok büyük yatırımlar, enerji yatırımına yönelik olarak enerji amaçlı yatırımlar yapıldığı halde toplam GAP yatırımlarının %15’ini oluşturan bir sulama yatırımı gerçekleştirilmemiştir ve bu Türkiye’yi çok ciddi bir sorunla karşı karşıya bırakmıştır.

Bugün Türkiye’nin daha önce yapılmış olan hesaplara göre sulanabilir arazi miktarı 8,5 milyon hektar olarak belirlenmekte. Bu tabi tahkik edilmesi gereken bir şeydir. Zaman içinde yeniden ele alınması gereken bir şeydir. Yani hangi teknolojiyle sulanabilir. Sürekli teknoloji değişiyor. Hangi teknolojiyle bu 8,5 milyon hektara ulaştık. Bugünkü teknoloji çerçevesinde baktığımız zaman sulanabilir arazi miktarının çok daha yukarı bir düzeye çıkması kaçınılmazdır. Ama hala 8,5 milyon diye bakıyoruz. Ama onunla baktığımız zamanda gördüğümüz şudur, şuana kadar Türkiye’nin sulanan arazisi 4,9 hektar civarındadır. Bunun 3,5 milyon hektarını Devlet Su İşleri yapmıştır. 1,3 milyon hektarını da toprak, su ve onun devamı olarak da Köy Hizmetleri onu gerçekleştirmiş. İşte 1 milyon hektarda bir kara sulama diye bilenen halkın kendi çabasıyla sergilediği sulama sözkonusudur. Topu 4,9 mu? 8,5 bile değil belki daha yukarı. E ne olacak? 1,5 milyon GAP’ta duruyor. 1,5 milyonu eklemek mümkün. Yani Türkiye sulamayı yaygınlaştırmazsa, sulama yapmazsa daha doğrumu davranmış olacak? Sulanabilir arazilerini sulamayan bir ülke doğru bir tarım politikası, doğru bir ekonomi politikası mı götürmüş olacak? Hiç kimse o 1,5 milyon hektarın sulanması için gereken paranın bulanamayacağı gibi bir iddiayı lütfen ortaya koymasın. Türkiye’nin bugün ulaştığı harcama kapasitesi karşısında bunların adı bile edilmez. Çok kolayca Türkiye bunu gerçekleştirebilir ve gerçekleştirmek zorundadır. Yani biz kaynakları verimli kullanalım derken toprak kaynaklarımızı verimli kullanmak zorundayız. Bu ne demektir? Ekilebilir toprakların her karışı ekilebilir hale dönüştürülmelidir. Topraklarımızın verimli kullanılması ile ancak biz tarımımızı rekabet kabiliyeti olan verimli bir tarım haline dönüştürebiliriz. Bunun yolu asgarisinden sulamadan geçer. Sulamasını yapmamış olan bir ülkenin rekabet kabiliyeti olan bir tarımsal üretim noktasına gelmesi hiçbir şekilde beklenemez. O nedenle topraklarımızı sulayacağız. Ekilebilir topraklarımızın tümünü değerlendirmeye çalışacağız. Canım bir kısmını değerlendirmeyelim bırakalım diyerek olmaz. Gene Sayın Günaydın burada çok güzel işaret etti. Bugün 5 milyon hektarlık yani üçte biri kadar toplam kullanılan ekilebilir arazinin 5 milyon hektar kadarı kullanılmıyor Türkiye’de. Bu israf. Bu israflarla verimli kullanmak ayrı şeydir. Daha az kullanalım diyoruz. Verimli kullanmak daha az kullanmak değildir. Belki daha çok ama daha üretken kullanmak demektir. Toprağı daha çok kullanacaksın, suyu daha çok kullanacaksın ama verimli kullanacaksın. Halbuki biz öyle bir havaya geldik ki, toprağı kullanmayalım, suyu kullanmayalım, böylece daha iyi olur gibi bir anlayış içindeyiz. Yanlış. Bunu değiştirmek lazımdır. Türkiye’de olaya bu bakış açısını köklü bir biçimde değiştirmemiz lazımdır.

Tabi burada Su Birlikleri, Su Kooperatifleri ilişkisi, bunun yarattığı sorunlar, sıkıntılar Sayın Başkan tarafından dile getirildi. Gerçekten bir yetki karmaşası. Kim muhatap alınacak, suyu kullanan insanı esas almadan, sulamayı yapan insanı su sürecinin içine katmadan anlamlı bir politika götürmek imkanı yoktur. Talimatla su politikası götürülmez. Elbette talimatla götürülecek tarafı vardır. Hedefi konulacaktır, kuralları konacaktır. Ama bunu kullanan insanında mutlaka devrede olması lazımdır. O nedenle Su Kooperatifleri Birliğinin su kullanım politikasının gerçekleştirilmesinde yaşamsal bir önemi olduğu ve olmaya devam etmesi gerektiği çok açıktır.

Burada bize Su Kooperatifleri Birliğimizin çok temel bir şikayet konusu olarak bu elektrik borçları vurgulanıyor. Çok haklı bir konudur. Gerçekten bizim elimizdeki rakamlarda bunu gösteriyor. Bugün TEDAŞ’ın su tüketicisi tarımsal nitelikli abone sayısı 360 bin. 360 bin abonesi var TEDAŞ’ın. Bunların 125 bini TEDAŞ’a borçludur. Borç miktarı 1 katrilyonun üzerindedir.

Şimdi değerli arkadaşlarım, bu borç nasıl oluşmuştur? Gene Sayın Başkanlarımız aktardılar, tarımsal nitelikli su kullanımına yönelik elektrik tarifesi uygulaması maalesef değiştirilmiştir. %30 destek kaldırılmıştır. Bu çiftçinin elektrik tüketimine yapılmış %30’luk bir zam demektir. Zam adı söylenmemiştir ama destek kaldırılmış ve %30 fiyat artışı gerçekleştirilmiştir. Ayrıca tarım ürünlerine yönelik fiyat politikası, pancar paralarının uzun süreler ödenmemiş olması. Bütün bunlar dikkate alındığı zaman ortaya gerçekten çiftçi bakımından bir ödeme kabiliyeti kaybı, ödeme imkanı kaybı tablosu çıkmaktadır. Bu tablonun doğal sonucu olarak da bu borç ortaya çıkmıştır. Bunun çözülmesi bir temel toplumsal sorundur. Yani bunu baskıyla, icrayla, haciz yoluyla çözmeye kalkışmak mümkünde değildir, adaletlide değildir, insaflıda değildir. Yapılması gereken iş; bu yükün üzerinden kaldırılmasını sağlayacak önlemleri almaktır. Çok açık bir şekilde bunun faizlerinin kaldırılması, buna faiz işletilmemesi çok temel bir ilke. Borçların yeniden yapılandırılması ve derhal o %30’luk indirimin çiftçiye yönelik olarak hem de geçmiş borçları da kapsayacak şekilde yürürlüğe konulması ihtiyacı vardır. Bu yapılırsa bu konu çözülebilir diye düşünüyorum. Bunun çözülmemesi çok büyük sorun yaratıyor. Bugün çiftçi sulama mevsiminde sulamasını yapamıyor. Bu yarın tarımsal üretime yansıyacak, üretimin maliyetine yansıyacak. Daha az üretim olduğu için daha yüksek maliyetli olacak, masrafı daha çok olacak. Bu rekabet kabiliyetine yansıyacak. Türkiye daha zarar edecek bu işten. Bunu biran önce kırmak lazımdır. Bu konuda yapılacak şey çok açıktır. Bunun gereği de herhalde hiç şüphe yok ki, bankalarımıza hükümetin gösterdiği ilginin zekatının hiç olmazsa Türkiye’deki 30 milyon çiftçimizden esirgenmemesidir. Böyle bir duyarlığın, dikkatin sergilenmesi halinde Türkiye’de büyük bir ferahlığın ortaya çıkacağını ve bunun ekonomik bakımdan da çok olumlu sonuçlar ortaya koyacağını düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, petrol eskiden en stratejik madde konumundaydı. Şimdi giderek artık petrol dışında su ana stratejik madde haline dönüşüyor. Çünkü petrolü ikame etmek mümkün. Önümüzdeki dönemde belki çok ciddi çalışmalar yapılıyor. Petrolsüz bir enerji ortamına geçmemiz mümkün olacaktır. Ama susuz bir yaşam ortamına geçmenin imkanı yoktur ve yavaş yavaş suyunda büyük önem kazandığı anlaşılmıştır. O nedenle suyu bir toplumsal varlık olarak değerlendirelim diyoruz. Tabi buna herkes anlayışla yaklaşmıyor. Yavaş yavaş dikkat ediniz suya bir bölgesel ve global bir varlık olarak yaklaşıp herkesin elindeki suya yönelik taleplerin, ilgilerin, projelerin ortaya çıkmaya başlaması da kaçınılmazdır. Bunu da dikkate almak, bunu görmek ve bunu göğüsleyecek kararlılığı, tedbirleri geliştirmek zorundayız.

Bakınız AB ile ilgili belgelerimizde zaman zaman Türkiye’deki su varlığının yönetiminin bölge çerçevesinde ele alınması olanağı böylece sağlanacaktır ifadelerini sık sık görürüz. Bütün bunlar hafif hafif Türkiye’nin suyuna yaklaşım, Türkiye’nin suyuna affedersiniz sarkma anlamında bir açılımı da ortaya koyuyor. Buna karşı dikkatli olmamız lazımdır. Yani Türkiye su varlığı çok büyük ölçüde kendi coğrafyasından, kendi platosundan kaynaklanan su varlığıdır. Biz kendi coğrafyamızdan kaynaklanan su varlığını komşularımıza gönderiyoruz. Ama bunun ta bütün bölgeyi de kapsayacak şekilde bir genel planlamaya tabi tutulması anlayışı fevkalade tehlikelidir, fevkalade sakıncalıdır. O nedenle kendi suyumuzu bizim kendi ihtiyacımıza göre, şimdiden, kararlılıkla yapılandırmamız, düzenlememiz, örgütlememiz mutlak bir ihtiyaçtır. Başı boş bırakmaya gelmez. Artık başı boş bırakılabilir olmaktan Türkiye’nin su varlığı çıkmıştır. Türkiye’nin su varlığının da çok yüksek olduğunu düşünmek hiçbir şekilde mümkün değildir. Gene rakamlar ortada. Türkiye’nin su varlığı adam başına 1.700 metreküp ortalama bugünlerde. Dünya çapında 10 bin deniyor. Hadi 7 bin ortalamayı alalım. Onunla mukayese ettiğiniz zamanda bu tatmin edici bir tablo ortaya koymuyor. Şu sırada 3.500 2000’li yıllarda. Ama önümüzdeki dönemde onun çok ciddi şekilde düşmesi kaçınılmaz gözüküyor. Suyumuzun katresine sahip çıkmak zorundayız. Suyumuzun damlasına sahip çıkmak durumundayız. Suyumuzun damlasının kıymetini bilmeye ihtiyacımız vardır ve bu dikkat içinde suyumuzu yönetme mecburiyetimiz vardır.

Değerli arkadaşlarım, bu toplantı gerçekten uygun bir zamanda su konularının ön plana çıktığı bir ortamda gerçekleşiyor. Ama gönül isterdi ki, böylesine önemli konuların ele alındığı bu platformda devletimiz daha etkin bir katılımla yer alsın. Hükümetimizin, bürokrasimizin geniş bir sahiplenme anlayışı içinde bu konu burada ele alınsın. Çünkü muhataplarımız ciddi muhataplardır. Türkiye Ziraat Mühendisleri Odası, Odalar ve Borsalar Birliğimiz, Sulama Birliklerimiz. Bütün bunlar bu konunun gerçekten muhatap alınması gereken sahibi konumundaki ana kuruluşlardır. Bu kuruluşlarla diyalog kurmak, kamuoyumuzu bu konularda birlikte aydınlatmak öncelikli bir görevimiz, sorumluluğumuz olarak düşünülmelidir. Umarım bu noktalara geleceğiz. Çünkü gerçekten önemli bir konudur ve bu konu kendisini herkese önümüzdeki dönemde de kabul ettirecektir diye düşünüyorum.

Ben Cumhuriyet Halk Partisi adına tarım sorunlarına yönelik anlayışımızı her vesileyle ifade ediyorum. Burada söyleme gereğini duymuyorum. Sizlerde çok yakından izliyorsunuz. Bu konudaki kararlılığımızı bir kez daha önünüzde ifade etmek istiyorum. Türkiye tarımını kalkındırmadan hiçbir ekonomik sorununu çözemez. Sadece ekonomik değil tarımını kalkındırmadan Türkiye hiçbir sosyal sorununu da çözemez. Bir başka temel ilkemi söylüyorum. Türkiye desteklemeden tarımını kalkındıramaz. Dünyada tarımı kalkınmış olan ülkelerin tümü tarımını desteklemiştir ve desteklemeye devam etmektedir. Destekleme olmadan, teşvik olmadan tarım gibi bir olayın kendi başından, üstelik köşeler tutulmuşken kalkınmış, sanayileşmiş ülkeler maliyetleri en düşüğe indirmişken, en ileri teşvikleri uygularken Türkiye gibi toprak varlığı parçalanmış, toprağı yorgun, su kaynakları değerlendirilmemiş, çiftçisi örgütlenmemiş, çiftçisine gerekli finans desteği sağlanmayan bir ortamda yanlış fiyat politikaları götürülürken, IMF’nin, dünya bankasının baskıları altında tarım kendi kaderine terkedilmişken Türkiye’de tarımın kalkındırılması, ayağa kalkması mümkün mü? Böyle bir şey olamaz. Bunu oldurtturmak zorundayız. Oldurtmayıverelim canım tarımla meşgul olma başka işe bakalım. Sen bana söyler misin tarımı bir kenara bırakıp da kalkınmış bir ülke var mı? Japonya gibi ada bile tarımına sahip çıkıyor. İngiltere’si sahip çıkıyor, Amerika’sı sahip çıkıyor, Yeni Zelanda’sı, Avustralya’sı sahip çıkıyor, Fransa’sı sahip çıkıyor. Eskiden bütün Avrupa yiyecek yokluğu içinde, gıda eksikliği içinde ikinci dünya savaşı sonrasında bunalımdaydı. İkinci dünya savaşı işte bugünümüze kadar gelen noktada Avrupa ürün fazlaları, ürün stoklarıyla baş başa. Nasıl oldu? Teşvik politikasıyla oldu, etkili bir tarım politikasıyla oldu. Canım yapmayalım, az gelişmiş ülkelerin tarım kaynaklarını değerlendirelim, biz mi uğraşacağız çiftçilikle, tarımla niye demedi Fransa? Niye demedi Almanya? Biz niye demeyeceğiz Türkiye olarak. Demek zorundayız değerli arkadaşlarım. Demeden bir şey olmaz. Tarımı batırarak sanayii kalkındıramazsınız. Tarımı batırarak Türkiye’de sosyal düzeni kuramazsınız. Bakınız son 2,5 ayın içinde İstanbul’da 11 tane otobüs yakıldı. İstanbul’da belli semtlere otobüs seferleri yapılamıyor. Eskiden kurtarılmış bölgeler vardı. Onun gibi tablolar ortaya çıkmaya başladı İstanbul’da. Ne yatıyor bunun altında? Sen tarımı ihmal edersen, tarıma destek olmazsan, tarımda yaşayan milyonlarca insanın karnını doyurmasına, çoluğuna, çocuğuna bakmasına ve kente gitmiş olan insanlara destek vermesine, onlar için bir dayanak oluşturmasına fırsat bırakmazsan Türkiye çözülür, Türkiye dağılır ve çözüldüğü zamanda böyle acı tablolar ortaya çıkar. Tarım Türkiye’nin istikrarı, dengesi, bel kemiği. Kendisi için bel kemiği, bütün Türkiye için bel kemiği. Herkes için, kentlerde yaşayanlar için bile bir güvence. Canım giderim köyüme uğrarım, memleketime giderim, erzakımı düzerim, sıkıştığım zaman desteğimi alırım gelirim. Kim kime destek verecek şimdi. Bir çay parası bile kalmadı. Kahveye çıktığı zaman arkadaşların çay parasını verecek hali yok. Bunun altında ne yatıyor? Bunun altında çiftçinin tembelleşmesi mi yatıyor? Bunun altında yanlış tarım politikası yatıyor. Yeşil mazot yapacaktınız 5 yıl geçti. Ne yeşili kaldı, ne mavisi kaldı. Mazot işi bitti. Destekler ne oldu? Hepsi bitti. Ete verilen destek, süte verilen prim, fiyatlar, faizler, enflasyonla ölç faizler geçmiş enflasyonla düşündüğün zaman faizlerden daha ağır.

Değerli arkadaşlarım, tarıma yanlış yaklaşılıyor hiç şüphe yok. Tarım onun sonucu olarak bunalıma girmiştir, sıkıntıya girmiştir. Tarımın sıkıntıya girdiği bir ülkede uzun vadeli bir kalkınma, bir üretim, bir sanayileşme sürdürülemez. Ancak ne yapılır? Dışarıdan borç alınır, alınan borçla Türkiye’de faizler yüksek faizle borç alınır. Alınan borçla da ithalat yapılır, tarımın eksik bıraktığı üretimi dışarıdan ithalatla karşılarsın. Sonrada sıcak paraya ihtiyaç olur. Borç yetmez, sıcak para yetmezse eldeki avuçtakini satarsın, sattıklarının parasıyla bir süre idare edersin. O sayede doları düşük tutarsın. Niye? Çünkü bol dolar var. Niye dolar var? Sıcak para var. Niye sıcak para var? Dünyanın en yüksek reel faizi var ondan dolayı. Kim ödüyor faizi? Yiyecek parası olmayan, çay parası olmayan çiftçi ödüyor o faizi.

Değerli arkadaşlarım, bu doğru politika değildir. Bu politikayla bir yere gidilmez. Bu politikayla gün kurtarılır. Günlük istikrar idare edilir. Dolar sabittir bu havayı estirmek mümkün olur. Ama altta işsizlik olur, altta yükselen borç olur, düşmeyen faiz olur. Bir süre sonrada bu dengelerin dünyadaki bir küçük dalgalanmayla sürdürülemeyeceği ortaya çıkar. Sana borç verenler borçlarını geri almaya başlarlar. Sıcak para geri çıkmaya başlarsa borsası da patlar, kuruda patlar, faizi de patlar ve çıkmaza gireriz.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye ithalat cennetine döndü ithalat cennetine. Türkiye’de dış ticaret açığı en yüksek açık. Cari açık GSMH’nin %8’inin üzerine çıktı. Niye? Çünkü dış ticaret açığı var. Niye dış ticaret açığı var? Hani ihracat patlıyor, büyük ihracat yapıyoruz. Çok daha fazla ithalat yapıyoruz da ondan. İthal edilen her mal Türkiye’de birilerini işsiz bırakıyor. Türkiye’de gereksiz yere patlayan ithalat organize sanayi çarşılarındaki sanayi merkezlerindeki işyerlerinin kapanmasına, onların işsizleşmesine Türkiye’deki tarımın güçlüklerle karşılaşmasına neden oluyor. Bu Türkiye’nin aleyhine dönen bir çarktır. Kalkınan ülkelere dikkat ediniz hiçbir ülke ithalatını patlatarak dış ticaret açığını yükselterek kalkınmış değildir. Hiçbir ülke. Japonya’dan şimdi Çin’e kadar bakınız. Brezilya’ya kadar bakınız, Hindistan’a kadar bakınız, Avrupa’nın bütün ülkelerine bakınız hepsi ihracat fazlası veriyor. Dış ticaret fazlası veriyor. Biz dış ticaret açığı veriyoruz. Biz ürettiğimizden daha çoğunu tüketiyoruz. Niye? Üretmek isteyenin elini tutuyoruz, ürettirmiyoruz. Ya da dışarıdakini daha ucuza getiriyoruz. Kimse içerdekini almıyor, dışarıdakini alıyor. Bunlar yanlış kurgulanmış bir ekonomi politikasıdır. Günü idame ettirmeye yönelik bir ekonomi politikasıdır ve bunun sonucu da Türkiye çok ciddi bir kaynak israfına yönelmiş durumdadır. Bunları biliyoruz. Buralardan topluca bir çıkışı inşallah hep birlikte gerçekleştireceğiz. Bu çıkışın en temel noktalarından biriside tarımın ayağa kaldırılmasıdır. Tarımın ayağa kaldırılması için yapılacak en önemli işlerden biri Türkiye’deki o yılda 35-40 bin hektar olarak kendisini gösteren sulama yatırımı, o sulanan arazisinin 8,5 milyon hektarın üzerine çıkarılması, daha da yukarı noktalara getirilmesi ve sulanan topraklarıyla, uygun destekleriyle, uygun fiyat politikasıyla, uygun girdi politikasıyla çiftçinin, tarımın yüzünün güldürülmesi, bereketin arttırılması, istihdamın arttırılması ve Türkiye’deki dengenin kurulmasıdır. Bununla bu işe başlamak gerektiğine inanıyorum. Kalkınma çiftçiden başlayacaktır. Kalkınma tarımdan başlayacaktır. Kalkınma köylüden başlayacaktır. Toprağa sahip çıkmaktan, suya sahip çıkmaktan başlayacaktır, başlamalıdır. Ancak böyle bir anlayışla Türkiye’yi refaha taşımak mümkün olur diye düşünüyorum. Ve bu sempozyumu düzenleyen değerli arkadaşlarımı yürekten kutluyorum. Katılan siz değerli çiftçi temsilcilerimizi saygıyla selamlıyorum. Sizin şahsınızda Türkiye’nin o büyük çiftçi kesimine kendi adıma, Cumhuriyet Halk Partisi adına en içten sevgiler, saygılar sunuyorum.

Sunucu- Değerli konuklar plaketlerimizi vermek üzere Türkiye Sulama Kooperatifleri Merkez Birliği Başkanı Halis Uysal’ı kürsüye davet ediyorum.

Halis UYSAL- Değerli katılımcılar bu plaketi Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal’a vermekten büyük onur ve gurur duyuyorum. Kendilerine bu plaketi kabul ettikleri için sizler adına teşekkür ediyorum.

Deniz BAYKAL- Sayın Başkan bu plaketi bana herhalde önümüzdeki dönemde yapacağımı düşündüğü hizmetler için veriyor. O nedenle bu plaketi bir teşvik plaketi olarak kabul ediyorum. Çok teşekkür ediyorum.

Wednesday, March 21, 2007

Presidential Message on Nowruz Celebrations


I send greetings to those celebrating Nowruz.

Nowruz is a special time of thanksgiving and celebration when millions of people around the world who trace their heritage to Iran, Iraq, Afghanistan, Turkey, Pakistan, India, and Central Asia welcome the New Year. For thousands of years, it has been an occasion when family, friends, and loved ones come together to reflect on the blessings of the past year and look forward with a spirit of renewal and hope.

America is strengthened by the rich cultural diversity of our people, and we are blessed to be a Nation that welcomes individuals of all races, religions, and cultural backgrounds. Celebrating Nowruz honors the values of family and tradition and helps preserve the unique fabric that makes up our country.

Laura and I send our best wishes for health and happiness in the coming year.

GEORGE W. BUSH

Genel Başkan Baykal:"Bayrak Sadece Cumhurbaşkanının Önünde Eğilir. Öcalan'a 'Sayın' Diyen Birinin Önünde Bayrak Eğilemez”



CHP Genel Başkanı Deniz BAYKAL – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, sevgili konuklarımız, misafirlerimiz, Türkiye’nin her yerinden Cumhuriyet Halk Partisi Grup toplantısına katılmak üzere buraya gelen çok sevgili vatandaşlarım; hepinizi içten sevgilerle, saygılarla selamlıyorum. (Alkışlar) Teşekkür ederim, sağ olun.

Grup toplantılarımızın giderek daha çok ilgi çektiğini, daha coşkulu katılımların gerçekleşmeye başladığını görüyorum. Bunun altında bütün vatandaşlarımızın bir özleminin, bir bekleyişinin yattığını düşünüyorum. Bütün Türkiye, heyecanla bir yeni açılıma, yeni bir oluşuma yönelik coşkusunu, heyecanını hızla yükseltiyor, bunun farkındayım. Bu umutlu bekleyiş, geleceğe yönelik bu coşkulu bekleyiş, Cumhuriyet Halk Partisi Grup Salonuna da yansıyor, bundan da çok büyük bir mutluluk duyuyorum. Buraya gelerek bize güç veriyorsunuz, anlayışınızı, özlemenizi bize yansıtıyorsunuz, dolayısıyla Türkiye’ye yansıtıyorsunuz. Türkiye ayağa kalkmaya başlıyor. (Alkışlar) Büyük bir sevinçle, büyük bir mutlulukla bu ayağa kalkışı biz de selamlıyoruz, hepinize yürekten teşekkür ediyoruz. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, Mart ayı çok önemli dönüşümlerin, değişimlerin gerçekleştiği, hem doğada, tabiatta hem toplumda hem tarihte çok önemli dönüm noktalarının ortaya çıktığı bir güzel zaman dilimidir. Biz de, Mart ayında acısıyla tatlısıyla böyle günleri yaşadık, değerlendirdik. Kısaca onlara ben de değinmek istiyorum konuşmama geçmeden önce. Önce, tabii Mart ayı, bizim tarihimiz bakımından çok önemli bir büyük oluşumun Çanakkale deniz savaşlarının yıl dönümü oluşu dolayısıyla, 18 Mart günü tarihimizde çok özel, çok seçkin bir yere sahiptir ve 18 Mart, artık sadece bir Çanakkale deniz savaşının anıldığı bir gün olmaktan çıkmaya başlamıştır. Türkiye’nin ulusal bütünlüğü için, bağımsızlığı için, cumhuriyeti için canını vermiş olan bütün şehitlerimizin anıldığı bir şehitler günü hâline dönüşmüştür. Eğer Türkiye, Şehitler Günü’nü kutlamak için bir tarih arıyor idiyse o tarih, hiç kuşku yok ki, 18 Mart günü olmalıydı. (Alkışlar) 18 Mart günü, çünkü bir toplumun bağımsızlığını, kendi kimliğini savunmak için ne kadar büyük fedakârlıkları göze alabileceğini dünyaya göstermiş olması açısından sadece Türkiye için değil, bütün dünya için ibretle değerlendirilmesi gereken bir büyük tarihtir. 18 Martta, gerçekten Anadolu’da bir büyük tarihi gerçek yaşanmıştır ve insanlarımızın, milletimizin, Anadolu’da yaşayan herkesin bağımsız, kendi inançlarına, kimliğine, milliyetine saygı talep ederek bir yaşam arayışı içinde olduğunu ve bunun için en yüksek bedeli gözünü kırpmadan ödemeye hazır olduğunu bütün dünyaya göstermiştir ve o olay, aslında bizim cumhuriyetimizin mayalandığı bir olay olmuştur. 18 Mart günü 1915’te Çanakkale’de sergilenen anlayış, sergilenen fedakârlık, Türkiye’nin bağımsız yaşamak için neler yapmaya muktedir olduğunun ilk işaretini vermiştir ve bizim milli kurtuluş mücadelemiz Çanakkale Meydan Muharebesinde, Çanakkale savaşlarında şekillenmiştir, mayalanmıştır ve milli mücadelemizin kahramanı Mustafa Kemal Atatürk de, Çanakkale savaşlarıyla…(Alkışlar)…nasıl yüksek bir askeri ve siyasi yeteneğe sahip olduğunu, ufkunun vuslatının ne kadar büyük olduğunu, milleti için gerektiği zaman insanlara en güç hedefleri gösterip o hedeflerin gereğini yaptırabilecek bir iradeye sahip olduğunu kanıtlama fırsatı vermiştir. Mustafa Kemal, bir anlamda bir büyük siyasi lider olarak Çanakkale savaşlarında doğmuştur. Türkiye, bütün dünyaya, bağımsız yaşama iradesini Çanakkale savaşlarıyla ortaya koymuştur. (Alkışlar) Tarihimizin en büyük şehitleri o savaşta ortaya çıkmıştır ve şimdi, o günden bugüne şehitlerimizi Çanakkale savaşları etrafında anmayı sürdürüyoruz. Bu vesileyle ben, hem Mustafa Kemal Atatürk’e hem Çanakkale savaşlarında canını vermiş olan o on binlerce vatandaşımıza, on binlerce insanımıza ve ondan sonra Türkiye’nin milli bağımsızlığı için, ulusal cumhuriyetimizi ayakta tutmak için gözünü kırpmadan Türkiye’nin bütünlüğü için içeride, dışarıda canını vermiş olan bütün şehitlerimize saygılarımızı sunuyorum, ruhlarını saygıyla selamlıyorum, Allah rahmet eylesin ve bütün şehitlerimizi, bir daha Türkiye’de böyle olayların yaşanmaması, bize güzel bir yurt emanet ettikleri, huzur ve barış içinde yaşayabileceğimiz bir bağımsız cumhuriyeti bize sağladıkları için minnetle, şükranla selamlıyorum. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bu yıl 18 Mart kutlamalarının bütün Türkiye’de yaygın bir ilgiyle gerçekleştiğine tanık olduk. Her zamankinin ötesinde, sıradan bir törensel anlayışın ötesinde içtenlikle sahiplenilerek Türkiye’nin bütün coğrafyalarında toplumun her kesiminin heyecanla sahip çıktığı, katıldığı coşkuyla değerlendirilen bir gün oldu. Bunun tabii derin bir anlamı olduğunu gözden kaçıramayız, yani insanlarımız sadece geçmişte gerçekleştirilmiş olan büyük kahramanlıkları, bizim daima iftiharla anacağımız çok büyük komutanlarımızı, şehitlerimizi, subaylarımızı yad etmek için, sadece onlara olan duygularımızı ifade etmek için bu yaygın değerlendirmeyi gerçekleştirip gerçekleştirmediklerini sorgulamak durumundadır. Elbette geçmişe olan şükranımızı hep birlikte ifade ediyoruz, ama 18 Mart’ı kutlarken her birimizin yüreğinin içinde bir ...., Allah göstermesin benzer tehlikeler, tehditler ortaya çıkabilir, çıkarsa yine biz yurdumuzu aynı inançla savunuruz anlayışını dünyaya yansıtmaya çalışıyor. (Alkışlar) Hiç kuşku yok ki, 18 Martı coşkuyla kutlarken hepimizin yüreğinin içinde güzel yurdumuzu acaba tehlikeye sürüklemekte olan yanlış birtakım uygulamalar yapılıyor mu? Türkiye üzerinde acaba bazı tehditler, bazı planlar sürdürülüyor mu, ülkemizi içeriden bizi birbirimize düşürerek bölmek isteyenler, komşularımızda gerçekleşen olayları Türkiye’de sahnelemek isteyenler acaba fırsat bulabilecekler mi kaygısının, korkusunun yatmadığını söylemek mümkün değildir. Hepimiz, tarihimizden güç alarak, ama günümüzde gerçekleşen tehlikeleri ve tehditleri kavrayarak, anlayarak Türkiye’nin üzerindeki oyunları görerek, tarihimizden güç alarak bugünü değerlendiriyoruz. Ben, bu anlayışla 18 Marta bakıyorum ve 18 Martın Çanakkale’de, Anıtkabir’de, Türkiye’nin her yerinde yüz binlerce insanımızın heyecanla, coşkuyla sahiplendiği bir gün olduğuna bakarak Türkiye Cumhuriyetini kimse bölemeyecektir, Türkiye üzerindeki oyunların tümünü çıkmaza sokacağız. (Alkışlar) Bu gücü bu günden aldığımızı söylemek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, yarın Nevruz. Nevruz bir başlangıç. Doğanın sürekli değişiminin kendi içinde geçici bir başlangıcı. Gece ve gündüz eşit olacak, dünya kuzey kürede yeni bir coğrafya ortamına doğru, bahara doğru günlerin uzadığı, havaların ısındığı bir ortama doğru geçici olarak yönelecek. Bu, elbette doğanın uyanması, baharın gelmesi ve yeni bir umudun yeşermesi, yeni bir güzelliğin ortaya çıkması, yeni bir bereketin başlaması heyecanını, umudunu da beraberinde getiriyor. Bu duygular içinde biz kendi coğrafyamızda, nevruzu büyük bir coşkuyla, heyecanla, umutlarımızı dile getiren bir gün olarak kutluyoruz. Bu anlayış, bu duygular içinde bütün vatandaşlarımızın, bütün insanların nevruzunu içtenlikle kutluyorum ve herkese güzel bir bahar başlangıcı, güzel bir yeni dönem diliyorum. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, nevruz, maalesef bir süreden beri Türkiye’de bir umut, güzellik ve sevgi günü olarak yaşanması gerekirken, bir gerilim, kaygı, korku günü hâline dönüştürülmek isteniyor. Bunu hep beraber etkisiz kılmak zorundayız. Kimsenin, bizi, nevruz vesilesiyle, birbirimize düşürmeye hakkı yoktur. Buna hiçbirimiz fırsat vermemeliyiz. Bu konuda çeşitli tertiplerin, oyunların ortaya atıldığını görüyorum. Gerçek dışı iddiaların etrafında bir heyecan, telaş ve husumet yaratılmak istendiğini görüyorum. Bunlardan büyük üzüntü duyuyorum, ama halkımızın sağduyusunun bu olayları aşmaya yeteceğinden hiç kuşku duymuyorum. Millet olarak biz, üzerimizdeki bu oyunları bozacağız, Türkiye’de de bizi birbirimize düşürmek isteyenleri, nevruz vesilesiyle bir tartışma, bir çatışma, bir çekişme, bir kavga ortamı yaratmak isteyenleri etkisiz kılacağız, kılmak zorundayız. Bu konuda herkesin sağduyulu davranması, herkesin birbirine iyi duyguyla, sevgiyle yaklaşması gerektiğine inanıyorum. Bu anlayış içinde ben de, tüm milletimizin nevruzunu bir kez daha yürekten kutluyorum. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bugün yine Yaşlılar Haftası, çok önemli bir gün. Türkiye’nin toplumsal yapısı içinde, nüfus yapısı içinde çok köklü değişimler yaşanıyor. Genç bir milletiz. Vatandaşlarımızın ezici çoğunluğu genç, ama giderek yaş uzuyor, sağlık ve teknoloji dolayısıyla yaş uzadıkça yaşlıların toplum içindeki yeri, oranı giderek daha çok artıyor. Bu, beraberinde önemli sorunlar getiriyor, sosyal güvenlik sorunları getiriyor, sağlık sorunları getiriyor, bakım sorunları getiriyor, üretim sorunları getiriyor, işsizlikle ilgili bunların yansımaları oluyor. Bütün bunları biliyoruz, ama bugün, herhalde şunu hep birlikte söylemeliyiz ki, bugün, yaşlılarımız, bizim toplumumuzun bugünlere gelmesine, emeğiyle, alın teriyle, çabasıyla katkı vermiş olan çok değerli insanlardır. Onların emekleri ve katkılarıyla bugüne geldik. Geçmişin takdirini yapmakta yanlışlık içinde bulunamayız. Geçmişte bu toplumun ayağa kalkması için, ekonomimizin gelişmesi için, ülkemizin barışı için, üretimi için katkıyı vermiş olan bütün insanlara daima bir derin şükran duygusu içinde olmak zorundayız. Onların sorunlarına sahip çıkmak durumundayız. Yaşlılarımız, hepimizin üzerinde emeği olan insanlardır. Kimisi anamızdır, kimisi babamızdır, kimisi akrabamızdır, kimisi komşumuzdur, ama hepsi bizim toplumumuzun bir parçasıdır. O insanları onurlu bir yaşama, başı dik şerefli bir biçimde etrafından sevgi görerek, ailesinden, çevresinden sevgi ve takdir görerek yaşadığı bir ortama ülkemizi ulaştırmak zorundayız. Bu konuda büyük eksikliklerimiz var. Maddi sorunlarımızdan kaynaklanan eksiklikler var, anlayış zafiyetinden kaynaklanan eksikliklerimiz var. Bunları biliyoruz, bunları hep beraber aşacağız. Giderek daha yaşlı bir toplum hâline dönüşmekte olduğumuz gerçeğini bilerek yaşlılarımızı da, elbette toplum olarak her türlü katkıyı, desteği vereceğiz, onları saygıyla selamlayacağız, millet olarak onlara şükranımızı daima ifade etmekten geri durmayacağız. Ben, bugün de, Türkiyemize, milletimize büyük hizmet vermiş olan, toplumun her alanında, tarlasında, tezgâhında, bürosunda, ailesinin içinde, çoluğuna bakarak, çocuğuna bakarak, şimdi torununa bakarak hizmet vermekte olan, toplumun içinde yer tutmuş olan bütün yaşlı vatandaşlarımızı derin bir saygıyla selamlıyorum. Allah onlara uzun versin. Onları çok daha iyi yaşatmak boynumuzun borcudur. Hepsine sevgiler, saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, hızla konuşmaya çalışıyorum, çünkü Meclis Başkanımızın yeni düzenlemesi bizi zaman bakımından çok sıkıntıya soktu. Yani, bir saatin içine girmek durumundayız. Türkiye, çok tartışmaların yaşandığı, pek çok konunun ortaya çıktığı ve çok ayrıntılı açıklamalar yapmamızı gerektiren bir dönemin içinden geçiyor. Maalesef, bu ayrıntıları bu salonun dışında yapan çok fazla bir platform, zemin de yok. Görev buraya düşüyor, vatandaş da bizden bekliyor, ulaşmaya çalışıyoruz, o nedenle hızlı konuşuyorum. Beni anlayışla karşılamanızı diliyorum.

Geride bıraktığımız hafta önemli tartışmalar yaşandı. Bu tartışmalar Cumhuriyet Halk Partisinin ortaya attığı iddialardan bir ölçüde kaynaklandı. O iddialarla ilgili yapılmış olan bazı açıklamaları ve bazı açıklamaların hiç yapılamamış olmasını dikkatinize getirmek zorundayım.

Değerli arkadaşlarım, ne olmuştu? Geçen hafta, hatırlayacaksınız, biz çıktık dedik ki, bir bankacılık öyküsü anlattık. Bir bankanın bir şubesinde belli bir tarihte görev almış bir insanın nasıl bir kariyer tırmanışı içine girdiğini, hangi aşamalardan geçtiğini ve bugün nerede bulunduğunu anlatmıştık. Bir bankamızın, İstanbul’daki Valide Sultan Şubesi’nde başkanlık yapan, müdürlük yapan bir bankacımızın, o zamanki belediye kadrosuyla yakın ilişkiler içine girerek, belediyenin mali faaliyetlerinin merkezi hâline şubesini dönüştürerek, belediye-banka ilişkilerinden güç alarak nasıl bir tırmanış içine girdiğine dikkati çekmiştik. Hatırlayacaksınız şunları söylemiştik: İstanbul belediyesiyle ilgili çok ciddi iddialar ortaya atılmıştır. Bu iddialar kapsamında İstanbul’da belediyelerin bir havuz oluşturdukları söylenmiştir. Bu havuza çeşitli belediye kaynaklarından aktarımlar yapıldığı iddia edilmiştir ve çeşitli ihalelerden elde edilen kaynaklar yine belli bir hesapta toplanmıştır. Bu hesaplardaki paralar değişik kişilerin üzerinden geçirilerek bağlantıları bir gölgeli ortama çekildikten sonra belli merkezlerde belli siyasi amaçlar için kullanılmıştır diye bir iddia vardır. Bu iddianın merkezinde yer alan işte bu bankadır, o bankanın başındaki bu kişidir demiştik ve olayları da ortaya koymuştuk çok net bir şekilde ve bu kişinin İstanbul Belediyesindeki bu karanlık malî operasyonlar içinde üstlendiği sorumluluklar sonucunda bugün Başbakanlık örtülü ödeneğinin sorumlu yöneticisi hâline getirildiğini anlatmıştık ve bu kişinin kendisini üniversite mezunu olarak sunup bir sahte belgeyle üniversite mezunu olarak takdim edip bankanın genel müdür yardımcılığına getirildiğini ve daha sonra bunun ortaya çıkması sonucunda da yargılanıp mahkûm olduğunu ve bu mahkûm olan, yargılanan, evrakta sahtekârlık yaptığı yargı kararıyla kesinleşmiş olan kişinin,şimdi Türkiye’de örtülü ödenekten sorumlu yönetici hâline bugünkü iktidar tarafından getirildiğini söylemiştik. Şimdi, bizim bu iddialarımız karşısında Sayın Başbakan hiçbir şey söylemedi, ilgili kişi hiçbir şey söylemedi, ama AKP yöneticileri “bunları kanıtlamayan namerttir” dedi. “Belgesini çıkarın, belgesini gösterin” dedi.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, bu arkadaşlarımıza istedikleri belgeleri göstermek istiyorum. (Alkışlar) Bu, değerli arkadaşlarım, İstanbul Valisinin Başbakanlık makamına yazdığı yazıdır. İstanbul Valisinin Başbakanlık makamına 9 Nisan 1999 tarihinde yazdığı yazı budur. Sayısı 99-GZ.28’dir. Değerli arkadaşlarım, bu yazıda İstanbul’un Sayın Valisi diyor ki: Belediyenin çeşitli uygulamalarını anlatarak, kasıtlı olarak devlete ödenmesi gereken verginin ödenmediğini, ayrıca kartların güvenlik sistemlerinin kasıtlı olarak BELBİM A.Ş. çalışanlarınca devreden çıkartılarak günlük bilgisayar veri çıkışlarının raporlarının alınmadığını, böylece her ay yaklaşık üç dört trilyona yakın paranın partiye yakın firmalar tarafından havuz hesaplarına aktarıldığını. “Havuz” lafının, benim bildiğim kadarıyla ilk kez resmî bir belgeye geçişinin örneğidir. Başbakanlığa yazılan yazıda, İstanbul’un Valisi, o andaki belediye başkanının uygulamalarıyla ilgili olarak bunu söylüyor. Her ay yaklaşık üç dört trilyona yakın paranın partiye yakın firmalar tarafından havuz hesaplarına aktarıldığını, bu hesaplardan da adı geçen partinin kuryeleri vasıtasıyla paranın partiye ve Recep Tayyip Erdoğan’a gittiğini içeren dosyanın araştırılması istenmektedir. (Alkışlar) Şimdi, bu gereği için Başbakanlık makamına ve Maliye Bakanlığına, bilgi için İçişleri Bakanlığına gönderilmiştir. İmzasıyla, sayısıyla belge bu. Belge, al sana belge. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, burada vali diyor ki, “bir havuz hesabı oluşturdular, orada topluyorlar” diyor, “bunu inceleyin” diyor. Valinin bu uyarısı üzerine konu incelemeye alınıyor. Mülkiye müfettişleri konuyu bir yandan inceliyor, vergi kaçakçılığı boyutuyla ilgili olarak da hesap uzmanları konuyu inceliyor, oraya intikal ediyor. Hesap uzmanları izliyor ve vergi kaçakçılığı olduğunu tespit ediyorlar. Mülkiye müfettişleri, bu konunun takip edilmesi ve konunun yargıya intikal ettirilmesi gerektiğini karar altına alıyorlar ve konu yargıya intikal ettiriliyor. Yargıda lüzumu muhakeme kararları alınıyor ve çeşitli kararlar çıkıyor. Mesela, Danıştay’dan sanıklar: Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı. Mustafa Açıkalın, aynı yerde Genel Sekreter; Adem Baştürk, yardımcısı; İdris Naim Şahin, yardımcısı ve tüm kadro için diyor ki; “İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile bağlı ve ilgili kuruluşlarının çeşitli ajanslar vasıtasıyla başta falan televizyon kanalı olmak üzere, televizyon kuruluşlarına kaynak oluşturmak amacıyla spot filmler yapılmasına ilişkin ihaleleri mevzuata aykırı olarak yapmışlardır ve bu nedenle bunların hakkında dava açılmasına” diye karar alınıyor. İşte belge…(Alkışlar)

İçişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığının 21 Haziran 2001 tarih ve 34/7/3955-17 sayılı görev emri doğrultusunda tevdi raporlarının düzenlenmiş olduğu ve düzenlenen bu raporlarda- yine tekrar okuyorum- “Büyük Şehir Belediye Başkanı Belediyesi -eski belediye başkanı, çünkü 2001’de çünkü bu oluyor- Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi ve sosyal bir görüşten kaynaklanan bir amaçla cürüm işlemek için devasa bir teşekkül oluşturduğu ve bu teşekkülün liderliğini belediye başkanı seçildiği 1.4.94 tarihinden 6.11.98 tarihine kadar fiilen ve aktif bir şekilde söz konusu tarihten bugüne kadar ise perde arkasından sürdürdüğü” diye söylüyor ve bu nedenle bunun yargıya intikal ettirilmesini öneriyor. Yargıya intikal ediyor. Yargı çeşitli aşamalarda bunu inceliyor. O arada, bir, DSP affı çıkıyor. İki, iktidar değişikliği oluyor ve bu yargı süreci doğru dürüst işletilip sonuçlandırılamıyor.

Değerli arkadaşlarım, bugün karşı karşıya bulunduğumuz manzara, ortadaki bu büyük iddiaların yeterince incelenip sonuçlandırılamamış olmasından kaynaklanan bir manzaradır. Bu konuda bir tereddüt yoktur. Eğer DSP affı çıkmamış olsaydı, eğer iktidar olanaklarıyla yargı süreci çeşitli biçimlerde engellenmemiş olsaydı -eğer gerekirse ona da ayrıntılı şekilde gireriz- bugün bambaşka bir tabloyla karşı karşıya kalacaktık. Şimdi, bütün bu operasyonlarda, bu niye yargı kararı çıktı, çıkmadı, onu bir tarafa bırakıyorum, ben başka bir şey söylüyorum, bütün bu operasyonlarda böylesine ciddi işi taa Danıştay engelini de aşarak, her türlü belediye başkanı dokunulmazlığını aşarak inceleme noktasına getirecek kadar önemsenen operasyonların arkasında bir kişi var, malî boyutuyla ilgili bir kişi var. O kişi, işte o belediye hesaplarının bulunduğu bankanın şube müdürüdür. O şube müdürü birdenbire bir büyük atılım yapıyor ve genel müdür yardımcılığına atanıyor. Neyle atanıyor? Üniversite mezunu diye doğru olmayan bir belgeye dayalı olarak, itiraz üzerine konu inceleniyor, evrakta sahtekârlık yapmış bu diyorlar ve bu mahkemeye gidiyor ve mahkeme de bu konuda net, kesin hüküm veriyor. Yani, mahkemenin bu konuda verdiği hüküm de çok açık bir biçimde ortadadır. Bu da, bununla ilgili, bu kişiyle ilgili herhangi bir tereddüdün bulunmadığını bize açık bir biçimde ortaya koymuştur. İşte onun belgesini isteyenlere de şimdi o belgeyi sunuyorum. Ankara Dokuzuncu Ağır Ceza Mahkemesinin kararı. Bu kararda diyor ki: “Sanık falan kişinin sahte resmî belge düzenlemek suçundan eylemine uyan Türk Ceza Kanunu’nun 342/1’inci maddesi gereğince suçun işleniş şekli, özellikleri, kastın yoğunluğu, sanığın kişiliği dikkate alınarak takdiren iki yıl ağır hapis cezasıyla cezalandırılmasına.” Bu da Dokuzuncu Ağır Ceza Mahkemesinin 2002/0005 Esas ve 2002/000107 karar nolu kararıdır. Bu da onun belgesi. Yani, o kişi mahkûm olmuştur, ama o arada yine Rahşan Affının, affedersiniz DSP affının uygulanmasıyla ile ilgili gelişmeler sonucunda bu infaz edilmemiştir, bu hüküm infaz edilmemiştir ve beş yıllık bir süre içinde benzer bir suç işlememesi anlayışıyla kendisi bir üç aylık bir mahkûmiyete tabi tutulmuştur.

Değerli arkadaşlarım, yani bugün, Başbakanın en yakınında en güvendiği malî işlerini emanet ettiği kişi, evrakta sahtekârlıktan yargı kararıyla mahkûm olmuş bir kişidir. Bu konuyla ilgili bizim iddialarımızın belgesi de vardır, dayanağı da vardır. Bütün bunlarla ilgili hiç kimsenin, hiçbir şüphe ifade etmesine imkân verecek bir durum kesinlikle yoktur ve durum çok açıktır değerli arkadaşlarım. Şimdi, ben, AKP yetkililerine soruyorum: “Bunu ispatlamayan namerttir” diyordu. Peki, ispatlarsak sen nesin? Sen nesin?.. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, böyle iddialı sözlerle meydan okumak güzeldir, ama bir dayanağı olacak. “Namerttir” dedin mi, kimse ispatlayamayacak. Eğer ispatlarsa, o zaman senin mertliğin kuşkulu hâle gelir. (Alkışlar) Yani, tabii bu güç bir durum. Taraflar susuyor, Başbakan susuyor, birisine görev vermişler, “konuş, bizi savun” demişler; neyi savunacak, nasıl savunacak, savunulabilir gibi değil.

Değerli arkadaşlarım, acı bir tablodur. Bu, bir Türkiye manzarasıdır. Bu, bir AKP fotoğrafıdır. Yani, bula bula koca Türkiye’de devletin en önemli, en dürüstlük gerektiren, çünkü Sayıştay denetimi yok, yargı denetimi yok, senin sütüne havale edilmiş, Başbakansın diye senin sütüne havale edilmiş. (Alkışlar) Bu yoksul milletin trilyonlarca lirasının başına koca 70 milyonun içinden bula bula evrakta sahtekârlıktan mahkûm olmuş birisini mi getiriyorsun? Niye getiriyorsun? Bu, sadece bir tayinle ilgili takdir hatasından mı ibarettir, acaba bir zihniyetin yansıması mıdır? (Alkışlar) Yani, niye bu böyle oluyor? Canım bilmiyordum, üzüntü duydum, çok affedersiniz, bir daha olmaz falan mı diyorlar? Hayır. Ne yaptığını biliyor herkes, bile bile yapıyor. Böyle bir kadroyla çalışmanın bu memleketin hayrına olabileceğine inanmak mümkün mü? Böyle bir kadronun eline bu milletin parası pulu emanet edilebilir mi? Edildi. Yanlış yapıldı değerli arkadaşlarım, yanlış. Bu gerçeği görüyoruz, bunu anlatmaya çalışıyoruz.

Bakınız geride bıraktığımız günlerde bir başka konu çok yakından halkımızı, toplumumuzu ilgilendiren bir konu olarak ortaya çıktı. Başbakanın Avustralya’da bir radyo mülakatında, milletimizi rencide edecek bir üslupla bir değerlendirme yaptığı görüldü. Başbakanın konuşmasında iki kez, Türkiye’de 30 bin kişinin ölümünden doğrudan sorumlu sayılması gereken bir kişi hakkında konuşurken “sayın” diye bir özel saygı ifadesini kullandığına tanık olduk.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, dikkat ediniz iki defa diyor. Olabilir, bir insan, çok nazik birisidir, önüne gelen herkese “sayın” diyordur Rahmetli Ecevit gibi ve o kargaşa içinde dikkat etmeden böyle birisine de bir defa ağzından böyle bir şeyi kaçırmış olabilir, böyle bir durum var mı? Yok. Niye yok? İki yönden yok. Bir, herkese karşı nazik ve saygılı bir ifade kullandığını söyleyemeyiz. (Alkışlar) Tam tersine memleketin en masum, namuslu, temiz insanlarına en ağır hakaretleri, en acımasız suçlamaları vicdanını hiç sıkıntıya sokmadan yapabilen bir insan “Ananı al da git” diyor şikâyet eden vatandaşa, çiftçiye. Gelmiş köylü, derdini anlatacak “Al ananı da git.” Yeni yeni de laflar. Nereden buluyor çıkarıyor bu lafları. Yani, böyle bir laf da yok bizim Türkçemizde. Ona öyle diyor. “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” diyor. Herkese hakaret etmekte hiçbir beis görmüyor, ama 30 bin kişinin kanı üzerinde olan bir kişiden bahsederken “sayın” diyor, yetmiyor birazdan bir “sayın” daha diyor.

Değerli arkadaşlarım, o arada da sadece “sayın” demekle kalmıyor, o katil tarafından şehit edilmiş olan insanlara “kelle” diye nitelemede bulunuyor. Şimdi, bu neyin ifadesidir, neyin yansımasıdır? Bir psikolojinin mi, bir siyasetin mi? Bir kişiliğin mi, neyi yansımasıdır bu? Ya da bir rastlantı mıdır? Kesinlikle bir rastlantı değildir. Bir şeyin yansımasıdır bu. Dil, ayniyle insandır, üslubu beyan ayniyle insan. Ne var burada? Tabii bunu görünce hepimizin aklına ne geliyor? Sayın Başbakanın, Türkiye’de yaşanmakta olan olaylarla ilgili hangi anlayışta olduğunu ister istemez hatırlıyoruz. Yani, “alt kimlik, üst kimlik” tartışmalarını hatırlıyoruz, Diyarbakır’da yaptığı konuşmaları hatırlıyoruz, “Türkiye’de bir eyalet sistemi uygundur” deyişini hatırlıyoruz, Terörle Mücadele Yasası’nı getirip 6’ncı maddesinde “Sayın” dediği kişiye af çıkarmaya yönelik bir madde yerleştirmiş olduğunu hatırlıyoruz. Eve Dönüş Yasası çıkarmış olduğunu hatırlıyoruz, bütün bunları birden hatırlıyoruz. Bu neyin ifadesi deyince, aklımıza bunlar geliyor. Bu bir dil konusu, bir ifade konusu olmaktan çıkıyor, bir siyaset anlayışının simgesi hâline geliyor.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının ağzına bunu söylemek hiçbir şekilde yakışmıyor. (Alkışlar) Başbakanın böyle bir söylemi kullanmış olmasını, Türkiye’de bu uğurda canını kaybetmiş olan şehitlerimize saygısızlık sayıyorum, yaşayan 72 milyona saygısızlık sayıyorum. (Alkışlar) Eğer o “sayınsa” bu millet ne? Bu millet ne? (Alkışlar) Bir başbakanın kafasında, eğer böyle bir kişiye “sayın” diye bir yer ayıracak bir zihniyet, bir anlayış varsa, sen millete nasıl bakıyorsun o zaman? Başbakan derhal milletten özür dilemelidir, derhal özür dilemelidir. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, daha dün DTP’nin yöneticileri aynı söylemi dile getirdiler diye mahkûm oldular, mahkûm edildi. Peki Başbakan söyleyince ne oluyor? Başbakan çıkıp hangi zihniyetle söylediğini anlatmalıdır, özür dilemelidir eğer inanmıyorsa, öyle değilse ya da o anlayışta olduğunu söylüyorsa onu söyleyecek cesareti sergileyebilmelidir, evet “sayındır” diyebilmelidir, söylediğine sahip çıkmalıdır. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, böyle bir şey olmaz. Bakın bunu söyledik, yine AKP’nin malum yöneticileri, ık mık, bin bir dereden su getirerek kıvırmaya çalışıyorlar. Hiç kıvırmayın, “belge” diyorsunuz işte size belge, burada bu, Başbakanın söylediği laf burada. (Alkışlar) Eğer itiraz eden varsa, dinleriz. AKP’nin yöneticisi diyor ki: “Canım, böyle kayıtlar delil kabul edilmez.” Yani, mahkemeye düşerse delil kabul edilmezmiş bunlar. Bu neyin kaydı? Bir radyo mülakatının kaydı. Radyo mülakatını yapan yaşıyor, o mülakatı dinleyen insanlar yaşıyorlar, onun kaydı yaşıyor, şimdi Başbakanı savunmak isteyenler neyin arkasına saklanıyorlar, ona dikkatinizi çekiyorum. Böyle bir zafiyet, böyle bir acz Allah kimsenin başına vermesin.

Değerli arkadaşlarım, şimdi tabii gündemimizin temel konusu Cumhurbaşkanlığı seçimi. Cumhurbaşkanlığı seçimine hızla yaklaşıyoruz ve bu konu Türkiye’yi çok ciddi şekilde meşgul ediyor. Bu konuda bizim Cumhuriyet Halk Partisi olarak, çok büyük bir görev duygusuyla, uzun bir süreden beri bir çaba içinde olduğumuzu bütün milletimiz biliyor. Biz, uzun bir süreden beri Türkiye’yi, Cumhurbaşkanlığı seçiminin ülkede bir kırılma konusu olmaması, bir gerginlik konusu olmaması için uyarmaya çalışıyoruz ve iktidarın, Sayın Başbakanın bu konudaki anlayışını, planını kamuoyumuzun bilgisine yansıtmaya çalışıyoruz. Uzun bir süredir ısrarla Başbakan, Cumhurbaşkanı adayı olarak zaman kazanmaya çalışıyor, adaylığını ilan etmekten çekiniyor ve bir emrivakiyle adaylığını Türkiye’ye kabul ettirme planlaması içindedir diye uzun bir süredir halkımızın dikkatini çekiyoruz. Şimdi geldiğimiz noktada bunun çok doğru bir tespit olduğu ortaya çıkmıştır. Başbakanın böyle bir planının olduğu artık anlaşılmıştır ve AKP’nin kendi iç yönetimi, çevresi de bunu ifade etmeye başlamıştır.

Değerli arkadaşlarım, bu yanlış bir yaklaşımdır. Sayın Başbakanının cumhurbaşkanı olmak istemesi doğru değildir. Bakın dikkatinizi çekerim, Başbakanın cumhurbaşkanı olmasının hukuki niteliğine değinmiyorum, bunun doğru bir iş olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Bu doğru değildir, çünkü bir cumhurbaşkanının, Türkiye’nin ulusal bütünlüğünü sahiplenmesi, onu savunması, Anayasaya inanması, Anayasanın özünü benimsemesi ve Anayasal kurumları birbiriyle uyum içinde işletme anlayışında olması gerekir. Cumhurbaşkanından beklenen budur. Cumhurbaşkanı Türkiye’yi temsil edecektir, Türkiye’nin şerefini, onurunu, değerlerini temsil edecektir, Anayasaya inanacaktır, Anayasayı işletecektir, çalıştıracaktır, Anayasal kurumları birbiriyle uyumlu ve iş birliği içinde bulunduracaktır. Anayasaya inanmayan bir insanın cumhurbaşkanı olması doğru değildir. (Alkışlar) Anayasanın özüne inanmayan, “Anayasanın özünü tartışalım” diyen, “tartışmak lazım” diyen bir insanın geleceği yer cumhurbaşkanlığı değildir. Anayasaya inanan insanların cumhurbaşkanı olması lazım. Cumhurbaşkanlığından Anayasayı iptal mi edeceğiz, engelleyecek miyiz, çıkmaza mı sokacağız, böyle bir şey olabilir mi? Bunlar yanlış. Anayasaya karşı senin rezervin vardır, siyasetçi olarak takip et, ama cumhurbaşkanı olarak ben bu Anayasayı işleteceğim diye çıkarsan inandırıcı olmazsın. Bunu anlatmaya çalıştık. Samimiyete çağırdık ve tabii Türkiye’yi temsil edecek bir kişi söz konusu. Türkiye’nin şerefini, onurunu, haysiyetini, vakarını, değerlerini temsil edecek bir insan söz konusu. Onun için dedik ki, Hikmet Yar’ın önünde diz çökmüş bir insan cumhurbaşkanı olamaz, olmamalıdır. (Alkışlar) Canım olmaz, olmaz, Cumhurbaşkanlığında olmaz. “Yasin El Kadı’ya kefilim” diyen bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olmamalıdır. Yani, hangi özel ilişkilerin var senin? “Tanırım kendisini.” Niye tanıyorsun kardeşim? Niye tanıyorsun?.. Tanıyacak adam mı yok? “Tanıyorum, kefil oluyorum” diyor. Birleşmiş Milletler, “terörü finanse eden insanlardan birisidir” demiş, El Taliban’ın finansörlerinden birisi olarak dünyaca kabul edilmiş, dünyanın her yerinde, Türkiye dahil, mal varlığı dondurulmuş “ben kefilim” diyor bir siyasetçi ve sonra o cumhurbaşkanı olacak. Ya böyle bir şey olmaz, olmaması lazım. Bunlar aklın, mantığın, sağduyunun gereği. “Türkiye eyaletlerle de yönetilebilir” diyen bir insan cumhurbaşkanı olmaz, olmamalı. Başbakanlık Müsteşarı intihal yaptığından dolayı mahkûm olmuş ise, o insan Cumhurbaşkanı olmamalı. (Alkışlar) Başbakanlık Müsteşarı “Bu Anayasanın değiştirilmesi lazım, cumhuriyetin, laikliğin, milliyetçiliğin dini temellerde yeniden düzenlenmesi lazım” diye düşünüyor ise ve “Seninle beraber geldik, beraber gideriz” diye Başbakan ona sahip çıkıyor ise, o insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (Alkışlar) Bütün bunlar bitti, şimdi bir kez daha işte gördük, daha demin konuştuk. 15 yıldır Türkiye’de 30 bin kişinin ölümünün sorumlusu olan bir kişiye iki defa “sayın” diyen bir insan, cumhurbaşkanı olmamalıdır. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bakınız Cumhurbaşkanı olmamalıdır, niye olmamalıdır? Sadece cumhurbaşkanının önünde Türk Bayrağı eğilir, sadece cumhurbaşkanının önünde eğilir Türk Bayrağı. Öcalan’a “Sayın” diyen bir insanın önünde Türk Bayrağı eğilemez değerli arkadaşlarım. (Alkışlar) Eğilemez… Eğilemez… Hangi el, hangi vicdan eğebilir o bayrağı? Cumhurbaşkanı o, onun önünde eğilir, çünkü o en temiz, en ahlaklı, en güvendiğimiz, şerefimiz, onurumuz, haysiyetimiz, milli duygularımız, mefailimiz, tarihimiz, geleceğimiz olacak, öyle birisi gelsin eğelim bayrağımızı. (Alkışlar) Şimdi, Sayın Erdoğan, Parlamentoda çoğunluğum var, onlar da “ biz, o ne isterse, onu yaparız” diyorlar, “ben gelirim” diyecek, olacak, olmaz değerli arkadaşlarım, olmaz. Olmaz, olamaz, olmamalıdır. (Alkışlar) Şimdi bakın, ben, bunu uzun süredir anlatıyorum. Bu milletimizin vicdanında oturdu. Bugün halkımızın ezici çoğunluğu, kesinlikle böyle bir şey istemiyor. AKP’ye oy veren insanlar da istemiyor, çünkü akıl var, mantık var, ama Başbakan isterse, Anayasada böyle, Meclisteki AKP çoğunluğu da “baş üstüne biz emre hazırız” diye topuk vurmuş, selam durmuş, seçilir… Olmaz değerli arkadaşlarım, olmaz. Olmasın… Olmaması demokrasiye aykırı değildir, tam tersine demokrasinin özüne, ruhuna en uygunu olanıdır. (Alkışlar) Demokrasiyi siz bir biçimden ibaret mi sayıyorsunuz, yok mu bir özü? Bir ahlaki özü yok mu, bir siyasi özü yok mu bunun? Biz inkâr ederiz, yok sayarız onu, kılıfa indiririz, prosedüre indiririz, yönteme indiririz bu işi; olmaz, indirmeyin.

Değerli arkadaşlarım, bunu anlatıyoruz. Bunu anlatmayı büyük ölçüde başardığımızı düşünüyorum. Bakın böyle hevesler beslendi, böyle kararlar alındı, ama şimdi geldiğimiz noktada size inanç ve güvenle söylüyorum, böyle bir yanlışlık Türkiye’de olamaz, olmayacaktır, böyle bir yanlışlık olmayacaktır. (Alkışlar) Ben bunu söyleyince “yahu niye böyle söylüyor, neye dayanarak söylüyor” diyorlar. Ben, hiçbir özel istihbarata, bilgiye dayanarak değil, sağduyuya dayanarak, akla mantığa dayanarak, Türkiye’nin siyasi dokusunu, siyasi tarihini bilinçli bir şekilde özümsemiş olmama dayanarak böyle bir şey olmayacaktır diyorum.

Değerli arkadaşlarım, bakın, ben bunu söyleyince pek çok kişi kızıyor, ama size şunu söyleyeyim: Beni en iyi anlayan insan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dır. Cumhurbaşkanı olmamalıdır diye, olmayacaktır diye yaptığım bu değerlendirmeleri, en iyi anlayacak olan kişi Başbakanın kendisidir. Bizzat Başbakan en iyi şekilde bilmektedir ki, anlamaktadır ki, ben, doğruyu söylüyorum, olması gerekeni söylüyorum ve o da bunun gereğini yapacaktır değerli arkadaşlarım. (Alkışlar) Bir görev yapıyoruz. Bu sonucu elbirliğiyle sağlayacağız. Bazıları diyor ki, “yahu bu CHP ne yapmaya çalışıyor? İkili düşünüyor. İşte olmamalıdır” diyor ve “olmamalıdır diyerek onu olmaya tahrik ediyor. O olursa, siyaset açısından bizim lehimize bir durum olur diye düşünüyor ya da olmazsa falan…” bunların hiçbir ciddiyeti yoktur. Bunu değerlendiren arkadaşlara çok ciddi saygım var. Kendileri siyasetimizi çok izliyorlar, çok ilginç değerlendirmeler yapıyorlar, ama inançla söylüyorum ki, biz, burada yüreğimizi açtık, içimizden ne geçiyorsa onu söylüyoruz. Hiçbir başka taktiğimiz, stratejimiz, hesabımız yoktur. Bir şeye inanıyoruz, olmaması gerekiyor, olmaması Türkiye’nin yararınadır. Kimin yararınadır hiç onunla meşgul değilim. Olması bizim yararımıza mıdır, değil midir hiç onunla meşgul değilim, olmaması Türkiye’nin yararınadır, Türkiye’nin yararına olan her şey de Cumhuriyet Halk Partisinin yararınadır. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, umarım önümüzdeki bir aylık süre, bu gelişmelerin, bu bekleyişimizin haklı olduğunu gösterecek birtakım açılımlarla gelişecektir. Bunun doğru bir tespit olduğunu hep birlikte göreceğiz. Biz, hiçbir küçük parti hesabının peşinde değiliz. Türkiye sıkıntıya girmesin, böyle bir oluşumu Türkiye taşıyamaz, iyi olmaz. Anayasamız, hukukumuz, demokrasimiz, ülkemizin yararları, iç barışımız, kardeşliğimiz hangi ölçüyü kullanırsanız kullanın hiçbir ölçü açısından Başbakanın cumhurbaşkanı olma ısrarı, inadı iyi ve yararlı olmaz. Bütün bunu bilerek bizim görevimizi yapmamız lazım. Biz, yapıyoruz, olmaması gerektiğini anlatıyoruz, olmamasının şartlarını gerçekleştirmeye gayret ediyoruz, halkımızı bu konuda daha duyarlı bir noktaya çekmeye çalışıyoruz. Hep beraber yaşayacağız, göreceğiz. Ben, bu konudaki mücadelemizin tıpkı 1 Mart tezkeresi konusunda verdiğimiz mücadele gibi, Türkiye açısından tarihi bir önemi olduğuna inanıyorum. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, o zaman da bu çok konuşulmuştu, tartışılmıştı, hatta bize diyorlardı ki: “O kadar karşı çıkmayın, bırakın AKP 65 bin Amerikan askerinin Güney Doğuya yerleşmesine izin versin. Bu onun bitişi olur. Türkiye Orta Doğu bataklığına, terörüne bulaşırsa, Türkiye’de iktidar işbaşında kalmaz. Niye karşı çıkıyorsunuz?” diyorlardı. O zaman da diyorduk ki, bizim ilk düşüneceğimiz şey Türkiyemizin bütünlüğüdür, Türkiyemizin yararıdır. Türkiye’ye zarar verecek hiçbir şeyden biz parti menfaati bekleyemeyiz ve bu anlayışla görev yaptık ve o zaman başardık. Şimdi, aynı anlayışla görev yapıyoruz, inanıyorum şimdi de başaracağız. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bakınız dördüncü yılı tamamlanıyor Irak’taki işgalin. Dört yıl geçti, tablo ortada, acılar ortada. Bırakınız Türkiye’ye o tezkerenin vereceği zararı, böyle bir tablonun sorumlusu olmayı içimize sindirmemiz hiçbir zaman mümkün değildir. Bunun sorumluluğunu, vebalini taşımamız mümkün değildir. Nasıl olur da bir iyi niyetli Türk vatandaşı, Irak’ta ortaya çıkan bu acı tablonun, bu utancın sorumlusu olmaktan zevk alabilir, yarar umabilir, böyle bir şeyi düşünmek mümkün mü? Bunu engelledik. Ayrıca, tabii çok daha önemli olarak Türkiye’yi bölecek olan, Türkiye’nin bölünmesine yol açacak olan bir büyük kararı o girişimle engelledik. 65 bin Amerikan askeri gelecek, Türkiye’nin Güney Doğusuna yerleşecek, en hassas coğrafyamıza. Düşünün şimdi, orada duruyor ve Nevruz kutlamaları oluyor, orada oluyor, burada oluyor; böyle bir şey olur mu değerli arkadaşlarım? Yani Türkiye’yi çok tehlikeli bir sürecin içine sokacak bir gelişmeyi önledik. Bundan da övünç duyuyorum, kıvanç duyuyorum. Gerçekten tarihi bir olaydı. Şimdi, yine gelecekte Türkiyemize çok zarar verebilecek, ülkemizi büyük sıkıntılara sokabilecek bir olumsuzluğu önlemek için büyük mücadele veriyoruz ve bu mücadeleyi başarıya götüreceğimize inanıyorum, güveniyorum. Hiç merak etmeyin, laik, demokratik cumhuriyetimizi, ulusal bütünlüğümüzü bundan sonra ebediyen yaşatacağız, bu konudaki tehlikeleri, tehditleri hep beraber ortadan kaldıracağız. (Alkışlar) Bakınız Çanakkale savaşlarının yıl dönümünü geride bıraktık. Orada bütün dünyaya gösterdik ki, Çanakkale geçilmez. Değerli arkadaşlarım, Çanakkale geçilmez, tamam da Ankara da geçilmemelidir. (Alkışlar) Yani Çanakkale’yi geçemeyenlerin, çeşitli vesilelerle Ankara’ya uzanabilmeleri hiçbir şekilde kabul edilemez. Kendi amaçlarına, kendi hesaplarına Ankara’yı kullanabilir bir noktaya gelmeleri hiçbir şekilde kabul edilemez. Çanakkale’yi savunduk, Ankara’yı da savunacağız, hattı müdafaa yok sathı müdafaa var, satıh da bütün vatandır, bütün Türkiye’dir. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, konuşmamız gereken başka konular var, ama süremiz yetmiyor. Bu çerçevede sadece şuna değineyim, iki dakikalık zamanımız var. Yargı, siyasetin işgaline maruz kalma tehlikesi içindedir. Yargıtay’da, Danıştay’da ve Sayıştay’da bilinçli bir şekilde sürecin işlemesi, yetkili organların görev yapması engellenmektedir. Yargıtay’da 23 tane yüksek yargıç temyiz üyesi ihtiyacı vardır. Yasa, derhal 20 gün içinde seçim yapılmasını öngörmektedir. Aylar geçmiştir, yasa işletilmiyor, seçim yaptırılmıyor. Niye? Hele bekleyelim, Çankaya’yı bir alalım, ondan sonra yargıyı da alırız, onun hazırlığını yapalım. Danıştay aynı şekilde, seçimi tamamlanmıyor, Sayıştay aynı şekilde. Değerli arkadaşlarım, olmaz, olmaz… Yargıtay’ı, Danıştay’ı, Sayıştay’ı bir saygın, bağımsız Anayasa kurumu olarak içine sindiremeyen bir zihniyetin cumhurbaşkanlığında yeri yoktur. (Alkışlar) Yolsuzluklar aldı başını gidiyor, Ali Dibo Hatay’dan Sinop’a sıçradı. Sinop’ta AKP eski il başkanları ve sağlık sisteminin yöneticileri el ele vermişler 100 trilyonlarca liralık bir büyük soygun çarkı orada döndürülüyor ve şimdi en son olarak söyleyeyim, İstanbul Ataköy’de, Ataköy Marinanın bulunduğu yerde şimdi bir büyük soygun gerçekleşmek üzeredir. TOKİ eliyle, bir hafta içinde ihale ilanı yapılmıştır. 15’inde ilan 22’sinde, yarından sonra ihale, iki üç milyar dolarlık olduğunu herkesin bildiği bir arazi şimdi ora da gözden çıkarılacaktır ve kimin alacağı bellidir, hepsi bilinmektedir. Basınımız bunu daha önceden de vurgulamıştır. Ben de buraya bunu getiriyorum. Derhal o ihale iptal edilmelidir. Göz göre göre bir büyük soygun, Ataköy Marina’da bir avuç insana ki, kim olduklarını incelediğiniz zaman AKP milletvekillerinin yakınlarına kadar geliyorsunuz, orada bir tezgâh götürülmektedir. Yolsuzluk, soygun, AKP’yi içeriden, dışarıdan, tabandan, tavandan çürütmektedir. Bütün bunların hesabını önümüzdeki seçimde hep beraber göreceğiz.

Hepinize sevgiler, saygılar sunuyorum, başarılar diliyorum. (Alkışlar)

Tuesday, March 20, 2007

Reza Pahlavi of Iran’s message on the occasion of Persian New Year



RP Secretariat
Translated Excerpts
Tuesday, March 20th, 2007

Translated Excerpts of Reza Pahlavi of Iran’s message on the occasion of Norouz 1386 (Persian New Year 2007):

. . . The Persian New Year, Norouz, reminds us that no power can suppress or hold back the natural and fundamental desires of humans; whether they are in pursuit of happiness, bettering of lives, or finding sanctity and peace within the arms of law, order and freedom.

. . . Norouz has withstood much tumult throughout the millennia, resiliently serving as a symbol of resistance against untold assaults on our rich culture and prideful heritage.

. . . This year, however, I am deeply sorrowed over the serious and very grave circumstances facing our homeland -- to spiritedly wish you a joyous celebration of Norouz. We face real and unprecedented danger. Our homeland is confronted with an abyss, threatened with sanctions, violence and destruction, even partitioning, at the hands of adversaries, both domestic and foreign.

. . . The clerical regime, its principals, values and nature being the root cause of our national ills is faced with two choices: the continuation of its adventurism, reckless and rogue behavior; or, reversal of course, concession and compromise of its very principals. Unfortunately neither scenario bodes in favor of our national interests, for our national ills are deep and our problems vast -- all rooted in the nature of a regime whose end must come if we are to have a chance to renew our nation for a better future.

. . . We, as a nation, are endowed with an ancient heritage that has gifted mankind a great plenty: great statesmen, prominent leaders and pioneers in multitude of fields. The destiny of our nation should not be determined at the hands of an incompetent, corrupt and inept few. Iran and Iranians deserve better!

. . . As spring renews our day, I reaffirm my commitment to you and our homeland. Above and beyond all personal ambitions and interests we must join ranks, move forward and find our way towards the end goal.

May your new-year be victorious?

God Bless Iran

پیام رضا پهلوی بمناسبت نوروز ۱۳۸۶

Gölgeler



Hamiyet Yüceses’in yorumuyla dinlediğimiz Türk sanat müziğinin unutulmaz eseri”makber”,”geceler”,Safiye Ayla; “Niçin baktın bana öyle”,”çile bülbülüm çile”,Müzeyyen Senar;”benzemez kimse sana “,”kimseye etmem şikayet”gibi Türk sanat müziğinin unutulmaz eserleri ve bir çok güzel yapıtları Funda Arar ve Kıraç yorumuyla tekrar hatırlayacak ve geçmişe doğru nostaljik bir yolculuk yapacağız …Konser tadında izleyeceğiniz bir program olacak “Gölgeler”…

The Iran Beauty Contest


Republican candidates have an Iran strategy: Say what the Democrats say.

Back in 1980, chief negotiator Warren Christopher felt a need to warn the Iranians: If they wanted to cut a deal to release the U.S. hostages held in the American diplomatic mission in Tehran, they'd better do so immediately, with the lame-duck Carter administration. This was the message the Carter team he worked for wanted to convey, but it was also quite acceptable to the incoming Reagan administration. Cut a deal immediately—because Ronald Reagan might prove a tougher and less compromising partner. Cut a deal immediately, because Carter had already lost the election and had nothing to gain, politically. This would also free Reagan to pursue his agenda rather than spend the valuable early period in the White House solving another administration's crisis. On the day of President Reagan's inauguration, after 444 days in detention, the hostages were freed.

President George W. Bush, who also has little opportunity for political gain, is offering the Iranians a decent deal: Stop enriching uranium and enter negotiation. So far, no takers.

As I wrote three weeks ago, the Democratic presidential candidates attack the current administration for not doing more to engage the Iranians—but their proposals are very similar to Bush's. The Republican candidates have an even less convincing MO: They attack the Democrats for attacking the president and end up suggesting, more or less, the same thing. Maybe this is the real story here: There's only one serious option when it comes to Iran and a lot of politicians spinning it. After all, the 2008 campaign has already begun—and we can hardly expect to hear political rivals say, "We agree." Even if they do.

That's why Mitt Romney was ridiculing "a speech two days ago in New York City, [where] Sen. Hillary Clinton said that she needs to quote 'understand' unquote Iran better—and we need to quote 'engage Iran' unquote.Romney's recipe for Iran? " Economic and diplomatic isolation. Not much different from Clinton's, in other words.

Or take Rudy Giuliani. While he doesn't unequivocally call for a military strike, the surging Republican seems to suggest that he would be more likely than the Democratic candidates to order one. "I believe [sanctions have] a better chance of working if [the Iranian leader] believes that he has a president who will not under any circumstances allow Iran to have nuclear weapons," he said a couple of days ago.

But is Giuliani really ready to act, or is he just hiding the same old policy under a pile of tough talk? Here's what he had to say to Sean Hannity, a sympathetic host, about the Iraq Study Group recommendation that the United States should engage with Iran and Syria:

The minute you put it up front, you give them all the leverage and you take all the leverage away from us. That recommendation would have been better delivered quietly, secretly. And then … through back channels, you find out. Can I achieve something with Ahmadinejad? Can I achieve something with Syria? Right now, it doesn't look that way. The better thing to do in Iran is to put pressure on them and to let them know that we will not accept their being a nuclear power.

That is basically it: sanctions, pressure, and back channels, all in the hope that the Iranians will react positively. Is there a debate? Perhaps there is, over the question of engagement now or engagement after the Iranians freeze their uranium-enrichment program. Are there any other major disagreements? Not really. Still, the impression voters get is that the field is full of competing doctrines and rival schools of thought.

The truth is different: For the leading candidates from both parties, the Iran question isn't a policy debate; it's a beauty contest. It's not about what the candidates say they want; it's about who you believe really means what they say. It's not about engagement versus the military option; it's about voters'—and the Iranians'—perception of the candidate's character. Do you believe Romney would dare do what Clinton would not? Do you think that Giuliani is more likely to go all the way than John Edwards?

We keep hearing John McCain's observation that "there is only one thing worse than a military solution, and that, my friends, is a nuclear-armed Iran." This is not so different from the 2004 Barack Obama quote that I ended my Feb. 27 piece with: "[U]s launching some missile strikes into Iran is not the optimal position for us to be in. … On the other hand, having a radical Muslim theocracy in possession of nuclear weapons is worse."

McCain is the one that gets quoted, rather than Obama, because there's a public perception that McCain's threat is more sincere than Obama's. There's a commonly held assumption that Giuliani's threat is more credible than Edwards', because Rudy has a background as an uncompromising street fighter (albeit against crime in New York). Giuliani and the Republicans will use perception to their advantage: Even today, this tough-guy image makes the Republican Party more acceptable to voters when it comes to fighting terrorism.

So, yes, they all want sanctions, and they all believe that no option should be taken off the table—McCain, Giuliani, Romney, Clinton, Obama, and Edwards have all said as much. But you have to ask yourself how much you believe them. If the public keeps believing that the Republican candidates have more of the toughness that's needed to execute the policy, then the Republican strategy is working better.

By Shmuel Rosner

Tuesday, March 13, 2007

İran'ı çıldırtan film


Hollywood yapımı “300 Spartalı” filmi İranlıları kızdırdı. Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın sanat danışmanı, ABD’nin sinemayla tarihi gerçekleri saptırdığını iddia etti

Uluslararası arenada siyasi nedenlerle gerginlik yaşayan İran ve ABD, bu kez, bir sinema filmi yüzünden karşı karşıya geldi. ABD’de gösterime giren Holywood yapımı “300 Spartalı” adlı film, İranlıların sert tepkisine neden oldu. Ünlü yazar Frank Miller’in aynı adlı çizgi romanından beyazperdeye aktarılan filmde, Yunan Leonidas komutasındaki 300 askerin, Heşayer Şah’ın 120 bin kişilik ordusuna üç gün boyunca direnişi anlatılıyor. Yunanlıların direnişinin filmde “çok abartıldığını” ifade eden İranlılar, tarihi gerçeklerin saptırıldığını belirtiyor.

İRANLILAR KIZGIN

İranlılar, yönetmenin kendilerini “vahşi, cahil, kan dökücü ve medeniyetten uzak kişiler”, Yunanlıları ise “cesur ve asil” olarak betimlediğine dikkat çekiyor. Film, İran televizyonunda ilk haber olurken, Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’ın sanattan sorumlu danışmanı Cevad Şemkaderi, yapımcıları kınadı. “ABD’nin İran’ı sömürgeciliğin önündeki en büyük engel olarak gördüğünü” söyleyen Şemkaderi, ABD’nin İran engelini aşmak için elinden geleni yaptığını, filmin bu amaçla yapıldığını kaydetti. İranlı yetkili, ABD’nin sinema aracılığıyla tarihi gerçekleri tahrif etmeye devam ettiğini belirtti.

BUSH İMPARATOR MU?

Filmle Irak’taki savaş arasında bağlantı kuruluyor. Kimileri, Başkan George Bush’un Irak’taki başarısızlığına gönderme yapıldığını ve dünyayı yönetmek isteyen Pers İmparatoru Kserkses’in Bush ve Irak kararlarını temsil ettiğini düşünüyor. ABD’de büyük ilgi gören film Türkiye’de cuma gününden itibaren gösterime giriyor.


İran’dan nükleer simgeli banknot

İran Merkez Bankası, üzerinde nükleer enerji simgesi bulunan 50 bin riyal (5 bin tümen) değerinde yeni banknotu piyasaya sürdü. Turuncu renkli yeni banknotun bir yüzünde İran İslam devrimi lideri Humeyni’nin resmi, diğer yüzünde ise İran haritası, haritanın ortasında nükleer enerji simgesi ve Hz. Muhammed’e ait olduğu belirtilen ‘’İlim, Süreyya yıldızında da olsa İranlılar onu öğrenir’’ şeklindeki ‘’Hadis’’ yer alıyor. Banknotta, İran haritasının Basra Körfezi kısmındaki İngilizce Persian Golf (Fars Körfezi) yazısı da dikkat çekiyor.

Monday, March 12, 2007

Genel Başkan Baykal; “Türkiye’de Kaygı, Başbakanın Rakibinin Kim Olacağı Noktasında Ortaya Çıkmamaktadır. Kaygı, Başbakanın Cumhurbaşkanı”


-“Başbakan sanki sorun, sıkıntı, gerilim kendi adaylığından kaynaklanmıyormuş gibi ilgiyi, dikkati kendi dışındaki adaylıklar konusuna çekmeye çalışıyor”
-“Falan aday olsun, filan aday olsun. Sen bırak falanın, filanın adaylığını, sen kendine bak. Herkes sen olursun diye korkuyor”

-“Cumhurbaşkanlığı tebliğ edilmemeli, kapıp kaçırılmamalı. Cumhurbaşkanlığı Türkiye tarafından bunu en iyi yapacak bir insana görev olarak verilmelidir ve seçim bunu ortaya koymalıdır”

-“Seçilen Cumhurbaşkanı orduyla, yargıyla, üniversiteyle, halkın ezici çoğunluğuyla kavgalı olmamalıdır. Seçilen Cumhurbaşkanı orduyu da, yargıyı da, üniversiteyi de, halkı da bütünleyebilmelidir. Türkiye’yi işbirliği içine sokabilmelidir”


İletişim Koordinatörlüğü (Ankara)– CHP Genel Başkanı Deniz Baykal Başbakan Erdoğan’a, “Falan aday olsun, filan aday olsun. Sen bırak falanın, filanın adaylığını, sen kendine bak. Herkes sen olursun diye korkuyor” diye seslendi.

CHP Kadın Kolları Genel Başkanlığı’nın düzenlediği etkinlikte Genel Başkan Baykal gazetecilerin sorularını şöyle yanıtladı;

Soru: Sayın Genel Başkanım, efendim bir sorumuz olacaktı. Başbakanın Azerbaycan’dan dönerken uçakta bir açıklaması var. CHP’nin Cumhurbaşkanı adayını açıklamasını istiyor efendim. Birde efendim AKP’nin adayının da sürpriz olacağını söylüyor. Ne diyorsunuz efendim?

Deniz BAYKAL- Cumhurbaşkanı seçimine yaklaştıkça gerilim artıyor, tartışmalara tartışmalar ekleniyor. Bu konuyla ilgili olarak şunu söylemek istiyorum. Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili kaygısı, Başbakanın rakibinin kim olacağı noktasında ortaya çıkmamaktadır. Kaygı Başbakanın Cumhurbaşkanı olup olmayacağı noktasındadır. Onun rakibinin kim olacağıyla ilgili Türkiye’de bir ilgi, bir heyecan yoktur. Çünkü AKP yöneticileri ilan etmişlerdir ki parlamentodaki üçte ikiye yakın çoğunluklarını kendileri kullanacaklardır ve kendi içlerinden de birisini seçeceklerdir. Artık AKP’nin rakip Cumhurbaşkanı adayı kim olur diye bir konu gündemde yoktur. Ama Başbakan sanki sorun, sıkıntı, gerilim kendi adaylığından kaynaklanmıyormuş gibi ilgiyi, dikkati kendi dışındaki adaylıklar konusuna çekmeye çalışıyor. Türkiye’nin böyle bir sonu yok. Böyle bir meselesi yok. Bizim bu konudaki anlayışımız çok açık, çok net. Biz Cumhurbaşkanlığının Türkiye’de bir uzlaşmayla, dayatmayla değil, bir uzlaşmayla seçilmesi gerektiğine inanıyoruz. Cumhurbaşkanlığı konusunun bir gerilim yaratmadan sonuçlanabilmesinin buna bağlı olduğunu biliyoruz ve herkesi bu anlayışla davranmaya çağırıyoruz.

Kimsenin ben aday olacağım diye ortaya çıkmasına gerek yoktur. Cumhurbaşkanlığı tebliğ edilmemeli, kapıp kaçırılmamalı. Cumhurbaşkanlığı Türkiye tarafından bunu en iyi yapacak bir insana bir görev olarak verilmelidir ve seçim bunu ortaya koymalıdır. Elbette seçim yapılacaktır. Ama seçimde Anayasamızın öngördüğü Cumhurbaşkanlığı kavramına yakışan bir aday oraya seçilmelidir. Cumhurbaşkanının arkasında Türkiye’nin büyük bir mutabakatı bulunmalıdır. Halkın büyük ölçüde desteği olmalıdır. Sadece parlamentonun değil, parlamentoyu seçen halkın %50’sinden fazlasının desteği Cumhurbaşkanının arkasında olabilmelidir ve Cumhurbaşkanlığı bir gerilim, çatışma, tartışma sonucunda değil, bir uzlaşma, ortak bir anlayışı paylaşma yaklaşımı içinde seçilmelidir.

Seçilen Cumhurbaşkanı orduyla kavgalı olmamalıdır. Seçilen Cumhurbaşkanı yargıyla kavgalı olmamalıdır. Seçilen Cumhurbaşkanı üniversiteyle kavgalı olmamalıdır. Seçilen Cumhurbaşkanı halkın ezici çoğunluğuyla kavgalı olmamalıdır. Seçilen Cumhurbaşkanı orduyu da, yargıyı da, üniversiteyi de, halkı da bütünleyebilmelidir. Türkiye’yi işbirliği içine sokabilmelidir. Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Çok kritik bir dönemin içine girdiğimizi açıklıyoruz. Çevremizdeki ateş çemberi Türkiye’yi büyük sıkıntıya sokuyor, bunu görüyoruz. Böyle bir ortamda yapmamız gereken şey Türkiye’yi kutuplaştıracak, gerginleştirecek, birbirine düşürecek değil kaynaştıracak, bütünleştirecek, anayasayı içine sindirmiş, anayasayı özümsemiş, devlet kurumlarını içtenlikle kucaklayabilecek, onlarla işbirliği yapabilecek bir Cumhurbaşkanını seçmektir. Bunu seçme yetkisine sahip olan TBMM’nin bir takım dayatmalarla, zorlamalarla, oldu bittilerle birisini onaylamak zorunda bırakılmamasıdır. Bu noktada bir sorumlu mutabakatın Türkiye’de oluşturulmasıdır. Seçilecek olan Cumhurbaşkanı Türkiye’nin Cumhurbaşkanı olacaktır. 70 milyonun Cumhurbaşkanı. Silahlı Kuvvetlerin Başkomutanı olacak seçilecek olan kişi. Falan aday olsun, filan aday olsun. Sen bırak falanın, filanın adaylığını sen kendine bak. Herkes sen olursun diye korkuyor.

Soru: Sürpriz olabileceği konusunda bir açıklaması var Sayın Başbakanın.

Deniz BAYKAL- Kamuoyuyla oynamasına, kamuoyunu oyalamasına benim katkı yapmama gerek yok. Durum açık görüyoruz. Önümüzdeki dönemde yaşacağız, göreceğiz. Şuanda garip olan, Cumhurbaşkanlığı seçimine bu kadar yaklaşmışken bunun yönteminin dahi belli olmaması. Bir uzlaşmanın nasıl gerçekleşeceği konusunda hiçbir gayreti sergilemiyor olması. Sadece zaman geçirmeye çalışılıyor. Sadece süre tüketilmeye çalışıyor. Son anda bir emri vaki bir olupbitti yapılmak isteniyor. Bu yanlıştır. Amerika’da, Fransa’da seçim var adaylar ortada. Amerika’da daha iki yıla yakın bir süre var. Kimlerin aday olacakları ortada. Biz son ana kadar oradayız. Niye olmuyorsun? Kendi adaylığını ilan etmekten korkuyorsun ondan dolayı olmuyorsun. Senin adaylığını toplumda tartışma konusu olmamasını sağlamak istiyorsun. Ondan söylüyorsun. Bu tereddüt, bu belirsizlik doğru değildir. Türkiye rahatlatılmalıdır, hangi yöntemle seçileceği, ne düşünülüyor ortaya çıkmalıdır. Bir süre sonra göreceğiz. O zaman ortaya çıkacak. Biz şimdiden demokratik görevimizi yapıyoruz. Başbakan kendine güvenerek kimin aday olacağını söyleyemiyor. Son anda söylemeyi düşünüyor. Gelişmelere bir bakalım belki söyleyemez durumda olabilir. Aday olmama şansını elinin altında tutmaya çalışıyor. Bu doğru değildir. Bir emrivakiyle Türkiye’ye kendi adaylığını kabul ettirme kapısını, şansını açık tutmak için şimdi Türkiye’yi böyle bir bekleyişin içine sokup zaman geçirerek oyalanmaya çalışıyor. Bunların farkındayız, Türkiye’de farkında. Hepimiz yaşacağız, göreceğiz. Bizim söylememiz açıktır. Türkiye bu konuda bir gerilime sürüklenmemelidir. Uzlaşmayla Cumhurbaşkanı seçilmelidir ve bir dayatma anlayışı içine Başbakan girmemelidir. Toplum sahip çıkabileceği, destekleyebileceği bir Cumhurbaşkanı seçileceğinin yöntemiyle ferahlamalıdır, ferahlatılmalıdır. Bunu sağlamak Başbakanın elindedir. Aday olmadığını söylediği ve bir uzlaşmayla adayın seçileceğini ilan ettiği anda Türkiye rahatlar. Bu konudaki direnişi yanlıştır, sakıncalıdır. Dikkatleri çekme çabası, oyalama çabası sağlıklı ilgiye layık değildir.”

Programme Nucléaire Iranien - Iranian Nuclear Programme

Déclaration télévisée de M. Jacques CHIRAC, Président de la République.



Mes chers compatriotes de métropole, d'outre-mer, de l'étranger,

Ce soir, c'est avec au cœur l'amour et la fierté de la France que je me présente devant vous.

La France est une Nation ardente et indépendante. La France, c'est une Nation engagée pour la justice et pour la paix. C'est une voix qui s'élève au-dessus des intérêts particuliers.

La France, mes chers compatriotes, je l'aime passionnément. J'ai mis tout mon cœur, toute mon énergie, toute ma force, à son service, à votre service. Servir la France, servir la paix, c'est l'engagement de toute ma vie.

J'aurais voulu, bien sûr, bousculer davantage les conservatismes et les égoïsmes, pour répondre plus vite aux difficultés que connaissent certains d'entre vous. Mais je suis fier du travail que nous avons accompli ensemble. Fier d'avoir restauré avec vous des valeurs républicaines essentielles, comme le principe de laïcité. Fier d'avoir conduit des réformes importantes, pour garantir nos retraites ou mieux aider les personnes âgées dépendantes et les personnes handicapées. Fier d'avoir combattu sans relâche l'insécurité et fait reculer la délinquance. Fier de voir les Françaises et les Français engagés sur les chemins de l'innovation et de l'avenir. Fier surtout d'avoir montré que, contre le chômage, il n'y avait pas de fatalité. Même s'il faut aller beaucoup plus loin, le chômage est au plus bas depuis un quart de siècle. La France tient son rang. La France affirme sa place dans le monde.

Tout cela, c'est grâce à vous, grâce à votre talent, grâce à votre créativité. Grâce aussi, et je le mesure bien, aux efforts considérables que vous avez consentis.


Mes chers compatriotes,

Au terme du mandat que vous m'avez confié, le moment sera venu pour moi de vous servir autrement. Je ne solliciterai pas vos suffrages pour un nouveau mandat. D'une manière différente, mais avec un enthousiasme intact et la même passion d'agir pour vous, je continuerai à mener les combats qui sont les nôtres, les combats de toute ma vie, pour la justice, pour le progrès, pour la paix, pour la grandeur de la France.


S'agissant des échéances électorales, j'aurai l'occasion d'exprimer mes choix personnels. Mais ce soir, et au nom de la confiance que vous m'avez témoignée, je voudrais vous adresser plusieurs messages.

D'abord, ne composez jamais avec l'extrémisme, le racisme, l'antisémitisme ou le rejet de l'autre. Dans notre histoire, l'extrémisme a déjà failli nous conduire à l'abîme. C'est un poison. Il divise. Il pervertit, il détruit. Tout dans l'âme de la France dit non à l'extrémisme.

Le vrai combat de la France, le beau combat de la France, c'est celui de l'unité, c'est celui de la cohésion. Oui, nos valeurs ont un sens ! Oui, la France est riche de sa diversité ! Oui, l'honneur de la politique, c'est d'agir d'abord pour l'égalité des chances ! C'est de permettre à chacun, à chaque jeune, d'avoir sa chance. Ce combat, malgré tous les obstacles, et même si je mesure le chemin qui reste à parcourir, il est désormais bien engagé. Il doit nous unir dans la durée. C'est l'une des clés de notre avenir.

Mon deuxième message, c'est que vous devez toujours croire en vous et en la France. Nous avons tant d'atouts. Nous ne devons pas craindre les évolutions du monde. Ce nouveau monde, il faut le prendre à bras-le-corps. Il faut continuer à y imprimer notre marque. Et il faut le faire sans jamais brader notre modèle français. Ce modèle, il nous ressemble. Et surtout il est profondément adapté au monde d'aujourd'hui, si bien sûr, nous savons le moderniser en permanence.

Nous devons poursuivre résolument dans la voie de la réforme, en faisant toujours le choix du travail, de l'innovation et de l'esprit d'entreprise.

Mon troisième message c'est l'Europe.

Lors du référendum, vous avez exprimé vos doutes, vos inquiétudes, vos attentes. Il est vital de poursuivre la construction européenne. Les nationalismes qui ont fait tant de mal à notre continent peuvent renaître à tout moment. Et ce n'est pas seuls que nous ferons face aux bouleversements économiques du monde. La France doit affirmer l'exigence d'une Europe puissance. D'une Europe politique. D'une Europe qui garantisse notre modèle social. C'est notre avenir qui est en jeu. Portons toujours cet idéal et cette volonté.

Mon quatrième message, c'est que la France n'est pas un pays comme les autres. Elle a des responsabilités particulières, héritées de son histoire et des valeurs universelles qu'elle a contribué à forger. Ainsi, face au risque d'un choc des civilisations, face à la montée des extrémismes notamment religieux, la France doit défendre la tolérance, le dialogue et le respect entre les hommes et entre les cultures. L'enjeu : c'est la paix, c'est la sécurité du monde.

De même, il serait immoral et dangereux de laisser, sous l'effet d'un libéralisme sans frein, se creuser le fossé entre une partie du monde de plus en plus riche et des milliards d'hommes, de femmes et d'enfants abandonnés à la misère et au désespoir. Le devoir de la France, c'est de peser de tout son poids pour que l'économie mondiale intègre la nécessité du développement pour tous.

Enfin, il y a la révolution écologique qui s'engage. Si nous ne parvenons pas à concilier les besoins de croissance de l'humanité et la souffrance d'une planète à bout de souffle, nous courons à la catastrophe. C'est une révolution dans nos esprits tout autant qu'à l'échelle mondiale qu'il faut mener. Pour concevoir un nouveau mode de relation avec la nature et inventer une autre croissance. Avec sa recherche, avec ses entreprises, avec son agriculture, avec l'avance qu'elle a prise dans le nucléaire et les choix résolus qu'elle a faits dans les énergies renouvelables, la France a tous les atouts pour relever ce défi majeur du XXIe siècle.

Mes chers compatriotes,

Vous l'imaginez, c'est avec beaucoup d'émotion que je m'adresse à vous ce soir. Pas un instant, vous n'avez cessé d'habiter mon cœur et mon esprit. Pas une minute, je n'ai cessé d'agir pour servir cette France magnifique. Cette France que j'aime autant que je vous aime. Cette France riche de sa jeunesse, forte de son histoire, de sa diversité, assoiffée de justice et d'envie d'agir. Cette France qui, croyez-moi, n'a pas fini d'étonner le monde.

Vive la République ! Vive la France !

Palais de l'Élysée , le dimanche 11 mars 2007

Friday, March 09, 2007

Saklanma

YONCA LODİ

saklanma anılar ardına sakın
anılar şeffaftır sen görünürsün
birde ben arkanda ışık alırsam
benim oldğumdan büyük görünürsün

saklanma saklanma çıkmaz o sokak
saklanma bir duvarla son bulacak
saklanma saklanma çıkmaz o sokak
saklanma boş duvar yazık olacak

saklanma şarkılar içine sakın
söylenir söylenirde bıkılırsın
bir şarkı bir şiir olsan
mısralar devrilirde yıkılırsın

saklanma saklanma çıkmaz o sokak
saklanma bir duvarla son bulacak
saklanma saklanma bumuydu aşk
saklanma bu aşka yazık olacak

Aldım başımı gidiyorum

YONCA LODİ

her kelime yalan
her yürek vefasız
can üzgün perişan
can suskun kararsız
çek git diyor şeytan
git sessiz sedasız
ve gittiğin zaman sanmaki
ağlayıp sızlarlar ardından
ben bu dünyadan dosttan
düşmandan aldım payımı gidiyorum
günahlarımda sevaplarımla
aldım başımı gidiyorum
git gideyime ince bir sızı girse
gizli bir ateş beni
yaksada gidiyorum
her duygu yıpranmış
her bakış anlamsız
can bıkmış usanmış
can çökmüş zamansız

Sende yaram var

YONCA LODİ

gözümün ucuyla bakardım yar
hani kıyamazdım dokunmaya
öğle kırık dökük bir başıma
karar verdim bugün seni unutmaya
bilirsin kalandır terk eden aslında
ne anılar ne acılar
bıraktım ardımda kırgın sabahlar
ne sevgiler ne sevdalar
yaşarım gün doğdukca serde hayat var
ne anılar ne acılar
incitmem incinsem sonsuz umutla
ne kaygılar ne kavgalar
unutmam affetsem sende yaram var

Her aşk acıyla biter

YONCA LODİ

sorma cevaplar hep aynı
yapma aşk mıdır tek farkı
görsen bu hayat bir başka
muhtaçmısın aşka dur
bence yanlış bir yoldasın
ah inanamazsın
sanki büyülü bir uykudasın
gün geceye döner
geceye yalan siner
elbet bir gün diner
her aşk acıyla biter
sev sevmezse yaşadığın aşk kar
gül bu hayatta belki yolun bu kadar
bilemezsin bilemezsin
hep ağlarsan söyle eline ne geçer
say elinde gün olur devran döner
diyemezsin diyemezsin
göz yaşını hiç silemezsin

Söyleyemedim

YONCA LODİ

nasılda çalıp geçti o günler
koştum peşinden yetişemedim
güzel bir söz var dilimde
çok istedim söyleyemedim
seninle şöyle bir gün başbaşa
konuşmak isterdim sevgimizden
umutlarla dolu toz pembe
o güzel günlerimizden
sevgimiydi bitmek bilmeyen
bir günü bile ayrı geçmeyen
ne sen o eski sen
ne ben o eski ben
bizmiydik yoksa zaman değişen
ne sen o eski sen
ne ben o eski ben
hani o gözler aşka gülen
çözülmeyen bir bilmece gibi
öğle zor ki anlamak seni
bilinmeyen şarkılar gibi
öğle zor ki söylemek seni
kararmayan bir günün sonunda
son bulmayan bir aşk yolunda
kaybolmak isterdim seninle
mutluluğu kollarında

Yolumu bulurum

YONCA LODİ

öğle çok üzüldüm ki ben
neyi sevdiysem yarım
ne çok istediysem az
ayrılık alışkanlık biraz
hayat kokusu bulurum
sandım omuzumda yarım
inanmak isterken sevdiğne
yük oldu sevdam
kalamam
kalmak isterken giderim
susmak isterken ağlarım
sensizde elbet yaşarım
yolumu bulurum ben
akmak isterken dururum
uçmak isterken konarım
sensizde senle olmanın
yolunu bulurum ben

Gel beni bul

YONCA LODİ

derinden kanar içimde yanar
el deydirmem yarama
duyulmaz sesi sessizdir benim
ahlarım yanar söylerim
gel beni bul gel beni bul
kayboldum hüzünde bildiğim yol üzülme
yeterki gel beni bul
elimde kalan bir avuç yalan
aldırmam sen olursan
duyulmaz sesim sessizdir benim
çığım sana duyarsan
gel beni bul gel beni bul
kayboldum yüzünde bildiğim yol üzülme
yeterki gel beni bul
gel beni bul gel beni bul
usandım yalandan umudum ol yarından
ne olur gel beni bul

Gel gör beni çabuk olur

YONCA LODİ

aynada karanlık yaşlı gözlerim
sende gittin sonunda ziyan günlerim
bırakmıyor peşimi hayin sözlerin
gel gör beni halim perişan

oysa ben sensiz yapamadım ki
kendi başıma kalamadım ki
uyudum uyandım istemedim ki
başka birini sevemedim ki

ne senin gülüşün vede beni üzüşün
çıkmadı ki aklımdan eli güldürüşün
ne senin bakışın nede beni yakışın
sonunda sende anlarsın biter aldanışım

aklına gelecek güzel günlerim
arar beni gözlerin bundan eminim
sormadan kapını çalar dertlerim
duyarım dostlardan halin perişan

ne senin gülüşün vede beni üzüşün
çıkmadı ki aklımdan eli güldürüşün
ne senin bakışın nede beni yakışın
sonunda sende anlarsın biter aldanışım

sonunda sende anlarsın çabuk olur dönüşün
sonunda sende anlarsın çabuk olur dönüşün

Ağlaya ağlaya

YONCA LODİ

inanmıştım çocuklar gibi kapılmıştım
yine ben yanılmışım yine ben aldanmışım
yine ben aldatıldım hiç ummadık yerden
yara aldım
inanmıştım çocuklar gibi kapılmıştım
yine ben yanılmışım
yine ben aldanmışım
yine ben
ağlıya ağlıya içimdeki
yaralara aldırmadan git dedim sana
sızlaya sızlaya düşünmeden yarınları
yarınların derdi büyük
unut gitsin bu sevdayı
yıkılmadım bir an bile seni unutmadım
yalnız kaldım umutlar bitti yorulmadım
yinede pes etmedim
yinede vazgeçmedim
yinedee
ağlıya ağlıya içimdeki
yaralara aldırmadan git dedim sana
sızlaya sızlaya düşünmeden yarınları
yarınların derdi büyük
unut gitsin bu sevdayı

Hıçkırmalısın

YONCA LODİ

ayrılık kalbine inmiş olmalı
gece uykulardan sıçramalısın
gözlerin herkeze beni sormalı
bu defa kendini suçlamalısın

hani başkasıyla olacaktın
beni üç beş günde unutacaktın
sen benim yanımda yazın sıcaktın
kıştasın hasrete sarılmalısın

kaç yıl acısınlar bu son haline
cesaretin yok dönüp gelmeye
bundan sonra çekilir bir köşeye
sessiz ağlamak yok hıçkırmalısın

YONCA LODİ İLE YENİDEN...

YONCA LODİ

Yonca Lodi, 5 yıl gibi uzun bir aradan sonra yeni albümüyle sevenlerine “merhaba” demeye hazırlanıyor…TMC MÜZİK etiketi ile ocak ayının son haftası çıkacak albümün stüdyo aşamasını tamamlayan Yonca Lodi, bu albümde aranjör Febyo Taşel ile çalıştı…

Türk Pop Müziği'nde 1999 yılında YONCA LODİ adını taşıyan ilk solo albümü ile, gerek müzikalitesi, gerek farklı yorumcu kimliği ile çok kısa bir sürede müzik severler tarafından önemli isimler arasına yerleştirildi. İlk albümdeki,"Sana Bir şey Olmasın", "İnadım İnat" ve "Fal" adlı şarkıları yine aynı keyifle dinleniyor. 2001 yılında ise çıkardığı ikinci albümündeki Anlatma, Büklüm Büklüm, şarkıları ise hala radyoların play listlerinde yeralıyor…

TMC MÜZİK etiketi ile ocak ayının son haftası çıkacak albümün stüdyo aşamasını tamamlayan Yonca Lodi, bu albümde aranjör Febyo Taşel ile çalıştı…

Albümün fotoğraf çalışması Zeynel Abidin Ağgül tarafından gerçekleştirildi. Moda editörlüğünü Fulya Güngör'ün üstlendiği fotoğraf çekiminde, Yonca Lodi, uzun bir aradan sonra yeni bir albümünün heyecanını yaşadı.
"Yolumu Bulurum" adını taşıyan yeni albümünde kendi söz ve bestelerine yerveren Yonca Lodi, bu albümünde iki cover şarkı seslendirdi… Sözleri Ülkü Aker'e ait "Söyleyemedim", Çiğdem Talu, Melih Kibar çalışması olan
"Aldım başımı gidiyorum" sözleri Aysel Gürel'e ait iki yeni şarkı ve süprizler bu albümde yeralıyor…

YONCA LODİ - Hıçkırmalısın (video klibi)

YONCA LODİ

Thursday, March 08, 2007

Conseil européen de printemps à Bruxelles sous présidence allemande.




Le Président de la République, M. Jacques CHIRAC, se rend les jeudi 8 et vendredi 9 mars 2007 à Bruxelles en Belgique afin de participer au Conseil européen de printemps réunissant les chefs d'Etat et de gouvernement de l'Union européenne présidé par Mme Angela MERKEL, Chancelière de la République fédérale d'Allemagne et présidente en excercice de l'Union européenne.

Genel Başkan Baykal Başbakan Erdoğan’a “Kaos Senin Kafanda” Dedi ve “Silahlı Kuvvetlere Kabadayılık Olmaz”


-“Bu memleketin en temiz insanlarına vatan haini diyecek kadar vicdanını susturdun, basına da sansür istiyorsun”
-“Bütün dünya, birlik gerçekleştirmeye çalışıyor, İtalyanlar İtalyan birliğini, Almanlar Alman birliğini kurdular, şimdi Avrupa kendi birliğini kurmaya çalışıyor, biz, Türkiye’yi eyaletlere nasıl böleriz diye konuşmaya çalışıyoruz”

-“Başbakan farkında değil, Avrupa’daki sosyal demokratları sen yanına almıyorsun, Avrupa’daki sosyal demokratlar seni yanlarına alıyorlar, ama Cumhuriyet Halk Partisini yanlarına alamıyorlar, çünkü biz Türkiye’nin yararını düşünüyoruz, Türkiye’nin haklarını düşünüyoruz”

-“Dilara olayı sıradan bir kent kazası olarak değerlendirilebilecek olay değildir. Bu olay, hiç kuşku yok bir trajedidir, bir dramdır, bir ailenin yaşayabileceği en büyük faciadır”

-“Konu İstanbul yönetimidir, konu İstanbul belediyesidir, konu belediye ihaleleri konusudur ve bu konuda nasıl bir sistemin, nasıl bir çarkın döndürülmekte olduğu konusudur”

-“İstanbul’da atılacak her adım Başbakan’ın onayıyla atılıyor, hangi iş kime verilecek, nasıl verilecek? Şimdi, böyle bir tezgâh, bu tezgâhın içinde de yaşanan Dilara benzeri acı olaylar”

-“Bir yandan doğum evinden senet imzalayıp karşılığını ödeyemedikleri için 2 yaşındaki çocuğuyla cezaevine atılan annelerin, babaların yaşadığı Türkiye, öbür yandan Hükümet-TOKİ-İstanbul Belediyesi. Bir aşamada 100 trilyonu alıp götüren bir tezgâh ve bunun oluşturduğu Türkiye tablosu”

-“Eskiden ilericilik sosyal ve ekonomik sorunların çözülmesiydi, yoksulun yoksulluktan kurtarılması, aç olanın karnının doyurulması, kimsesize sahip çıkılması, herkese eğitim olanağının verilmesi, sağlık olanağının verilmesiydi. Şimdi, ilericilik, Senin mezhebin ne? Senin etnik kökenin ne? Sen dilini konuşabiliyor musun? İlericilik bu hale getirildi. Biz bunu ilericilik olarak kabul etmiyoruz.”

İletişim Koordinatörlüğü (Ankara)- Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal, TBMM Grup toplantısında güncel gelişmeleri değerlendirdi.

Genel Başkan Deniz Baykal Deniz Baykal’ın TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmanın tamamı şöyle;

“Sayın milletvekilleri, çok değerli misafirlerimiz, Türkiye’nin dört bir köşesinden Cumhuriyet Halk Partisi Grup toplantısına gelen sevgili vatandaşlarım; hepinizi içten sevgilerle, saygılarla selamlıyorum, hoş geldiniz. (Alkışlar)

Renkli, canlı, katılımlı çok güzel bir grup toplantısı yapacağımız anlaşılıyor. Bu toplantımıza katkılarınızdan biz çok büyük bir mutluluk duyuyoruz, gurur duyuyoruz, eksik olmayın. Anlaşılıyor ki, kabınıza sığamıyorsunuz, yörenizde duramıyorsunuz, bir an önce bir şeyler değişsin istiyorsunuz ve fırlayıp Ankara’ya geliyorsunuz. İnşallah, her beraber, Ankara’dan, sizin ilçelerinizden, illerinizden gelen vatandaşlarımızla el ele vereceğiz ve Türkiyemizi özlediğiniz, hak ettiğiniz büyük değişime, büyük dönüşüme birlikte kavuşturacağız. (Alkışlar)

Bugün toplantımıza Trabzon’dan, Başköy’den, Kütahya Simav’dan, Ankara Lisesi öğrencisi değerli arkadaşlarımdan ve yurdun değişik yerlerinden çok ciddi bir katılım görüyorum. Hepinize yürekten teşekkür ediyorum. Özellikle Simav’dan bugün için aramıza katılan değerli Cumhuriyet Halk Partili kadın kardeşlerime, yürekten hoş geldiniz diyorum, sizleri saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

Ayrıca, Kastamonu’dan bu tarihi belgeyi Cumhuriyet Halk Partisinin Küre İlçesine ait bu karar defterini 1932 tarihinden günümüze kadar saklayarak bugüne ulaştıran ve Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezinde oluşturmakta olduğumuz müzeye bunu armağan eden Kastamonu örgütümüze yürekten teşekkür ediyorum. (Alkışlar)

Kendilerini ayrıca yürekten kutluyorum. Yani, bir karar defterinin, bir ilçe örgütünün karar defterinin 75 yıl boyunca özenle saklanıp bugüne ulaştırılması, hiç kuşkusuz çok büyük bir vatan sevgisinin, parti sevgisinin, görev duygusunun, sorumluluk duygusunun orada, Küre’de egemen olduğunu bize gösteriyor. (Alkışlar)

Bu duyarlığı 12 Eylül askeri müdahalesinden sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin arşivi konumunda olan Cumhuriyet Halk Partisi arşivini, partiyi kapatıp alıp SEKA’ya gönderenlere ithaf ediyorum. (Alkışlar)

Gerçekten tarihçilerimizin, sosyologlarımızın özenle izlemesi gereken önemde bir belge. Yazılar, imzalar, madde madde tarihiyle yapılmış toplantılar ve her birisi özenle kayda geçirilmiş müthiş bir sorumluluk duygusu, ülke severlik, vatanseverlik, Türkiye’yi kurma heyecanı, Türkiye’yi ayağa kaldırma coşkusu, sadece Ankara’da Mecliste, sadece Çankaya’da Köşk’te değil, Küre’de bir ilçe yönetim kurulunda da kendisini gösteriyor. Bakanlar kurulu gibi toplanıyorlar, karar alıyorlar, belgelerini de askeri ihtilallere falan rağmen saklayıp günümüze kadar ulaştırıyorlar. Kendilerine yürekten teşekkür ediyorum ve Kürelileri, Kastamonuluları kutluyorum. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bu hafta 8 Mart Haftası, önümüzde Dünya Kadınlar Günü var. Hep birlikte bu gün dolayısıyla kadın konusunu, sorununu, nerede, hangi noktada olduğumuzu, kadınlara yönelik bakış açımızı, Türkiye’deki kadınların içinde bulundukları ekonomik, sosyal, siyasal konumu hep birlikte değerlendirmek durumundayız. Bu, hepimiz için önde gelen bir görevdir. Kadın sorunu bir toplum sorunudur, bir cinsiyet sorunu değildir hiçbir şekilde. Bir toplumun kendisine saygısı konusudur. Hiçbir ayrım yapmadan, hiçbir cinsiyet ayrımı yapmadan, başka hiçbir ayrım yapmadan bütün insanların aynı duygu içinde birlikte sorumluluklar üstlenebileceği aşamaya bir toplumu getirme görevidir. Ne yazık ki, bu konuda çok büyük güçlüklerle karşı karşıya bir toplum olarak biz yola çıktık. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun önünde en temel görevlerden birisi, hiç kuşku yok, Türkiye’de kadın-erkek eşitliğini, önce hukuk düzeyinde sonra toplumsal yaşam düzeyinde gerçekleştirmek, kadınların hakkını, hukukunu, eşitliğini, saygınlığını, onurunu, şerefini erkeklerden hiçbir ayrım gözetmeden bütün toplumun içine sindirmesini sağlamak. Bu çok temel bir görevdi. Cumhuriyetin kendisine verdiği ilk görevlerden birisi idi ve bu doğrultuda Cumhuriyetimiz çok ciddi, önemli atılımlar yapmıştır, büyük adımlar atmıştır. Hepimiz bugün iftiharla hatırlıyoruz, dünyada kadınlara seçme ve seçilme hakkını ilk tanıyan ülkelerden birisiyiz. Çok elverişsiz bir toplumsal kültürün içinden geldiğimiz, bu konuda peşin fikirlerin, dogmatik anlayışların, ayrımcı değerlendirmelerin egemen olduğu bir ortamda bulunduğumuz halde, hiçbir tereddüt sergilemeden Türkiye’yi yönetenler, kadınların toplumda erkeklerle eşit bir konuma gelmesini sağlamak için her türlü riski göze alarak çok önemli atılımlar yapmışlardır ve bu, Türkiye’nin dönüşümünün en önemli aşamalarından birisini oluşturmuştur.

Türkiye’de kadın-erkek eşitliği ve kadının toplumsal yaşamın içine çekilmesini doğrultusunda atılan bilinçli adımlar, her meslek alanında kadınların ön plana geçmesini sağlamaya yönelik siyasi duyarlıklar, siyasi çabalar, bir pilot kadınımız olsundan, bir yargıç kadınımız olsun, bir profesör kadınımız olsuna kadar her alanda bilinçli, sistemli sergilenen çabalar, Türkiye’de kızlarımızın, kadınlarımızın yeteneklerini sergilemeleri için çıkarılan özel yasalar, yurt dışında yetenekli çocuklar için sağlanan olanaklardan kızlarımızın da yararlanması için gösterilen gayretler, bütün bunlar Türkiye’de artık kimsenin karşı çıkamayacağı bir biçimde, buna başlangıçta karşı çıkanların bile artık karşı çıkamayacağı biçimde Türkiye’de kadın-erkeğin hukuki statü eşitliği kavramını yerleştirmeye yardımcı olmuştur.

Bugün geldiğimiz noktada bu çabalara karış çıkanlar, bu çabalar dolayısıyla ülke yönetimini suçlayanlar, engellemeye çalışanlar, şimdi “biz de aynı düşüncedeyiz” diye ortaya çıkıyorlar. Bundan mutluluk duyuyoruz, elbette öyle olacaklardır. Cumhuriyet, kuşaklarını bu anlayışla yetiştirmiştir. Bugün cumhuriyetin bu çabaları sonucunda Türkiye’de Anayasa Mahkemesinden Danıştay’ına, Türkiye Büyük Millet Meclisinden Devlet bürokrasisine kadar her noktada, iş dünyasında, ekonomi dünyasında, sendika dünyasında, eğer kadınlarımız başı dik, onurlu, şerefli duruyorsa, bu, cumhuriyeti kuranların çabalarının bir sonucudur, onların bir eseridir. (Alkışlar)

Bu çabalarla iftihar ediyoruz. Bunu herkese öğretmiş olduğumuzu memnuniyetle görüyoruz. Bunun gereğinin yapılmasını da dikkatle takip ediyoruz. Bu tamamlanmış bir dönüşüm değildir, henüz amacına ulaşmış bir devrim değildir, bu konuda kat etmemiz gereken çok mesafe vardır. Bu konuda çok sorunumuz, sıkıntımız vardır. Kadınlar hâlâ Türkiye’de ekonomik yaşamda emeklerinin karşılığı olan saygın bir konuma gelebilmiş değillerdir. Mülkiyet açısından baktığınız zaman kadınlar, hemen hemen Türkiye’deki toplam mülkiyetin içinde yüzde 5’in altında bir mülkiyete sahip olarak gözükmektedir. Mülkiyet yoktur, düzenli kazanç yoktur, işsizlik dediğiniz zaman en büyük kesim kadın işsizliği olarak ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’de ekonomik yaşamda, sosyal hayatta, töre cinayetlerinin hedefi olmak, şiddete maruz kalmak bütün bunlar, kadınlarımızın sorunlarıdır. Biliyoruz, biliyoruz ve bunları mutlaka çözeceğiz, mutlaka çözme kararı içindeyiz. Bunu burada inançla bir kez daha ifade etmek istiyorum. Cumhuriyet Halk Partisine yakışan budur, görevimiz budur. (Alkışlar)

Bu Dünya Kadınlar Gününe de bu duygularla giriyorum. Burada toplantımıza katılan başta Simav’dan gelmiş olan kardeşlerimizi ve onların dışında Türkiye’nin her yerindeki bütün kadınlarımızı içten saygılarla, sevgiyle selamlıyorum. Onlara yardımcı olmayı en öncelikli görev olarak kabul ettiğimizi bir kez daha burada ifade etmek istiyorum. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, kadın demişken akla tabii çocuk geliyor, çocuk deyince de geçen hafta Dilara geliyor. Geçen hafta Dilara haftası idi. Çok acı bir biçimde geride bıraktığımız hafta içinde İstanbul’da bir minicik evladımızın, küçücük bir yavrumuzun, 5 yaşındaki bir yavrumuzun, annesinin elinden, İstanbul’daki bir kanalizasyonun açık bırakılmış, üzeri güvenceli bir biçimde örtülmemiş, bir kartonla güya örtülmüş gibi izlenim verecek şekilde, neredeyse bir tuzak olarak oluşturulmuş bir rögara kaptırıldığını bütün Türkiye olarak acıyla, ıstırapla, utançla izledik.

Değerli arkadaşlarım, bu yaşadığımız olay sıradan bir kent kazası olarak değerlendirilebilecek bir olay değildir. Bu olay, hiç kuşku yok bir trajedidir, bir dramdır, bir ailenin yaşayabileceği en büyük faciadır. Bir annenin yaşayabileceği en büyük faciadır. Minicik bir kızının avucunun içinden bir kanalizasyon çukuruna kayıverdiğine tanık olmak ve hiçbir şey yapamamanın aczini, acısını yüreğinde hissetmek ve bir süre sonrada bir sahil kıyısında, denize vurmuş bir bebek cesedini kucaklamak durumunda kalmak, bir insanın, bir ailenin yaşayabileceği en büyük facialardan birisidir. Bu büyük acıyı yaşayan aileye üzüntülerimi ifade ediyorum, kendilerine saygılarımı sunuyorum, kendilerinden gösterdikleri bu olağanüstü vakur davranış dolayısıyla şükranlarımı, saygılarımı burada bir kez daha ifade etmek istiyorum. Babasıyla, annesiyle aile olarak gerçekten bütün Türkiye’ye ibret alınacak vakur bir davranış sergilemişlerdir. Acılarını hepimiz yürekten paylaşıyoruz.

Değerli arkadaşlarım, tabii ailenin ıstırabının, acısının ötesinde bizim sormamız gereken başka konular var. Bu nasıl bir iştir? Bunun arkasında ne vardır? Nasıl bir sorumluluklar zinciri içinde bu tablo ortaya çıkmıştır. Değerli arkadaşlarımı, buraya baktığımız zaman karşımıza fevkalade önemli bir manzaranın çıktığını görüyoruz. Konuyu incelediğimiz zaman çok ibret alınması gereken bir tabloyla karşı karşıya bulunuyoruz.

Konu İstanbul yönetimidir, konu İstanbul belediyesidir, konu belediye ihaleleri konusudur ve bu konuda nasıl bir sistemin, nasıl bir çarkın döndürülmekte olduğu konusudur. Buraya baktığımız zaman gördüğümüz şudur: İstanbul Türkiye’nin en önemli bütçelerinden birisine sahip bir büyükşehir. Olağanüstü büyük malî kaynaklar veriliyor, çok büyük bir harcama potansiyeli var. Bu potansiyel belediye düzeyinde önce, sonrada Ankara’da hükümetin iş birliği ve katkısıyla Ankara-İstanbul hattı üzerinde oluşturulan bir düzen içinde bu kaynaklar harcanıyor. Bu olaya sebebiyet veren kent imar uygulamasının arkasını araştırdığımız zaman ortaya çıkan manzara şudur değerli arkadaşlarım: İstanbul’da bir vakıf var. Bu vakfın adı Birlik Vakfı. Bu vakıf siyasal bir vakıf. Bu vakfın içinde yer alanlar belli bir siyaset anlayışını yıllardan beri paylaşıp gelmekte olan bir kadro. Bu insanlar bir araya gelmişler, vakıf kurmuşlar. Belli siyasi amaçları olanlar dernek kurarlar. Dernek, parti normal, ama vakıf ne? Fikri, ideolojik dayanışmayı ekonomik güç arayışıyla el ele götürmenin yöntemi. Vakıf konusu onun için çok önemli, onun için Türkiye tartıştı. Vakıf konusunun arkasında daima, dikkat edeceksiniz, ideoloji vardır, siyaset vardır. Eskiden vakıflar, bizim insanlığa çok önemli bir katkımız olarak ortaya çıkmıştır, işin menşeinde, kökünde, aslında vakıf, Osmanlı uygarlığının dünya medeniyetine bir katkısıdır. Bunun özü de, kişisel servetin toplumsal amaç için harcanmasıdır. Gerçek vakfın özü kişisel varlığın toplumsallaştırılması girişimidir. Vakıf kuranlar, Allah bana imkân verdi, param oldu, imkânım oldu, servetim oldu, şimdi ölüp gideceğim, bu serveti sadece insanlara, çoluğuma çocuğuma bırakmak bana yetmiyor, herkesin emeği var benim bu servetimde, zenginliğimde ve ben de bu zenginliğimi belli bir amaca hizmet etmek üzere vakfeyliyorum. Benim hazırladığım bu vakıf senedi doğrultusunda varlığım, zenginliğim bundan sonra insanlara, belli alanda, hangi alanı istiyorsa, eğitim alanında, sağlık alanında, yoksullara yatma, kakma olanağı sağlama alanında nerede olursa orada bir vakıf olarak çalışsın demişler. Bu, bir anlamda toplumsallaştırma girişimidir, servetin, zenginliğin toplumsallaştırılması girişimidir vakıf. Ama, şimdi geldiğimiz noktada, değerli arkadaşlarım, öyle bir manzara var ki, artık toplumsal servet vakıf yoluyla özelleştiriliyor, tam tersi yapılıyor. Osmanlı ile bunların farkı budur. Osmanlı, vakıfla hizmet yapmıştır, imar yapmıştır, sosyal katkı vermiştir, eğitim yapmıştır, sağlık yapmıştır; bunlar toplumsal kaynaklardan eğitimden, sağlıktan, imardan, yatırımdan alıyorlar, çalıyorlar, sonra şahsi hesapları için harcıyorlar. Vakfı tersine döndürdüler bunlar değerli arkadaşlarım. Bunu genel olarak söylüyorum, vakıf manzarası budur şu anda Türkiye’de. Şimdi, yine bir vakıf kurmuşlar. Kuranlar siyasetçi, kuranlar Türkiye ne olmalı konusunda iddia sahibi, ama vakıf kuruyor. Vakfa bakıyoruz, vakıfta kimler var; Ömer Dinçer var, Başbakanlık Müsteşarı. Vakıfta kimler var, bakıyoruz, Recep Tayyip Erdoğan var, daha Başbakan falan değil, belki belediye başkanı da değil o aşamada. vakıfta Abdülkadir Aksu var, Ali Coşkun var, Cemil Çiçek var, Hasan Kalyoncu var, Bilal Şahin var, Hüseyin Kalyoncu var, Kalyon İnşaat. Şimdi, bunlar bir vakıf kurmuşlar, sonra bu vakıf kendi içinden bir inşaat şirketi oluşturmuş, MVM bu inşaat şirketinin adı, sonra İstanbul’daki ihaleleri bu vakıf listesinde yer alanlar taksim etmişler, ayarlamışlar hangi iş kime verilecek, hangi ihaleyi kim alacak.

Mesela, 100 trilyon kadar bir ihale buradan geçmiş İstanbul’da. MVM daima ön planda, Kalyon İnşaat ön planda, bunlar kendi aralarında bu iş tanzim etmişler. İhaleyi alıyorlar, aldıkları ihaleyi kendi iş makinesiyle, personeliyle, kadrosuyla gerçekleştirip tamamlamak yok böyle bir şey, onunla kim uğraşacak. Ne yapıyor? Yarı fiyata, aldığının yarı fiyatına birisine devrediyor.

Durduğu yerden bu değerli ideolog kadro, bu vakıf kadrosu, İstanbul Belediyesinin halka hizmet için ayrılmış olan kaynağını yarısını kendisi alıyor, geri kalan yarısıyla da işleri görsün diye aradaki bir taşeron firmaya bu iş bırakılıyor. Sonra ne oluyor? Ondan sonra Dilara olayı oluyor. İstanbul’daki inşaatlar sırasında kaza ile inşaatla doğrudan ilgili, dolaylı ilgili kaybedilmiş insan sayısı bir rekordur değerli arkadaşlarım. Hiçbir dönemde geçmişte bu kadar çok kaza, bu kadar büyük can kaybı İstanbul’da yaşanmamıştır. İnsan hayatı ucuzlamıştır, herkes parasını alıp çıkmaya yönelmiştir.

İstanbul’da Dolmabahçe’de bir ofis ayarlandı, Sayın Başbakan o ofise yerleşti. İstanbul Belediyesini de o yönlendiriyor, o yönetiyor, zaten yıllarca belediye başkanı olarak kendisi orada idi, ondan sonrada arkadaşları orada. Şu anda da atılacak her adım Başbakanın onayıyla atılıyor, hangi iş kime verilecek, nasıl verilecek. Şimdi, böyle bir tezgâh, bu tezgâhın içinde de yaşanan bu acı olaylar.

Değerli arkadaşlarım, bakın bir İstanbul sorunuyla Türkiye karşı karşıya. Bunu bu kürsüde de zaman zaman dile getirdik. İstanbul’da çok acı olaylar yaşanıyor. İstanbul sahipsiz, İstanbul’da ciddi alt yapı yatırımı yapılmıyor. İstanbul’un ulaşım sorununa gerçekçi çözümler ortaya koyup uygulanmıyor. Metro taa 15 yıl önceki haliyle aşağı yukarı duruyor, hiçbir ciddi adım atılmış değildir. İstanbul gibi bir kentte metro sorunu çözülmeden ciddi hiçbir şey yapılmaz. Bir yandan kaynak yok, para yok diyorlar, bir yandan İstanbul’a verilen kaynakların yarısı eşe dosta bu şekilde kaptırılıyor. Bu kuruluş, bu birlik Vakfı İnşaatı sadece İstanbul’da değil, Ankara’da da söz sahibi, Ankara’da da yapılan işler yine bunların aracılığıyla gerçekleştiriliyor. Bütün bunları bu vesileyle bir kez daha tespit ettik, bir kez daha gerçek ortaya çıktı.

Değerli arkadaşlarım, bakın kısa bir süre önce burada ben, Aralık ayının sonlarında, İstanbul’da imar planı değişikliğiyle nasıl büyük yanlışlıkların yapıldığını, İstanbul’daki arsaların emsalleri artırılarak, daha yoğun bir inşaata davetiye çıkarılarak, orada alt yapı yetersizliğinin, ulaşım ve trafik sıkıntılarının nasıl yaratıldığını anlatmıştım ve çok çarpıcı olduğunu düşündüğüm bir örnek vermiştim. Çocuk Esirgeme Kurumuna ait 90 dönümlük bir arsa ki, İstanbul’un Karşı tarafında tek parça en büyük arsa, en kıymetli arsa. Bu arsayı Çocuk Esirgeme Kurumu yıllarca değerlendirmek istedi, belediye izin vermedi. Onun üzerine bu arsayı 120 trilyona sattı Çocuk Esirgeme Kurumu. Alanlar geldiler belediyeye, derhal emsaller artırıldı, bodrumlar hariç üç emsal verildi ve bunun çok yakışıksız olduğunu, çok yanlış olduğunu, çocuğa bakışı yansıttığını, İstanbul rantına yönelik anlayışı yansıttığını, nasıl büyük bir yolsuzluk kapısının açıldığını burada ifade ettik. Şimdi, en son geldiğimiz noktada öğreniyoruz ki, 120 trilyona Çocuk Esirgeme Kurumundan alınan bu arsa, şimdi Avustralyalı bir firmaya ki, o firmanın içinde arkasında kimler var daha bilmiyoruz, 220 trilyona birkaç ay sonra satılmıştır. Birkaç ay içinde, Aralıkta konuştuk, şimdi Şubatın içinde satışın yapıldığını öğreniyoruz. İki, iki buçuk ay içinde 100 trilyonun üzerinde bir kaynak bu operasyonla birilerinin cebine konmuştur ve bunu yapan da AKP iktidarıdır ve bunun mağduru da halkımızdır, İstanbul halkıdır, Çocuk Esirgeme Kurumundan medet uman yoksul ailelerimizin çocuklarıdır ve bütün toplumumuzdur.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’deki manzara bu, maalesef. Bu manzara içinde TOKİ aracılığıyla bu operasyonun yapıldığını da hatırlatmalıyım, TOKİ bu operasyonu gerçekleştiren kuruluş olarak görev yapıyor.

Değerli arkadaşlarım, bir yandan bu manzaralar, bir yandan da bugün elimize gelen bir ajans haberi, Mersin’de 5 çocuklu bir ailenin annesi, babası, yeni doğan çocuklarıyla ilgili olarak hastanede imzaladıkları senet dolayısıyla cezaevine sokulmuşlardır. Bütün aile ıstırap içinde, Mersin’de bu acı olay bugünün haberi olarak önümüze geldi. Yarın herhalde gazetelerimizde, medyamızda da buna tanık olacağız, bunu göreceğiz. Bir yandan çocuklarını doğum evinden senet imzalayıp karşılığını ödeyemedikleri için cezaevine sürüklenen annelerin, babaların yaşadığı Türkiye, öbür yandan hükümet-TOKİ-İstanbul Belediyesi, bir aşamada 100 trilyonu alıp götüren bir tezgâh, öbür tarafta yine 100 trilyonlarca lirayı ihale ayrıcalıkları yoluyla elde eden vakıf üyeleri ve bunun oluşturduğu Türkiye tablosu.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye bu manzaralarla karşı karşıya, ama çok önemli konular ve sorunlar da bizi kuşatıyor, bizi sıkıştırıyor. Geride bıraktığımız günlerde bu çerçevede çok ciddi yeni tartışmalara tanık olduk. Yani, Türkiye’nin kimliğinin, anayasal temellerinin, devlet olarak varlığımızın, özümüzün sürekli bir tartışma, çekişme konusu haline dönüştürüldüğüne bir kez daha geride bıraktığımız haftada tanık olduk. Sanki Türkiye’nin önünde konuşacağı konular, sorunlar yokmuş gibi, Türkiye’ye dışarıdan çok büyük haksızlıklar yapılırken, çok ciddi tehlikeler, tehditler Türkiye’nin üzerine doğru gelirken, Türkiye’nin içinde bir fitne yaratılmak istenirken, bir kardeş kavgasının zemini Türkiye’de hazırlanırken göz göre buna hepimiz tanık olurken, böyle bir ortamda birdenbire yeni bir tartışmanın gündeme getirildiğine tanık olduk. Türkiye Anayasal modelini artık tartışmalı mıdır tartışmamalı mıdır, eyaletler modeline Türkiye geçmeli midir geçmemeli midir, bu konuda geç mi kaldık, gidiş hangi doğrultudadır, ne yapmamız lazım birdenbire Türkiye’nin önüne bu konu getirildi.

Değerli arkadaşlarım, bakıyorum dünyada durmuş oturmuş ülkelerin hiçbirisinde böyle bir tartışma yaşanmıyor. Hindistan’ından İngiltere’sine kadar, Fransa’sından Çin’ine kadar hiçbir ülkede anayasal rejimle ilgili, hele ülkenin kendi içinden kaynaklanan, biz böyle yapalım, böyle yapalım diye durduk yerden kendi başına dert açar gibi açılan bir tartışma yok, İngiltere yüzlerce yıldır bir monarşi olarak idare ediliyor. Kralı bir monarşi, parlamenter bir monarşi olarak gidiyor, kimse de yahu bunlar eskidi, bunları değiştirmek lazım, artık kraliyetin zamanı mı kaldı ya da işte başka bir modele geçelim, böyle bir şey yok. Onların da maruz kaldığı ciddi sorunlar var, sıkıntılar var, ama hiçbirisi böyle bir tartışmayı kendi kendisine açmıyor. Hindistan, dünyanın en çok etnik parçalanmasına maruz bir sosyal yapı, yığınla dil, onlarca dil orada konuşuluyor, ama hiçbir zaman birisi çıkıp da şunu yapalım, bunu yapalım demiyor. Taa 1940’lardan beri Keşmir sorunu var olmaya devam ediyor. Ya bu sorundan bıktık artık, bunu kesip atalım diyen bir Hintli çıkmıyor. Onlar kendi sorunlarından bunalmıyorlar, kendi sorunlarından bıkıp bir çare arayalım diye bir yola girmiyorlar, ilkelerini, politikalarını kararlılıkla sürdürüyorlar. Çin aynı şekilde, bütün dünya böyle. Türkiye’de biz, bir türlü huzurumuzu, barışımızı, güvenliğimizi sağlayan anayasal modelimizi içimize sindirmiş değiliz. Her gün anayasa ile ilgili bir tartışma, bir arayış.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye, bu coğrafyada uluslaşma sürecini, bir ulus olma, bir millet olma mücadelesini sürdürmekte olan bir ülke. Biz bir imparatorluğun sonucunda bir ulus devlet olduk, bir milli devlet olduk. Milli devlet olduk demekle milli devlet olunmuyor. Bu devletin içinde birbirinden farklı geleneklerden, göreneklerden, inançlardan, etnik kimliklerden gelen insanlar var. Bu insanları bir millet olarak biz toparlamaya çalışıyoruz, bütünlemeye çalışıyoruz. Niye bütünlemeye çalışıyoruz? Bırak ayrı ayrı duruversinler! Ayrı ayrı duruverirlerse, burada barış olmaz, burada huzur olmaz, burada kardeşlik olmaz. Buraya derleyip toparlamak ve bütünleştirmek lazım. Bunu sağlamanın yolu, bu devleti kuranlar tarafından düşünülmüş ve adı da konulmuş, adı Atatürk milliyetçiliğidir, Atatürk milliyetçiliği. (Alkışlar)

Yani, ırk milliyetçiliği değil, mikro milliyetçilik değil, etnik milliyetçilik değil, toparlayıcı, bütünleyici milliyetçilik. Milliyet, insanlar arasındaki ilişkinin ulusal düzeyde ifadesidir. Onun altında insanlar arasındaki ilişkinin, bağların kurulduğu daha alt düzey ilişkileri vardır. Hısımlık, akrabalık, sülale, aşiret, kabile, etnik kimlik, mezhep kimliği bütün bunlar toplumsal yaşamın birer parçasıdır, bunların hepsi vardır, ama biz sadece meydanı onlara bırakırsak, sadece kendimizi aşiretimizle, kabilemizle, etnik kimliğimizle, mezhebimizle tanımlama noktasında kalırsak, burada bir beraberliği sağlayamayız. Bu coğrafyada birliği, beraberliği sağlayamayız. Birliği, beraberliği ancak herkesin ailesine, sülalesine, aşiretine, kabilesine, soyuna sopuna saygı gösterirken, biz, burada bir milletiz demekte buluyoruz, bir milletiz. (Alkışlar)

Bunu başarabilirsek Türkiye’de, Anadolu coğrafyasında, bu güç coğrafyada barış var; bunu başarırsak kardeşlik var, bunu başarırsak refah var, kalkınma, zenginleşme bunu başarırsak var. Demokrasi bunu başarırsak var, bunu başarırsak Türkiye’nin önü açık. Bu doğrultuda büyük mesafe aldık. Büyük yakınlaşma, büyük beraberlik gerçekleştirdik. Güçlüklerimiz yok mu? Var. Ama, o güçlükler aşılması gereken güçlüklerdir. O güçlükleri aşabiliriz, aşacağız, aşmak zorundayız. Eğer bu mücadeleyi başarıya ulaştıramaz, bu Anadolu’da bu seksen küsur yıllık mücadeleden sonra arkamızda altı yüz yıllık bir tarih bulunduğu halde, bir millet olarak ortaya çıkmayı başaramazsak korkarım, işte o zaman Anadolu coğrafyası da Orta Doğu coğrafyasına döner. Dönmesin, dönmesin…(Alkışlar) Bunu önlemenin yolu, burada ulusal bir beraberliği sağlamak, ulus düzeyinde hepimizin eşitliğini, kardeşliğini, beraberliğini kendi inançlarımıza, kimliğimize saygı gösterirken gerçekleştirmeyi başarmak. Kökü ne olursa olsun, ister Arap olsun, ister Kürt olsun, ister Çerkez olsun, ister Gürcü olsun, ister Arnavut olsun, ne olursa olsun, hepimiz Türk milletinin parçasıyız, kendimizi Türk milletinin parçası saymalıyız. (Alkışlar)

Buradan biz bir millet çıkarmak istiyoruz. Hayır, buradan birkaç millet çıkaralım denildiği anda buranın huzuru kaçar. Kaçmasın. Kaçarsa kötü olur, herkes için kötü olur, herkes için kötü olur. Ne kalkınma olur, ne demokrasi olur, ne barış olur ve bunu haklı kılacak hiçbir dayanak yok. Bu, bizim hesabımız olamaz, burada yaşayan insanların hesabı olamaz. Burada huzur ve mutluluk içinde yaşamak isteyen hiçbir kimsenin, ister Arap olsun, ister Kürt olsun, ister Gürcü olsun, ister Çerkez olsun hiçbirimizin hesabı bu olamaz, hepimizin hesabı birlikte, bütünlükte. (Alkışlar)

Şimdi, biz bunu başarmaya çalışıyoruz. Çok mesafe almışız ve başaracağız. Bunun gerektirdiği belli dikkatler var, belli gayretlere ihtiyaç var, bunları gözeterek günümüze geliyoruz. Bu bizim işimize geliyor da, bazılarının işine gelmiyor. Bu herkesin işine gelmiyor. Birileri bunu istemiyor. Türkiye büyük coğrafya, Türkiye büyük güç, Türkiye’den, buradan böyle bir ulus devletin çıkması ve oturması, buranın sözünü Türkiye’de böyle bir ulusun söyler hale gelmesi birilerinin hesabını, çıkarını ciddi olarak rahatsız ediyor ve olay budur değerli arkadaşlarım. Bizim hesabımız değil bu. Türkiye’de yaşayan ne Kürt’ün ne Arap’ın hesabı bu değil; bu, kendi büyük hesabı içinde Orta Doğu’yu bir satranç tahtası gibi görüp petrol pazarlığında onu bunu piyon diye kullanmak isteyenler, Orta Doğu’yu benzettikleri gibi, Irak’ı benzettikleri gibi acaba Türkiye’yi de benzetir miyiz diye gayret gösteriyorlar. Bu yanlış. Bu, bizim hesabımız değil, onların hesabı. (Alkışlar)

Türkiye’de birileri de, demokrasi budur, insan hakları budur, Avrupa Birliği budur diyerek bu sürece tempo tutuyor, alkış tutuyor, destek veriyor ve bu sürece karşı çıkanlara, vay siz demokrasiye karşı çıkıyorsunuz, insan haklarına karşı çıkıyorsunuz, sosyal demokrasiye karşı çıkıyorsunuz, Avrupa Birliğine karşı çıkıyorsunuz diye suçlamaya çalışıyorlar. Bu oyunları biz çok iyi biliyoruz değerli arkadaşlarım, bu oyunlara Türkiye’nin kurban edilmemesi lazımdır. Bunu hep beraber başarmak zorundayız. Türkiye üzerinde oynanan bu oyunları etkisiz kılmak zorundayız. Canım, nereden çıkarıyorsun? Ne biçim şeyler bunlar? Paranoya, kimse kimseyi bölmüyor, yok böyle bir şey, herkes birbirini demokratikleştirmeye çalışıyor.

Eskiden ilericilik sosyal ve ekonomik sorunların çözülmesiydi, yoksulun yoksulluktan kurtarılması, aç olanın karnının doyurulması, kimsesize sahip çıkılması, herkese eğitim olanağının verilmesi, sağlık olanağının verilmesi ilericilik bu idi. Şimdi, ilericilik ne oldu? Senin mezhebin ne? Senin etnik kökenin ne? Sen dilini konuşabiliyor musun? Sana hak vermek lazım, ilericilik bu hale getirildi. Bu yanlış, bu dünyayı kendi hesabına göre yönetmek isteyenlerin oyununa gelmek, bunu ilericilik olarak kabul etmiyoruz. (Alkışlar) Gerçek ilericilik sosyal ve ekonomik sorunların çözülmesidir, buna katkı verilmesidir, insanların önünün açılmasıdır, insanların istikbalinin açılmasıdır, insanların her birisinin en iyi şekilde eğitim görmesi olanağının sağlanmasıdır. Yani, etnik konu çıktı mı bütün dünya ilgili, herkes koşuyor geliyor. Ya burada yoksulluk var, yardımcı olun şuraya bir hep beraber bir proje koyalım, birlikte bir alt yapı getirelim, bir istihdam olanağı sağlayalım. Geç onu canım, böyle şey olur mu? İşin özü bu değerli arkadaşlarım. Şimdi, Türkiye’de biz, böyle bir duyarlığın ülkemizde egemen olması gerektiğine inanıyoruz, bu duyarlığı ayakta tutmaya çalışıyoruz. Bunun çok yapıcı, çok olumlu bir yaklaşımı ortaya koyduğunu biliyorum. Bizim milliyetçiliğimiz Atatürk milliyetçiliği, bütünleyici milliyetçiliktir, ayrıcı milliyetçilik değildir, husumete dayalı milliyetçilik değildir, birisine karşı konuşlanmış bir milliyetçilik değildir, kendimiz için konuşlanmış bir milliyetçiliktir. Kimseye karşı değiliz, kimseye düşmanlık temelinde bir milliyetçiliğimiz yok. Bizim birbirimize sahip çıkma, birbirimizi kucaklama, birbirimizle kaynaşma, bütünleşme ve beraberliğimizi gerçekleştirme anlamında bir milliyetçiliğimiz var. (Alkışlar) Ve olumlu olan, gerekli olan da budur. Böyle bir milliyetçilik Türkiye’nin önünü açar, Türkiye’yi ileri götürür, Türkiye’yi zenginleştirir ve Türkiye’de demokrasi ancak böyle bir ilericilik temelinde, böyle bir milliyetçi ilericilik temelinde kurulabilir diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, bakınız bu tartışmayı birileri ortaya attı. Yani, neydi önemli olan biliyor musunuz? Bu tartışmayı kimin ortaya attığından çok, böyle bir tartışmayı yapma hevesinin Türkiye’de ne kadar pek çok çevrenin gönlünde yattığının ortaya çıkmasına vesile vermesi. Gördük ki, herkes dökülüverdi ortalığa, yani bir türlü Türkiye’yi eyaletlere bölelim falan diyen yoktu, çıkmıyordu, ama bu laf çıkınca bir baktık ne heveslisi varmış bu işin. Konuşamıyorlarmış, birisi çıksın, birisi bu lafı açsın diye bekliyorlarmış. Birdenbire dökülüverdi herkes ortalığa, tablo görüldü, millet de bunu ibretle tespit etti. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, şimdi, bir zat, Türkiye’ye akıl veriyor. Diyor ki “artık eyalet tartışması yapalım.” Kıyamet kopunca Türkiye’de “canım, ben onu söylemek istemedim. Ben, bölge valilikleri kurulsun” dedim diyor. Bir yandan onu derken de aynı anda, “herhalde birisinin cesaret edip bunu söylemesi gerekirdi” diyor. Peki cesaret edip söylenecek olan bölge valiliği kurma işi mi? Bölge valiliğini kurma işini söylemek için cesarete ihtiyaç yok, zaten konuşuluyor, Türkiye’nin gündeminde, cesarete ihtiyaç olan Türkiye’yi bölmeye götürecek olan bir eyalet sistemini önermek, o cesaret ister ve sen o cesareti gösterdin ve şimdi ne onu böyle “ben onu söylemedim, bunu söyledim” diye toparlamaya çalışıyorsun, samimi olmak lazım.

Değerli arkadaşlarım, bakınız bu kişi, Türkiye’yi ilk kez kurtarmıyor. Türkiye’nin geleceğe yönelik kurtuluş projesi olarak eyalet sistemini önerdi. Bunun geçmişte de böyle Türkiye’yi kurtarma sabıkaları vardır. Daha önce de bir Türkiye’yi kurtarmaya çalıştı, biliyorsunuz. (Alkışlar) Onun ayrıntılarına girmiyorum, bütün Türkiye tanıktır o işe. Yalnız o kurtarma girişiminin Türkiye’ye verdiği çok ağır bir tahribatı dikkatinizi çekmek istiyorum. Söylenecek çok şey var tabii, onlara girmiyorum, onları hepimiz yaşadık, hepimiz biliyoruz, ama o Türkiye’yi kurtarırken öyle bir şey yaptı ki, Türkiye’ye en büyük zararı verdi. Nedir o biliyor musunuz? Siyasi partileri kapattı. 12 Eylül askeri müdahalesinin insanlara çektirdiği acılar, yaşanan işkenceler, Türkiye’de PKK ile mücadele edeceğiz diye Hizbullah’ın himaye edilmesi, bunun gibi çok ağır yanlışların yapıldığı açık bir gerçektir, bunları biliyoruz, onlara girmiyorum, ama bu söylediğim, yani 12 Eylül’de Türkiye’yi kurtaracağım diye Türkiye’nin tarihi içinde şekillenmiş, toplumun her köyüne, mahallesine, mezrasına kadar uzanmış çok sağlam bağlılıklar geliştirmiş, dayanışmalar geliştirmiş, yıllar boyunca sürdürülmüş kuşaktan kuşağa ve bütün ülkeyi bir ağ gibi bütünleyen kendi çapında Demokrat Parti bir türlü, Demokrat Parti, Adalet Partisi , Cumhuriyet Halk Partisi bir türlü olmak üzere temel partilerini kapattım deyip Türkiye’de Anadolu coğrafyasını kendi başına boynu bükük öksüz, sahipsiz, korunaksız bırakmış olması, arkasından yaşanan bu acı olayların altında yatan temel nedeni oluşturmuştur. O, kendi kişisel kızgınlığı ve tepkisi ve nefretiyle, siyasetçi husumetiyle bunları susturacağım diye kapatmış bütün siyasi partileri kendi başına aldığı kararla kurtaracağım Türkiye’yi diye. Ne oldu kurtardı? Kapattığı partilerin genel başkanlarının tümü Türkiye’de söz sahibi oldular, Türkiye’yi daha sonra cumhurbaşkanı olarak, Başbakan olarak, Meclis Başkanı olarak yönettiler. Türkiye yıllarını kaybetti, bir on yılı bu şekilde kaybetti, ama o arada bir şey oldu, Türkiye siyaseti dağıldı. Tespihin imamesini koparıverdin, sonrada toparlayamadın. Türkiye siyaseti paramparça oldu. Sıfırdan kurmaya çalışıyoruz partilerimizi, tekrar bir gelenek oluşturmaya çalışıyoruz. Bütün Türkiye’de bir sağlam kimlik, ülkeyi, devletin ötesinde, sosyolojik olarak bütünleyecek bir kimliği bütün Anadolu’da gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Hâlâ bununla uğraşıyor Türkiye siyasetçileri. Senin berbat ettiğin, bozduğun ulusal birliği, Türkiye siyaseti kendisi kurmaya çalışıyor. (Alkışlar) Parlak bir fikir, kapattı partileri, ne oldu? Ne oldu kapattın da? Onun muhasebesini bir yaparsak, çok ağır bir sorumluluk doğurduğunu sen de görürsün. Yanlış olmuştur, yazık olmuştur. Hep böyle bir fikir aklına geldi, aklına o fikir geldiği zaman elinde kudret de vardı, uygulayabiliyordu, kolayca yıkarsın partileri, kapatırsın, bastırırsın, bir üç yıl, beş yıl, sekiz yıl, on yıl bunu böyle taşıdın mı artık Türkiye partisiz, sahipsiz darmadağınık bir hale gelir. Şimdi, ondan sonra da Türkiye siyaseti nasıl toparlanacak diye hepimiz uğraşıyoruz, nasıl Türkiye siyaseti toparlanacak diye. Sen, çözmeye kalktığın sorunla çok daha ağır bir sorunu Türkiye’nin önüne getirdin koydun. Aynı şekilde yine Türkiye’yi, elinde imkân varken çok önemli bir olanaktan nasıl yoksun bıraktığını bu vesileyle hatırlatmam gerekiyor. Yunanistan, biliyorsunuz askeri cunta döneminde NATO’dan ayrılmıştı. Yunanistan’ın NATO’ya dönmesi Türkiye’nin elinde olağanüstü önemli bir güç verilmesini sağlamıştı, bir veto gücümüz var NATO içinde, onun girişi konusunda ve bunu Türkiye’ye yönelik haksızlıkların düzeltilmesi için kullanma olanağımız var. Türkiye’ye yapılan pek çok haksızlık var, fır hattı haksızlığından tutunuz, Ege’deki komuta alanlarının dağıtılmasındaki haksızlıktan geçiniz, Kıbrıs sorunundan Türkiye’nin Avrupa Birliğine girişinin engellenmesine kadar, Ege sorununa kadar her konuda Türkiye’ye Yunanistan’ın pozisyon üstünlüğünden kaynaklanan yaptığı haksızlık var. Bakın şimdi Yunanistan Avrupa Birliğinde, ama Türkiye’ye ne kadar sıkıntı yaratıyor. Biz NATO’dayız, bizim kararımıza bağlı, bunun ciddi pazarlığa oturtulması lazım, Türkiye’nin önündeki konu, Türk diplomasisi bunu böyle götürüyor. 12 Eylül’den çok kısa bir sonra birdenbire gördük ki, NATO Müttefik Kuvvetler Komutanı General Rogers, Kenan Evren’le bir araya geldi ve ona dedi ki “Merak etme, sizin bütün bu şikâyetlerinizi ben hallederim.” “Halleder misin?” dedi Sayın Evren. O da “asker sözü” dedi. “Peki, asker sözüyse, olur” dedik ve vetoyu kaldırdık, Yunanistan NATO’ya döndü. Yunanistan NATO’ya döndükten sonra, yani önce Ege’deki sorunlar çözülsün, sonra Yunanistan dönsün, Türkiye’nin AB konusu aşılsın ondan sonra dönsün bunların hepsinden vazgeçtik, tekrar taraflı bir kararla teslim ettik ve bundan sonra, Yunan Başbakanı Railis dedi ki, Türkiye’ye karşı diplomatik bir zafer elde edilmiştir.

Bu zaferi Yunanistan Başbakanı ilan ediyor. Bu zaferin mağlubu kimdir? Yazık değil mi Türkiye’ye? Ne hakla veriyorsun bunu? Ve Rogers iki yıl sonra kendisine “ya söz verdin, olmadı” denildiği zaman şunları söylemiştir: “Müzakereler sırasında Atina’ya gitmeme izin vermeyip kimi yolladılarsa onunla görüşmek zorunda kaldım. O görüştüklerim de şimdi hükümette değil, bu yüzden bir şey yapamıyorum” dedi. Asker sözünün hesabını bu cümleyle verdi. Şimdi, böyle parlak fikir ortaya atanların ülkeye ne kazandırdığını hatırlatmak zorundayız, böyle parlak fikirler doğrultusunda yola çıkanların. Komuta kontrol sahaları elimizden çıkmıştır, Fır hattı konusu eski durumuyla aynen devam etmektedir, Kıbrıs konusunda Türkiye’nin AB ile ilişkileri konusunda, Ege konusunda hiçbir avantaj sağlanmamıştır ve hepsi masa başında “haa, hiii” diye kaptırılmıştır değerli arkadaşlarım. Tabiî, hiç şüphe yok, yine kısa bir süre önce Kıbrıs müzakerelerinin kritik bir aşamasında birdenbire Marmaris’ten bir ses yükseldi, hatırlayacaksınız, dedi ki, “Biz bu Maraş’ı Rumlara vermek üzere aldık zaten, verebilirsiniz onu, vermek mümkündür, verin” dedi durduk yere. Şimdi, bu zat, bize “Türkiye eyalet sistemine geçsin” diyor. Nereden çıkardın eyalet sistemini? Yani, eyalet sistemine geçersen eyalet sisteminde, yani Türkiye bir milli politikasını oturtamadı daha, bir yerdeki bütün devlet memurları o eyaletin kendi içindeki memurlarıyla oluşacak. Yani, parçalanmaya başlayacağız. Herkes kendi içinde memur atayacak, eğitim politikasını orası kendisi belirleyecek. Değerli arkadaşlarım, bu eyalet sistemini, yani biz, fetret dönemini mi özledik? Yani, Osmanlı’nın kuruluş öncesinde Selçuklu zamanında yaşanan şehzadelerin her birisinin Anadolu’nun bir köşesinde bir beyliğe hükmettiği, herkesin birbiriyle çatıştığı, büyük savaşların yaşandığı, kanların aktığı, yoksullukların, acıların yaşandığı fetret dönemini mi özledik? Biz, Anadolu’nun birliği… Bütün dünya birlik gerçekleştirmeye çalışıyor, İtalyanlar İtalyan birliğini kurdular, Almanlar Alman birliğini kurdular, şimdi Avrupa kendi birliğini kurmaya çalışıyor, biz, Türkiye’yi eyaletlere nasıl böleriz ve bu nasıl ilerici bir fikirdir bunu konuşmaya çalışıyoruz. Eyaletlere ayrıldığımız zaman Anayasanın temel ilkeleri, laik, demokratik bir hukuk devleti, sosyal bir hukuk devleti anlayışı her eyalet düzeyinde ayrıca mı savunulacak? Her eyalet düzeyinde laikliği savunacağız, hukuk devletini savunacağız, sosyalliği savunacağız ya da savunmayıverelim canım, onlar da kendine göre işlesin mi diyeceğiz?

Değerli arkadaşlarım, yani efendim onu demedi. Neyi dedi? Bölge valiliği dedi. Niye bu kıyamet kopuyor o zaman? Bu kıyamet niye kopuyor? O zaman niye cesaret gösterdi? Birisinin cesaret göstermesi lazımmış, o cesareti de o göstermiş. Bölge valiliği için cesarete mi ihtiyaç var? Bunlar, değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin ve dünyanın, bölgenin bu ortamında Irak’ta insanlar birbirini öldürürken mezhep diyerek, etnik kimlik diyerek, sen-ben diyerek, ayrı ayrı bölgeler oluşturacağız diyerek, petrol senindi benimdi diyerek birbirini öldürdüğü bir ortamda Türkiye’de bu yapılacak teklif midir Allah aşkına?

Değerli arkadaşlarım, tabii asıl acı olan, bu teklifler atılıyor da, Türkiye’de iktidardan ses yok, iktidardan bu tablo karşısında hiçbir açıklama, hiçbir değerlendirme yok. Başbakan bu teklifi, zaten kendisi yapmış, kendisinin yıllar önce bu öneriyi yaptığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Başbakandan, iktidardan, bu konuda hiçbir teklif, hiçbir değerlendirme yok, meydan boş bırakılmış, bu teklife karşı boş bırakılmış, Barzani’ye karşı boş bırakılmış, Talabani’ye karşı boş bırakılmış, Kerkük-Diyarbakır eşitliği kuranlara karşı boş bırakılmış, devlete meydana okuyanlara karşı boş bırakılmış, herkesin aklında bir şey var, Çankaya’yı nasıl alırız? Çankaya’nın dışında hiçbir şey Türkiye’de iktidarı ilgilendirmiyor.

Değerli arkadaşlarım, bu ortamda dış politikayla ilgili zaman zaman ilginç değerlendirmeler, açıklamalar yapılıyor. Dışişleri Bakanı geçen gün çıktı dedi ki, “İran’a yönelik bir askeri harekât söz konusu olunca, Türkiye’den hiçbir komşu ülkeye askeri saldırı yapmayız, yaptırtmayız, geçmişte de böyle bir şey olmamıştır” dedi. İran’a yönelik bir askeri harekât konusunda güven verici bir açıklama, kararlı bir açıklama, ama tabii insanın aklına, sen, 2003 1 Martında Irak’a, Türkiye’den asker askeri harekât yapalım diye tezkere hazırlayan hükümetin başbakanı değil misin demek geçiyor. O zaman sen, Irak’a askeri harekâtı teklif ediyordun. Cumhuriyet Halk Partisinin öncülüğünde bunu Türkiye Büyük Millet Meclisi bunu engelledi. Engelledikten sonra da şimdi Başbakan “niye engelledik” diye şikâyet ediyor. Diyor ki Başbakan. “Keşke 1 Mart tezkeresi engellenmeseydi, Meclisten geçseydi de, biz de koalisyon güçleri içinde Irak’a müdahale eden uluslararası koalisyon güçleri içinde biz de keşke yer alsaydık” diyor.

Yani, bir ülkeyi yöneten insanın, kendi yönetim dönemiyle ilgili bu kadar gerçeklerden uzak, gerçeklere ters bir değerlendirme yapıyor olmasını anlamak kesinlikle mümkün değildir. Yani, Türkiye’ye sanki 2003 askeri harekâtı sırasında gelin, siz de koalisyon güçleri içinde yer alın, birlikte askeri harekât yapalım diye bir teklif yapılmış da, tezkere, sanki bunu öngörüyormuş da, Meclis bunu reddetmiş gibi açıklamalar yapıyor. Yapan kim? Başbakan. Senin imzanla Meclise gelen tezkerede, Türk askerinin Amerikan askeriyle birlikte Irak’ta operasyon yapmasına yönelik hiçbir talep yoktu.

Sadece bir talep vardı, Amerikan askerlerinin Türkiye’nin Güneydoğusuna 65 bin askerin yerleştirilmesi, 250 helikopterin ve uçağın oraya yerleştirilmesi ve bütün cephanenin, askeri malzemenin oraya yerleştirilmesi öngörülüyordu. Türkiye’nin açılmasına yönelik, komşu ülkelere saldırı yapmak üzere açılmasına yönelik bir tezkere idi, sanki bu tezkere böyle bir tezkere değilmiş, Irak’a Amerika ile birlikte askeri harekât yapmamız söz konusuymuş, Amerika bize, gelin birlikte Bağdat’a girelim, Kerkük’e girelim, Basra’ya girelim demiş ve hükümet de bunun tezkeresini hazırlamış Meclis de bunu reddetmiş gibi konuşuyor.

Gerçeklerle hiç ilgisi yoktur. Acı olan tabii, Başbakanın ne zaman ne yaptığının kendi dünyasında bir önem taşımadığını anlıyoruz. O anda esen rüzgara göre kendisinden ne isteniyorsa onu yapıyor geçiyor, sonra da geçmişe yönelik olarak o konuda birbirinden farklı değerlendirmeler, yorumlar yapıyor. Tabii acı ve üzüntü verici olay da, Türkiye’de bu anlayıştaki bir insanın Türkiye’nin Irak politikasıyla ilgili çok önemli bir konuda Genelkurmay Başkanının yaptığı açıklamayla ilgili olarak “bu onun şahsi görüşüdür” demiş olması.

Değerli arkadaşlarım, düşünebiliyor musunuz Türkiye’nin Başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanının Kuzey Irak’la ilgili bir önemli açıklamasına, yani Kuzey Irak’taki yöneticilerin PKK’yı himaye ettikleri, PKK’yı destekledikleri ve bu devam ettiği sürece kendisinin onları muhatap alıp onlarla görüşmeyeceği açıklamasına yönelik olarak Başbakan çıkıyor diyor ki, “Bu, Genelkurmay Başkanının şahsi düşüncesidir, kurumsal düşüncesi olamaz, eğer kurumsal düşünce olursa kaos çıkar” diyor.

Değerli arkadaşlarım, bu lafın çok ciddi irdelenmesi lazım. Yani, bir Genelkurmay Başkanının kendi sorumluluğuyla ilgili, ülke güvenliğiyle ilgili böyle önemli bir konuda yaptığı açıklamanın şahsı düşünce olduğunu söylemek ne demektir? Senin bu düşünceni yanındaki komutanlar benimsemiyor demektir. Senin bu düşünceni Silahlı Kuvvetlerin kademeleri benimsemiyor demektir. Türk Silahlı Kuvvetleri bir kurum olarak, senin bu düşüncenin yanında değildir demektir. “İyi ki böyledir” diyor, “böyle olmazsa kaos çıkar” diyor. Yani, Silahlı Kuvvetlerin komuta kademesi Genelkurmay Başkanından farklı düşündüğü için bu konuda kaos çıkmıyormuş, eğer Genelkurmay Başkanı gibi düşünüyor ise kuvvet komutanları ve Silahlı Kuvvetler, o zaman kaos çıkarmış. Kaos varda, kaos senin kafanda, kaos senin kafanda. (Alkışlar) Yani bir Genelkurmay Başkanın ifade ettiği düşünce onun şahsi düşüncesi ve böyle olması iyidir, Allah muhafaza, öyle bir şey olsa asıl felaket o zaman. Tabii Başbakanın bilmediği ve içine sindiremediği, özümseyemediği temel gerçek şu: Eğer Genelkurmay böyle söylüyorsa, hiç kuşku yok, bu Türk Silahlı Kuvvetlerinin değerlendirmesidir, düşüncesidir, anlayışıdır. Ne diyor onlar? “PKK’ya destek oluyor” diyor “Kuzey Irak’taki yöneticiler. Bu devam ettiği sürece ben” diyor, sana da bir şey söylemiyor “Silahlı Kuvvetler olarak onları muhatap almam. Sen görüşeceksen görüş kardeşim” diyor, “Ama, ben almam” diyor. “Çünkü, o, PKK’yı himaye ediyor” diyor. (Alkışlar)

Şimdi, sen, PKK’yı himaye edene çıkıp diyeceksin ki, “hayır onlar PKK’yı himaye etmiyor, yanlış biliyorsun” diyeceksin. Böyle bir şey duymadık, ama PKK’yı himaye ettiğinin belgesini Milli Güvenlik Kurulunda sana gösterdikten sonra sen çıktın “bu haberi yazanlar da, bu haberi yayanlar da vatan hainidir” diye ilan ettin. Yani, PKK’yı himaye ediyor olmasının, Kuzey Irak’taki yöneticilerin PKK’yı himaye ediyor olmasının belgesinin ortaya konulmuş olmasından huzursuz olsun, rahatsız oldun, tedirgin oldun bundan dolayı. Buna tepki gösterme ihtiyacını hissettin, hem de o kadar ölçüsüz bir tepki gösterdin ki, bu memleketin en temiz evlatlarına “vatan haini” diyecek kadar da vicdanını susturdun. (Alkışlar)

Ne oldu? Silahlı Kuvvetlerin görüşü ortada, “görüşmemek lazım” diyor. Sen görüşmek istiyorsun sen görüş, sana da istersen “görüş” dedi zaten. Senin çıkıp söylemen gereken şu: Eğer diyorsan ki, bu açıklama Silahlı Kuvvetlerin açıklamasıdır, bunu bir defa kabul edeceksin, Genelkurmay Başkanı söylüyor, Silahlı Kuvvetlerin düşüncesini aldım, kendilerine teşekkür ederim, onların düşüncesi daima benim için önem taşır. Bunu biz kendi aramızda elbette konuşuruz, değerlendiririz, ama Türkiye’de bu konuda karar alma yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Türkiye Büyük Millet Meclisi gereken kararı alır diyeceksin. (Alkışlar) Söylemen gereken bu. Böyle Silahlı Kuvvetlere kabadayılık yapar gibi bir havaya girmek yakışık almaz. Hukuk devletine, demokrasiye sahip çıkacaksın. Diyeceksin ki, yetki Türkiye Büyük Millet Meclisindedir, herkes düşüncesini söyler.

Bakınız, 1 Mart öncesinde bu tartışmalar yaşandı. Bu tartışmalarla ilgili olarak Başbakan dedi ki geçen gün “Silahlı Kuvvetler, maalesef 1 Martta düşüncesini söylemedi. Eğer, o zaman söylemiş olsaydı, tezkere Meclisten geçerdi” dedi.

Şimdi, bir yandan Başbakan, Silahlı Kuvvetlerin düşüncesini söylemesi gerektiğini, o söylemediği için tezkerenin geçmediğini bir şikâyet konusu olarak söylüyor, arkasından şimdi düşüncesini söyleyen Silahlı Kuvvetlere de “sen karışma, o senin şahsi düşüncendir, sen konuşma” diyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?

Bu ne anlayış? Böyle bir şey olabilir mi? Bakın o zaman bize de söylediler. Biz, Türkiye, sakın ha müdahaleye topraklarını açmamalıdır dedik. Amerikan askerlerine Türkiye sınırını açmamalıdır dedik o zaman. Bize dediler ki, “Sen böyle söylüyorsun, ama Silahlı Kuvvetler kendi arasında karar aldı daha önceki Milli Güvenlik Kurulu toplantısında ve dedi ki, bu olabilir, bunu kabul ediyoruz” dedi. “Ne diyorsun” dediler bana.

Ben dedim ki, Silahlı Kuvvetlerin bu konudaki düşüncesinin elbette önemi vardır, elbette karar alırken onları dinlemek lazımdır, ama kararı alacak olan siyasi otoritedir. Biz siyasetçi olarak söylüyoruz. Onların düşüncelerine saygımız var, ama bizim siyasi kararımız açıktır. Türkiye sınırları yabancı kuvvetlere açılmamalıdır, biz bu düşüncedeyiz dedik. (Alkışlar)

Ve bunu da Silahlı Kuvvetlere saygı anlayışı içinde söyledik. Onların düşüncesi olabilir, ama sorumluluk siyasi otoritede, siyasi otorite Türkiye Büyük Millet Meclisi bu konuda, Meclis söyleyecek. Bu kafa karışıklığı, maalesef geçen hafta da her vesileyle ortaya çıktı. Buna birkaç kez tanık olduk.

Başbakanın kafası sadece burayla ilgili olarak değil, Avrupa ile ilgili olarak da çok karışık. Diyor ki, “Biz Avrupa’daki sosyal demokratları yanımıza almayı başarıyoruz da, Türkiye’deki sosyal demokratları yanımıza almayı başaramıyoruz” diyor. Farkında değil, Avrupa’daki sosyal demokratları sen yanına almıyorsun, Avrupa’daki sosyal demokratlar seni yanlarına alıyorlar. (Alkışlar) Seni yanlarına alıyorlar, sosyal demokrat oldukları için değil, Avrupalı oldukları için alıyorlar. Hıristiyan Demokratları da alıyor seni, hepsi alıyor, Avrupalılar seni yanına alıyorlar. Seni alıyorlar, ama sosyal demokrat Cumhuriyet Halk Partisini yanlarına alamıyorlar, çünkü biz Türkiye’nin yararını düşünüyoruz, Türkiye’nin haklarını düşünüyoruz. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız hafta çok hareketli, renkli bir hafta oldu her bakımdan. Başbakan, Cumhuriyet Halk Partisine sık sık sataşma ihtiyacı içinde, boyuna bir şeyler bulmaya çalışıyor. Şimdi, son günlerde söylediği şeylerden birisi “Bunların çakılı bir çivisi mi var Türkiye’de?”

Değerli arkadaşlarım, söylenecek laf çok da, Başbakana şunu söylemek istiyorum: Senin bu iktidar döneminde sata sata bitiremediğin o eserlerin içinde, kendi yapıp tamamladığın bir tane var mı, bir tane? (Alkışlar) Kendi yapıp tamamladığı bir tane bile yok o sattıklarının arasında, hâlâ sata sata bitiremedi, onlarla durumunu idare ediyor. Sonra yine böyle ilginç sözleri var Başbakanın. Diyor ki “Türkiye bir korku krallığı olmayacak” diyor.

Değerli arkadaşlarım, devri iktidarında AKP’nin sokaklar yürünemez hâle geldi. Sokaklara insanlar korkmadan çıkamaz hâle geldiler. Sokaklarda korku egemen, insanlar işlerini kaybetme korkusu telaşı içinde. Hiç kimsenin gelecek güvencesi yok. Acaba, başıma ne gelir diye herkes kaygı ve korku içinde. Türkiye bölünür mü diye Türkiye’nin aydını, halkı, vatandaşı sürekli korku içinde. Sen, Türkiye’yi bir korkular, telaşlar ülkesi hâline getirdin. Türkiye’de insanlar her gün attıkları her adımın başlarına ne getireceğini bilemiyor. Böyle bir tabloyu yaratan bir insanın, çıkıp şimdi korku krallığı edebiyatı yapmaya hiçbir şekilde hakkı yoktur.

Değerli arkadaşlarım, biz, bu tablo içinde Türkiye’nin çok önemli bir tarihi sürece doğru gelmekte olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin bu döneminde hepimizin yüksek bir sorumluluk duygusuyla Türkiye’ye sahip çıkmamız lazımdır. Türkiye hepimizindir. Artık küçük siyaset dönemi geride kalmıştır. Siyaseti geçmiş siyasi kamplaşma anlayışının dışında ele almak ve sahiplenmek zorunluluğumuz vardır. Sen merkezin sağındaydın, sen merkezin solundaydın, sen demokrattın, sen muhafazakârdın, sen liberaldin, sen Atatürkçüydün, sen cumhuriyetçiydin diye birbirimizi ayırmaya artık hiçbirimizin hakkı yoktur. Türkiye’nin bu ortamında hepimize düşen görev el ele vermektir. Türkiye’yi seven herkesin, Atatürk’ü seven herkesin, cumhuriyetin birikimlerini, kazanımlarının seven herkesin, Türkiye’nin ulusal bütünlüğüne inanan herkesin, bu topraklarda kardeşçe yaşamanın zorunluluk olduğuna inanan herkesin el ele vermesi zorunludur. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, içinde bulunduğumuz dönemde hepimiz ülkemize sahip çıkmak zorundayız. Bu konuda olağanüstü bir tarihi sorumluluk önümüze gelip çatmıştır. Bunun bilinci içinde olmalıyız. Cumhuriyet Halk Partililer olarak biz, bu konudaki tarihi görevimizin farkındayız. Bütün Türkiye’yi hiçbir ayrım yapmadan, kimseyi dışlamadan, kimseyi ayırmadan bütün Türkiye’yi bu söylediğim temellere inanan herkesi el ele vermeye ve Türkiye’ye sahip çıkmaya çağırıyoruz.

Türkiye’nin umudu ve güvencesi milletimizdir, halkımızdır, vatandaşlarımızdır, tek tek herkes Türkiye’ye sahip çıkacaktır. Türkiye’ye yönelik tuzakları, tertipleri, planlanan senaryoları hepimiz görüyoruz. Görmeyenlere görenler hep beraber anlatmalıyız. Türkiye’deki aymazlığı hep beraber yırtıp dağıtmalıyız. Türkiye’de sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi sessizce zaman kazanarak, mesafe kazanarak Türkiye’nin dengelerini çarpıtmaya yönelik bu büyük oluşumları etkisiz kılacak dayanışmayı hep beraber sergilemeliyiz. Bu konuda bize büyük görev düşüyor Cumhuriyet Halk Partisi olarak. Biz, bunun sorumluluk duygusu içindeyiz ve bütün Türkiye’yi bu anlayışla kucaklıyoruz. (Alkışlar)

Cumhuriyet Halk Partisine düşen bir görev varsa, biz, bu görevin gereğini yapmaya hazırız. Türkiye’den hiçbir şey istemiyoruz, Türkiye için iyi olan Cumhuriyet Halk Partisi için de iyidir. (Alkışlar)

Türkiye’yi hep beraber sahiplenmek istiyoruz. Türkiye’ye sahip çıkılsın istiyoruz. Sahip çıkma konusunda bize düşen bir sorumluluk, bir görev varsa, hiçbir ayrım yapmadan bu görevi her noktada tüm Cumhuriyet Halk Partililer olarak yerine getirmeye hazırız. Kendimiz için bir şey istemiyoruz, Türkiye iyi olsun istiyoruz. Türkiye’nin iyi olması için herkesin olayın bir köşesinden tutmasını istiyoruz. Bu duygular içindeyiz, bu duygularla çalışıyoruz. Bu çalışmalarınızın giderek toplumda büyük bir heyecan yarattığını, büyük bir coşku yarattığını görüyorum. Bu çalışmayı seçimlere kadar hep beraber götüreceğiz ve inşallah başarıya ulaştıracağız.

Hepinize teşekkür ediyorum, sevgiler, saygılar sunuyorum. (Alkışlar)